Galatasaraylı arkadaşım, kardeşim, dostum,
Sözüm sana ama sadece sana değil. Başına Galatasaray değil de Beşiktaş yaz, Fenerbahçe yaz, Trabzonspor yaz, yaz da yaz, bir şey fark etmez. Sadece bugün senin özel günün olduğu için özne sensin.
Biz seni iyi tanıyoruz. Tanımamak mümkün mü ki? Bizi bırak, futbolla biraz ilgilenen yerlisi yabancısı herkes biliyordur. Beri yandan bizi bilmezler. Sen de bilmiyorsun güzel kardeşim. Bilinmeye değer miyiz, orasını sen kendi kafanda tartışabilirsin ama misal benim için tartışmalı hiçbir durum yok. Elbette bilinmeye değeriz, elbette en az senin kadar bir futbol takımıyız, elbette en az senin kadar taraftarız.
Sen bugün Ali Sami Yen’de son maçına çıkacaksın. Stadın değişecek, duygulu duygulu seyredeceksin maçı. Orada bir sürü anın vardır, bir sürü galibiyetin, bir sürü beraberliğin, bir sürü öfke nöbetin. Koltukları tekmelemişsindir, kafanı ellerinin arasına almışsındır, zıp zıp zıplamışsındır. Maçın bir manası var yani sana. Peki sanıyor musun ki, bize yok o mana? Cebeci İnönü’de maça ilk kez gitmemin üzerinden 13 sene geçmiş. İşte o zamandan beri bugünü bekliyorum ben şahsen. “Kupada bir şeyler yapalım, kendimizi gösterelim.” Tam 13 senedir, güzel kardeşim, kupada bir halt edebilmişliğimiz yok. Dersen ki, “başka yerde var mı sanki?” Ona da cevabım aynı: Yok (Zaten arada neredeyse 1.5 yıl kapalı kaldı takımımız! 1.5 yıl aziz dostum, üstelik geri dönüp dönmeyeceği belirsizlik içinde).
İşte nihayet memleketin vitrinindeyiz, hem de böyle özel bir maça denk gelerek, bir şeyler olabilir mi? Sanmam. Bizi yenersiniz. Ama doğrusu fark etmez. 13 yıl diyorum sana. Üstelik benden daha eski taraftarlar var düşün. Bize koymaz yani. Çünkü alacağımız lezzet, yenme-yenilme lezzeti değil. “Ne peki” dersen, inan olsun anlatamam sana. Anlamazsın diyeceğim, ayıp olacak. Ama misal söylesene, koskoca statta gün gelip de 5 kişiyle maç seyrettin mi sen hiç?
Yöneticilerimiz, futbolcularımızın artistliği, çakma taraftarlık halleri benziyor olabilir o ayrı. Takımlarımızın geleneği, mazisi benzer şekillerde hallaç pamuğu gibi atılıyor da olabilir. Ama güzel kardeşim, biz ayrı dünyaların insanlarıyız: Sen bizi birazcık bil, tanı diye satır aralarına sığışmamız gerekiyorsa, sığışırız canın sağ olsun. Sen stadına veda ediyorsun diye çıkan tantananın figüranı olmak düşüyorsa bize, o kötü ötesi veda şarkını da dinleriz icabında. Ve fakat bize saygısızlık yapma dostum. Hiçbir takıma yapma, daha iyi olur. Ancak o zaman ayrı dünyalarımız biraz yanaşır birbirine belki.
Bir de son not ekleyeyim, o takımın adının kağıt üstünde Beypazarı Şekerspor olması tıpkı Etimesgut Şekerspor olması gibi hiçbir şey ifade etmiyor bana. O takım Şekerspor, öyle de kalacak. Benimle konuşmaya başlamak için buradan başlayabilirsin. Buna hiç tenezzül etmeden konuşabildiğin, “Beypazarı ne alemde” diyebildiğin ve kendine “Şekersporluyum” diyen biri varsa, dünyalarınız birbirini tamamlıyor ama hâlâ benden ayrısınız.
11 Ocak 2011
04 Ocak 2011
Camus'nün taşı
kendime yılbaşı hediyesi olarak aldığım kitabı bitirdiğim günün Camus'nün ölüm yıldönümü olduğunun ayırdına varmam bir işaret olarak okunmaya müsait. iki gün önce, çerçevesi kırıldığı için artık arkamda durmayan resmini tekrar çerçeveletmeye karar vermem de bu işareti kuvvetlendirebilir üstelik.
birilerine minnet duymak, sadece lafta değil de özde öyle hissediyorsan, boş şey değildir. minnet dediğin ne sonuçta? gönül borcu. gönül borcu dediğin ne? gönlünü genişletene karşı duyduğun hissiyat. illa tanıdık olması da gerekmez hem minnet duyduğunun (tanıdık olursa ayrıca ona göre davranmak farzdır); on yıllarca önce bir satır yazmıştır, bir nota karalamıştır, bir gol atmıştır, bir laf söylemiştir...
ben şahsen zamanında keşfedip, hayatımın içine alarak Camus'ye kendi açımdan minnet duyarım. herkes minnet duyduğunu kendi durduğu yerden tarifler biraz da. o, benim için Cezayirli kavruk çocuğun hayatla hesaplaşmasının, kendine bakarken bir yandan da dünyaya ve etrafına bakmanın sembolüdür. "saçma"nın nasıl hayata dair olduğunu bana öğreten adamdır. "Mutluluğun neye bağlı olduğunu aradığın sürece asla mutlu olamazsın. Hayatın anlamını arıyorsan asla yaşayamazsın." öyle uzun uzadıya felsefeye gerek yok; bu, bu kadar basittir işte. o taşın her seferinde aşağıya düşeceğini bile bile yukarıya çıkaracak, bundan mutlu olacaksın; bu kadar basit işte.
kafcamus'nün yarısı o, ona minnet borcum var. içtenlikle...
ps. taşlı çizim aslında çok güzel bir gif. ama bloga yükleyince hareket etmez oldu. ayrıca üstüne tıklamak gerekmekte.
birilerine minnet duymak, sadece lafta değil de özde öyle hissediyorsan, boş şey değildir. minnet dediğin ne sonuçta? gönül borcu. gönül borcu dediğin ne? gönlünü genişletene karşı duyduğun hissiyat. illa tanıdık olması da gerekmez hem minnet duyduğunun (tanıdık olursa ayrıca ona göre davranmak farzdır); on yıllarca önce bir satır yazmıştır, bir nota karalamıştır, bir gol atmıştır, bir laf söylemiştir...
ben şahsen zamanında keşfedip, hayatımın içine alarak Camus'ye kendi açımdan minnet duyarım. herkes minnet duyduğunu kendi durduğu yerden tarifler biraz da. o, benim için Cezayirli kavruk çocuğun hayatla hesaplaşmasının, kendine bakarken bir yandan da dünyaya ve etrafına bakmanın sembolüdür. "saçma"nın nasıl hayata dair olduğunu bana öğreten adamdır. "Mutluluğun neye bağlı olduğunu aradığın sürece asla mutlu olamazsın. Hayatın anlamını arıyorsan asla yaşayamazsın." öyle uzun uzadıya felsefeye gerek yok; bu, bu kadar basittir işte. o taşın her seferinde aşağıya düşeceğini bile bile yukarıya çıkaracak, bundan mutlu olacaksın; bu kadar basit işte.
kafcamus'nün yarısı o, ona minnet borcum var. içtenlikle...
08 Aralık 2010
düşmanını tanı-2
ne idiğü belirsiz adamlardan değil, nereden gelip nereye gittiğini iyi biliyor: öğrencileri "patolojik vaka" olarak görürken de, "ah başkanım ahh" diye ağlayıp Muhsin Yazıcıoğlu için " Türkiye'nin açık duran temiz sayfalarından biriydi" yazarken de, Tansu Çiller'e danışmanlık yaparken de (ki "devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir" sözünün de onun icadı olduğu söyleniyor, kendisi reddediyor tabii), 7 TİP’linin öldürüldüğü Bahçelievler katliamı hükümlüsü Haluk Kırcı'yı cezaevinde ziyaret edip "paspas" olurken de (linkte sonlara doğru, "Ricacı" arabaşlığı)...
Mümtazer Türköne gibi "mühendislik harikası" çok insan biliyoruz; "düşünen adam" pozlarıyla uzaklara dalıp giden, afili duruşlarla geçmişin bütün pisliğinden sıyrıldığını sanan, "akil adam" hallerini üzerlerine oturmayan bir ceket gibi yanlarında taşıyıp duran... oysa onları vakti zamanında ceketsiz görenler çok iyi biliyor: "Artist o artist!"
"Sanığın ÜGD yönetim kurulu üyeliğine seçildikten sonra illegal çalışma yaparak masa teşkilatının kurulmasında etkin rol oynadığı, yönetici olarak faaliyeti sevk ve idare ettiği, MHP Gençlik kollarında ele geçen mavi plastik harita metot defterinde, sanığın tuttuğu gece nöbetlerine ilişkin el yazısı ile notlar bulunduğu, 7.10.1977 tarihli notunda (Saat 05.00 civarında komünistlerin oturduğu bir kahve dinamitlenmiş, bizim arkadaşlardan Selim Türkmen yakalanmış, diğerleri aranıyor. Gençlik kollarına bildirildi) denilmektedir. 10.10.1977 tarihindeki nöbetindeki notunda ise kendi el yazısı ile (Keçiören’de komünist öğretmenin evi taşlandı. 4 arkadaşımız şubeye götürüldü) notu bulunmaktadır. Sanığın örgütün amacı doğrultusunda yayınlar yapan Genç Arkadaş dergisinin sorumlusu olduğu, eğitim masasında görev aldığı ve Anayasal nizamı cebren değiştirmeye teşebbüs suçuna feran iştirak ettiği anlaşılmıştır."MHP-Ülkücü Kuruluşlar davası iddianamesi ve savcının esas hakkındaki mütalaasından
---------
düşmanını tanı-1
Mümtazer Türköne gibi "mühendislik harikası" çok insan biliyoruz; "düşünen adam" pozlarıyla uzaklara dalıp giden, afili duruşlarla geçmişin bütün pisliğinden sıyrıldığını sanan, "akil adam" hallerini üzerlerine oturmayan bir ceket gibi yanlarında taşıyıp duran... oysa onları vakti zamanında ceketsiz görenler çok iyi biliyor: "Artist o artist!"
"Sanığın ÜGD yönetim kurulu üyeliğine seçildikten sonra illegal çalışma yaparak masa teşkilatının kurulmasında etkin rol oynadığı, yönetici olarak faaliyeti sevk ve idare ettiği, MHP Gençlik kollarında ele geçen mavi plastik harita metot defterinde, sanığın tuttuğu gece nöbetlerine ilişkin el yazısı ile notlar bulunduğu, 7.10.1977 tarihli notunda (Saat 05.00 civarında komünistlerin oturduğu bir kahve dinamitlenmiş, bizim arkadaşlardan Selim Türkmen yakalanmış, diğerleri aranıyor. Gençlik kollarına bildirildi) denilmektedir. 10.10.1977 tarihindeki nöbetindeki notunda ise kendi el yazısı ile (Keçiören’de komünist öğretmenin evi taşlandı. 4 arkadaşımız şubeye götürüldü) notu bulunmaktadır. Sanığın örgütün amacı doğrultusunda yayınlar yapan Genç Arkadaş dergisinin sorumlusu olduğu, eğitim masasında görev aldığı ve Anayasal nizamı cebren değiştirmeye teşebbüs suçuna feran iştirak ettiği anlaşılmıştır."MHP-Ülkücü Kuruluşlar davası iddianamesi ve savcının esas hakkındaki mütalaasından
---------
düşmanını tanı-1
06 Aralık 2010
"garson aranıyor"
garsonlar ve taksi şoförleri... bu iki meslek erbabıyla da anlaşamamam, bu iki meslek erbabından da hazzetmem.
taksicileri sonraya bırakalım, garsonlarla anlaşamamam küçüklüğüme dayanır herhalde. yazları dedenin "Akdeniz Lokantası"nda servis de yaptım komilik de, bulaşık da yıkadım ocak da yelledim, rakı da servis ettim teybe kaset de koydum. işin özünü temelden bilirim: müşteri istemeden masaya gelecek şeyler, müşteri isteyince anında gelecek şeyler; dükkan ne kadar kalabalık olursa olsun müşterinin görüş mesafesinden kaybolmamak ama onu rahatsız da etmemek; ona kendisini dükkandaki özel adam gibi hissettirebilmek, bunu yaparken "bahşiş bekliyorum hee" duygusu vermemek; lüzumsuz gevezelik etmemek, çocuk da olsan cıvıklığa meyletmemek...
ezeli garson beğenmeme, garsona gıcık gitme halimle yanımdakileri hep huzursuz ederim bir yere gittiğimizde. onlar bilmezler ki, huzursuzluğun kaynağı ben değilim bizzat o garsonun kendisi. onlar bilmezler ki, cıvıklığın, işini doğru yapmamanın en göze battığı iş garsonluktur. onlar bilmezler ki, çoğu garson işini ciddiye almaz.
oysa bunların çoğunu bilen garsonlar mücadeleye neredeyse hep, yanımdakilerin bana söylediği "sen de garson beğenmiyorsun" lafıyla başlamanın üstünlüğü içindedirler. bu üstünlüğü mücadele sonuna kadar götürebilen azdır zaten. ki o azınlıktan birine denk gelince takdir etmediğimi söyleyen kendini bilmezdir.
yalan yok, garson sevmem. ve fakat benim için huzursuzluk kaynağı olmayan; cıvık değil, neşeli bir ciddiyet gösteren; işini ciddiye alan garson benim garsonumdur. sevmenin ötesinde bağlanırım. öyle kpss'den 50 ve üstü almasına, yabancı dil bilmesine, atletik olmasına falan gerek yok...
11 Kasım 2010
Kitabi: 06.XI.2009 - 06.XI.2010
Benedict Curipeschitz
Plutarkhos
Necip Fazıl Kısakürek
Matt Perry
Witold Gombrowicz
Miguel de Unamuno
Hakan Erdem
Simon Kuper-Stefan Szymanski
Aliza Marcus
Dan Kavanagh
Dan Kavanagh
Oğuz Tekin
Andre Gide
Ahmet İnsel-Michel Marian
Italo Svevo
Sergio Pitol
Ahmet Hromaciç
İsmail Kadare
Norbert Rehrmann
Dan Diner
Alessandro Baricco
Avlonyalı Ekrem Bey
Derleme
Dostoyevski
(yay. haz.) İnci Enginün-Zeynep Kerman
Sevgi Soysal
William Shakespeare
Miguel de Unamuno
Daniel Kehlmann
---------
- Abel Sanchez
- Karamazov Kardeşler
- Osmanlı Arnavutluk'undan Anılar (1885-1912)
- Broken April
- Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş
- Bendeniz Duffy
- Kan ve İnanç-PKK ve Kürt Hareketi
11 Ekim 2010
"yürümeye övgü"
o gün "tamam" deseydim, şimdiye 13 yıllık şoförlüğüm olacaktı. "yok" dedim, "gerek yok, metro da yapıldı zaten, okula kadar gidiyor, toplu taşıma diye de bir şey var." halbuki, hep hayalimizdeki kırmızı peugeot 106'ya atlayıvermek güzel olabilirdi (peugeot hala da en sevdiğim arabadır).
arabanın yokluğunu arayanlardan değilim, arabadan da anlamam zaten. cüzdanda bir kimlik olmaktan öteye gitmeyen o ehliyeti aldıysam Tolga'nın "kursa gidelim, alalım şunu sonra zorlaşır bak" gazlamasına geldiğimdendir. zaten o ehliyet sınavından sonra da bir daha direksiyona oturmadım. iyi co-pilot olurum ama: İlker'in Ford'unda bir ara o kullanırken ben vites değiştirirdim, o derece. zaten küçükken de arka koltuğun tam ortasına gelip yolu seyretmeyi, göstergelere bakmayı da pek severdim.
"ulan keşke arabam olaydı" dediğim anlarda trafikte olsam kaç kişiyle, kaç sebeple dalaşacağımı düşünüp, titreyip kendime geliyorum, "şükür" diyorum. park yeri bulmaktı, sıkışık trafikte bekleyip durmaktı, birden bozulsa, bir şey olsa yolun ortasında ne halt edeceksin, yağmurdu, kardı gibi detaylara hiç girmiyorum.
hasılı yürümek iyidir, güzeldir, hoştur. insanın kafasını derleyip toplamasına yardım eder. ben daha bir şey demeyeyim, David Le Breton, “Yürümeye Övgü”de demiş diyeceğini zaten:
arabanın yokluğunu arayanlardan değilim, arabadan da anlamam zaten. cüzdanda bir kimlik olmaktan öteye gitmeyen o ehliyeti aldıysam Tolga'nın "kursa gidelim, alalım şunu sonra zorlaşır bak" gazlamasına geldiğimdendir. zaten o ehliyet sınavından sonra da bir daha direksiyona oturmadım. iyi co-pilot olurum ama: İlker'in Ford'unda bir ara o kullanırken ben vites değiştirirdim, o derece. zaten küçükken de arka koltuğun tam ortasına gelip yolu seyretmeyi, göstergelere bakmayı da pek severdim.
"ulan keşke arabam olaydı" dediğim anlarda trafikte olsam kaç kişiyle, kaç sebeple dalaşacağımı düşünüp, titreyip kendime geliyorum, "şükür" diyorum. park yeri bulmaktı, sıkışık trafikte bekleyip durmaktı, birden bozulsa, bir şey olsa yolun ortasında ne halt edeceksin, yağmurdu, kardı gibi detaylara hiç girmiyorum.
hasılı yürümek iyidir, güzeldir, hoştur. insanın kafasını derleyip toplamasına yardım eder. ben daha bir şey demeyeyim, David Le Breton, “Yürümeye Övgü”de demiş diyeceğini zaten:
“Yürüme soyar, çıplak hale getirir, dünyayı nesnelerin rüzgarı içinde düşünmeye davet eder ve insana mütevazi ve güzel bir yaşamı hatırlatır. Günümüzde yürüyüşçü kişisel bir tinselliğin hacısıdır, yürüken derin düşüncelere dalar, alçakgönüllü, sabırlı olmayı öğrenir, yürüme bir tür gezici ibadet biçimidir, gezilen dolaşılan yerlerde hiçbir kısıtlama söz konusu değildir yürüyüşçü için, yürüyüşçünün çevresinde muazzam bir dünya vardır.”
14 Eylül 2010
"türkiye'nin en büyük düdükleri"/bin o uçağa 4
"bin o uçağa" derken şunu kast ediyordum: tiksindiğim adamların hepsi bir uçağa binsinler, o uçak da düşsün ya da kaybolsun. dün televizyonda Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, Reha Muhtar üçlüsünü izlerken hissettiğim öfke, ötesinde duyduğum utanç öyle böyle değildi; uçağı kaldırmak farz oldu.
kelimenin düz anlamıyla üç "kafadar" sahada bıçaklanan teknik direktörü bağlamışlar canlı yayına, almışlar ablukaya. adam "ameliyattan çıktım" diyor, "yeme bizi" diyorlar; adam "uefa a lisansım var" dedikçe, televizyondan bizim duyduğumuzu duymazdan gelip "senin diploman var mı? romanya'dan çakma bir şey mi aldın?" diyorlar; güya futbol uleması hazretler iki senedir türkiye'de çalışan adamı bilmiyorlar, "araya kimi soktun da iş buldun?" diyorlar, "diplomanın şekli şemali nasıl?" diyorlar. adam haliyle sinirlenince "burada raconu biz keseriz" tadına geçiyorlar...
peki, bıçaklanan Yüksel Yeşilova Türkiye'de gündeme ilk nasıl gelmişti hatırlayan var mı?:
Toroğlu, Çakar, Muhtar üçlüsü tiksinilecek adam prototipinin açık örnekleridir. içi boş bir delikanlılık ayağıyla, kerameti kendinden menkul bilgi birikimiyle "ortalamanın, sakilliğin, akıl tutulmasının esirgeyen, bağışlayan, öfkeden ağzından köpük saçan tahrip edici gücüne" yanaşan, oradan başka yerde de zaten tutmayacak, tutunamayacak adamlardır.
daha da açık demekten hiç çekinmem: bu heriflerden birisi yarın ölsün en ufak üzüntü duyarsam adam değilim.
meraklısına not:
vakti zamanında Toroğlu'nu da, Muhtar'ı da yazmıştım.
Artık Muhtar yok mu?
kelimenin düz anlamıyla üç "kafadar" sahada bıçaklanan teknik direktörü bağlamışlar canlı yayına, almışlar ablukaya. adam "ameliyattan çıktım" diyor, "yeme bizi" diyorlar; adam "uefa a lisansım var" dedikçe, televizyondan bizim duyduğumuzu duymazdan gelip "senin diploman var mı? romanya'dan çakma bir şey mi aldın?" diyorlar; güya futbol uleması hazretler iki senedir türkiye'de çalışan adamı bilmiyorlar, "araya kimi soktun da iş buldun?" diyorlar, "diplomanın şekli şemali nasıl?" diyorlar. adam haliyle sinirlenince "burada raconu biz keseriz" tadına geçiyorlar...
peki, bıçaklanan Yüksel Yeşilova Türkiye'de gündeme ilk nasıl gelmişti hatırlayan var mı?:
Steaua Bükreş'i çalıştırırken görevinden alınan ve Başkan Becali'nin "Teknik Direktörümüz müslüman olduğu için başarısız olduk" şeklindeki şaşkınlık yaratan ırkçı açıklamasıyla gündeme gelen Yüksel Yeşilova, Bank Asya 1. Lig takımlarından Giresunspor ile anlaştı.işte bu adamların o zaman bağlansalar Yeşilova'ya, Becali'ye demediklerini bırakmayacaklarını adımız gibi biliyoruz. ama şimdi kendilerine biçtikleri rol "mahallenin ahlak bekçisi abileri".
Toroğlu, Çakar, Muhtar üçlüsü tiksinilecek adam prototipinin açık örnekleridir. içi boş bir delikanlılık ayağıyla, kerameti kendinden menkul bilgi birikimiyle "ortalamanın, sakilliğin, akıl tutulmasının esirgeyen, bağışlayan, öfkeden ağzından köpük saçan tahrip edici gücüne" yanaşan, oradan başka yerde de zaten tutmayacak, tutunamayacak adamlardır.
daha da açık demekten hiç çekinmem: bu heriflerden birisi yarın ölsün en ufak üzüntü duyarsam adam değilim.
meraklısına not:
vakti zamanında Toroğlu'nu da, Muhtar'ı da yazmıştım.
Artık Muhtar yok mu?
02 Eylül 2010
ilk gece ya da "saat 9'u 5 geçe..."
bir Osmanlı subayı olarak içine girmişliğin vardır herhalde, hiç yoksa bayramlaşmalarda; sağına soluna bakmışındır, fanilerin adım atamayacağı bir-iki odayı görmüş olman da ihtimal dahilinde. "padişahın kızıyla bir izdivaç..." aklından geçmemiş midir?
eğrisi doğrusu artık neyse ortamın sahiplerinin defterini dürmüşsün, bilmem kaç yıl sonra tekrar geliyorsun İstanbul'a; o vaktiyle ("muhtemelen" kaydını düşelim buraya da) kapısından subay olarak girdiğin üç katlı, 290'a yakın odalı, 50 civarı salonu olan, 60 küsur tuvaletli, 6 sultan görmüş yapıyı kendine mesken yapıyorsun... seçtiğin oda, padişahların kışlık oda olarak kullandıkları yer olsa da -"tavanı renkli kalem işi ile tezyinatlı olup ortada kristal bir plafonier yer almıştır, tavan etekleri akant yaprakları ile tezyinatlı olup duvarlar altın yaldız renkli kalem işi süslemelidir"- diğer odalara bakınca mütevazı, eyvallah...

Dolmabahçe Sarayı'ndaki o 290 odanın hepsini açtırmışsındır, içlerine tek tek bakmışsındır bence (obsesif kompülsif bozukluk sahibi olma ihtimalin de fazla). ama sarayı gezip gördüğümden beri aynı sorunun peşindeyim: saraya ilk geldiğinde ettiğin lafı biliyoruz da ("sekiz sene evvel mustarip, ağlayan İstanbul'dan kalbim sızlayarak çıktım. teşyi edenim [uğurlayanım] yoktu."), hamaseti bırak, o koskoca beyaz tül cibinlik altındaki küçük ceviz karyolada kafanı yastığa koyduğun ilk gün aklından neler geçti?
memleketin debelenip durduğu geriliminin yattığı yerlerden birisi işte tam da burada gibime geliyor zira...
ps. fotoğrafı da oradan ayarlayıp koydum zaten, etraflıca bakmak isteyen şöyle buyursun.
eğrisi doğrusu artık neyse ortamın sahiplerinin defterini dürmüşsün, bilmem kaç yıl sonra tekrar geliyorsun İstanbul'a; o vaktiyle ("muhtemelen" kaydını düşelim buraya da) kapısından subay olarak girdiğin üç katlı, 290'a yakın odalı, 50 civarı salonu olan, 60 küsur tuvaletli, 6 sultan görmüş yapıyı kendine mesken yapıyorsun... seçtiğin oda, padişahların kışlık oda olarak kullandıkları yer olsa da -"tavanı renkli kalem işi ile tezyinatlı olup ortada kristal bir plafonier yer almıştır, tavan etekleri akant yaprakları ile tezyinatlı olup duvarlar altın yaldız renkli kalem işi süslemelidir"- diğer odalara bakınca mütevazı, eyvallah...
Dolmabahçe Sarayı'ndaki o 290 odanın hepsini açtırmışsındır, içlerine tek tek bakmışsındır bence (obsesif kompülsif bozukluk sahibi olma ihtimalin de fazla). ama sarayı gezip gördüğümden beri aynı sorunun peşindeyim: saraya ilk geldiğinde ettiğin lafı biliyoruz da ("sekiz sene evvel mustarip, ağlayan İstanbul'dan kalbim sızlayarak çıktım. teşyi edenim [uğurlayanım] yoktu."), hamaseti bırak, o koskoca beyaz tül cibinlik altındaki küçük ceviz karyolada kafanı yastığa koyduğun ilk gün aklından neler geçti?
memleketin debelenip durduğu geriliminin yattığı yerlerden birisi işte tam da burada gibime geliyor zira...
ps. fotoğrafı da oradan ayarlayıp koydum zaten, etraflıca bakmak isteyen şöyle buyursun.
17 Ağustos 2010
düşmanını tanı-1
herkes ertuğrul özkök'e yüklenirken çoğu zaman aradan sıyrılan oktay ekşi, 88'den beri hürriyet'in başyazarı, bir de basın konseyi başkanı. 25 metreden yumurtayı indirir, bunu da aklımızda tutalım tabii...

"dahası, türkiye'de bir kürt azınlık mevcut değil. mevcut olan, kürt olarak bilinen bir etnik gruptan geldiklerini kabul eden ya da düşünen kimi türkler." hürriyet, 28 ocak 1988
-------
yeni seri notu: "bin o uçağa" serisi (1, 2, 3) tıkandı demeyelim ama çok fazla ilgilenemediğimden ya da sonra yazarım deyip üzerinden vakit geçtiğinden epey rötar yaptı. hal böyleyken yeni bir seriye başlamak manalı olmayabilir ama sabah tramvayda gelirken cümleyi okuyunca dayanamadım; fikir de kendini dayattı.
"düşmanını tanı" serisi vakti zamanında kim ne yumurtlamış onu esas alacak. malzeme sıkıntısı çıkmaz orası kesin. malum memleketimiz konuşanın bol olduğu, hafızanın ise neredeyse hiç olmadığı bir yer. "düşmanını tanı" adına gelince, kimin neden düşman olduğunu herkes kendi meşrebince anlar zaten. sevgi, hoşgörü gibi postmodern zırvalar şahsen inandığım şeyler değildir netekim.

"dahası, türkiye'de bir kürt azınlık mevcut değil. mevcut olan, kürt olarak bilinen bir etnik gruptan geldiklerini kabul eden ya da düşünen kimi türkler." hürriyet, 28 ocak 1988
-------
yeni seri notu: "bin o uçağa" serisi (1, 2, 3) tıkandı demeyelim ama çok fazla ilgilenemediğimden ya da sonra yazarım deyip üzerinden vakit geçtiğinden epey rötar yaptı. hal böyleyken yeni bir seriye başlamak manalı olmayabilir ama sabah tramvayda gelirken cümleyi okuyunca dayanamadım; fikir de kendini dayattı.
"düşmanını tanı" serisi vakti zamanında kim ne yumurtlamış onu esas alacak. malzeme sıkıntısı çıkmaz orası kesin. malum memleketimiz konuşanın bol olduğu, hafızanın ise neredeyse hiç olmadığı bir yer. "düşmanını tanı" adına gelince, kimin neden düşman olduğunu herkes kendi meşrebince anlar zaten. sevgi, hoşgörü gibi postmodern zırvalar şahsen inandığım şeyler değildir netekim.
Etiketler:
düşmanını tanı,
ertuğrul özkök,
hürriyet,
medya,
oktay ekşi,
tiksinç,
türkiye
08 Ağustos 2010
tatilde "homo ludens"
"huizinga"... kafamda başka şey yok. "huizinga"... hatırlamaya çalışıyorum, yok, "neydi bu?". "huizinga"... bir isim ama kimin ismi? "huizinga"... nereden biliyorum? "huizinga"... uyanık uyanık görülen bir kabus.
bu, çok sonra bir kere de, yataktan kalktığımda aklım bana sadece "el medinetül fazıla" deyip, başka şey demezken oldu. uykudan uyanınca kafasının çalışmaya başladığını hisseder ya insan, işte tam o anda insanın aklına saplanıp kalan bir şeyler.

günlerce "kimdi bu, kimdi bu, neydi bu, neydi bu" diye kafamda dolandı huizinga (o zamanlar internet de yok!). sonra bir gün konur sokak'taki dost'ta dolanırken (ne güzel kitabeviydin sen) çaaaat diye karşıma çıkverdi "homo ludens" (çok da güzel kitaptır, yıllar sonra Antalyaspor-Antalya'da Spor işini yaparken çok yararı oldu). huizinga muamması böylece çözüldü. "el medinetül fazıla" meselesini çözmek ise kitabı zaten bildiğimden, nispeten kolay oldu.
biliyoruz, bilinçaltı ne zaman kabaracağı belli olmayan bir denizdir. onu dinlendirmek mümkün olmayacağına göre bedeni, zihni dinlendirmek de bir alternatif olabilir. yine de esas olarak tatilin bir yanılsama olduğunu unutmadan...
bu, çok sonra bir kere de, yataktan kalktığımda aklım bana sadece "el medinetül fazıla" deyip, başka şey demezken oldu. uykudan uyanınca kafasının çalışmaya başladığını hisseder ya insan, işte tam o anda insanın aklına saplanıp kalan bir şeyler.

günlerce "kimdi bu, kimdi bu, neydi bu, neydi bu" diye kafamda dolandı huizinga (o zamanlar internet de yok!). sonra bir gün konur sokak'taki dost'ta dolanırken (ne güzel kitabeviydin sen) çaaaat diye karşıma çıkverdi "homo ludens" (çok da güzel kitaptır, yıllar sonra Antalyaspor-Antalya'da Spor işini yaparken çok yararı oldu). huizinga muamması böylece çözüldü. "el medinetül fazıla" meselesini çözmek ise kitabı zaten bildiğimden, nispeten kolay oldu.
biliyoruz, bilinçaltı ne zaman kabaracağı belli olmayan bir denizdir. onu dinlendirmek mümkün olmayacağına göre bedeni, zihni dinlendirmek de bir alternatif olabilir. yine de esas olarak tatilin bir yanılsama olduğunu unutmadan...
Etiketler:
antalya,
antalyaspor,
homo ludens,
huizinga,
kitap
26 Temmuz 2010
ayasofya derler bir muazzam yapı...
Ayasofya üzerine düşünmek biraz da insan üzerine düşünmek aslında. hem şimdiki insan hem o zamanki insan üzerine, algının sınırları üzerine... yapıldığı tarihten itibaren neredeyse bin yıl boyunca dünyanın en büyük katedrali olmuş Ayasofya. bu, şu demek: yolu Sultanahmet'e düşen herhangi bir faninin, büyük ihtimal, görüp görebileceği en heybetli yapıymış.
şimdiki algımızda koca koca binalar var, gökdelenler var, toplukonutlar, rezidanslar var, hiç yoksa Eyfel Kulesi var, onu bırak Atakule var yahu (angaralı damarı)... onlardan da geçersen Örümcek Adam'lar, Batman'ler, Süpermen'ler var binaların üstünde gezinen...

Mustafa bin Celal'in, namı diğer "Koca Nişancı" Celalzade'nin Tabakat ül-memalik'iyle [13.] uğraşıp dururken aklımın bir köşesinden hep geçiyordu bu, bugün Kaya'yla konuşurken iyice netleşti: bu adamların bir zamanlar tam da benim şimdi çalıştığım yerde ve civarında bir hayatları vardı: Ayasofya'ya bakıp bakıp "ulan gavur yapmış" derlerdi büyük ihtimal, bu devasa yapının karşısında kendi küçüklüklerini fark ederlerdi ya da etmezlerdi (ama akıllarından bir Batman, bir Süpermen de geçmezdi herhalde), Sultanahmet'e kafa çevirip Mimar Sinan hakkında dedikodu yaparlardı, hiçbir tarih kitabında yazmayan gündelik dertleri, hayat gaileleri, sohbetleri, şakaları vardı... hatta sadece onların değil, Ayasofya'yı yaptıranın da yapanların da...
tarih, bir tür oyuncak... neresinden, nasıl tutacağını bildin mi, hayır, lise Tarih I'in ilk paragraflarında yazdığı gibi "nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz"un cevabını tam olarak asla bulamadığın ama evet, çok eğlenebileceğin, gözünü, gönlünü açabilecek bir şey... Ayasofya üzerine düşünmek biraz da insan üzerine düşünmek işte; insanın küçüklüğüne, büyüklüğüne, sonluluğuna, sonsuzluğuna, gelmişine, geleceğine dair düşünmek...
ps. meraklısı şuna da bakabilir: Ayasofya'nın Yapılış Efsanesi
şimdiki algımızda koca koca binalar var, gökdelenler var, toplukonutlar, rezidanslar var, hiç yoksa Eyfel Kulesi var, onu bırak Atakule var yahu (angaralı damarı)... onlardan da geçersen Örümcek Adam'lar, Batman'ler, Süpermen'ler var binaların üstünde gezinen...

Mustafa bin Celal'in, namı diğer "Koca Nişancı" Celalzade'nin Tabakat ül-memalik'iyle [13.] uğraşıp dururken aklımın bir köşesinden hep geçiyordu bu, bugün Kaya'yla konuşurken iyice netleşti: bu adamların bir zamanlar tam da benim şimdi çalıştığım yerde ve civarında bir hayatları vardı: Ayasofya'ya bakıp bakıp "ulan gavur yapmış" derlerdi büyük ihtimal, bu devasa yapının karşısında kendi küçüklüklerini fark ederlerdi ya da etmezlerdi (ama akıllarından bir Batman, bir Süpermen de geçmezdi herhalde), Sultanahmet'e kafa çevirip Mimar Sinan hakkında dedikodu yaparlardı, hiçbir tarih kitabında yazmayan gündelik dertleri, hayat gaileleri, sohbetleri, şakaları vardı... hatta sadece onların değil, Ayasofya'yı yaptıranın da yapanların da...
tarih, bir tür oyuncak... neresinden, nasıl tutacağını bildin mi, hayır, lise Tarih I'in ilk paragraflarında yazdığı gibi "nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz"un cevabını tam olarak asla bulamadığın ama evet, çok eğlenebileceğin, gözünü, gönlünü açabilecek bir şey... Ayasofya üzerine düşünmek biraz da insan üzerine düşünmek işte; insanın küçüklüğüne, büyüklüğüne, sonluluğuna, sonsuzluğuna, gelmişine, geleceğine dair düşünmek...
ps. meraklısı şuna da bakabilir: Ayasofya'nın Yapılış Efsanesi
12 Temmuz 2010
Bir Milli Takım Yaratmak...
olayların gelişimi:
- Galatasaray, sessiz ve derinden iyi bir transfer yaptı: Lorik Cana.
- mishi bey kardeşimiz Kosova'ya gitmiş.
- onunla laflarken aklıma vakti zamanında, daha ülke bağımsızlığını ilan etmemişken ntvspor'a yazdığım Kosova Milli Takımı yazısı geldi. ntvspor değişirken, eskiye dair her şeyi geride bırakmış, sağolsun, link uçmuş. fakat bir blogçu arkadaş o zamanlar yazıyı almış, bloguna koymuş. mishi bey kardeşimiz, "bunu kendi bloguna da koy Lorik üzerinden" falan deyince "kafama yattı, hoşuma da gitti" (bkz. Tugay Kerimoğlu)
- yazının orijinalini bilgisayardan buldum (daha sonra Tam Saha için güncellemiştim bunu ama o yok ortada). dolayısıyla bu, 16 Şubat 2008'de bitmiş hali. artık takımın yeni bir hocası var, yaptıkları maç sayısı da benim yazıdan beri 3-4 artmış.
- Lorik kardeşimiz, her ne kadar Kosova Milli Takımı'nı seçmemişse de iyi topçudur, sıkı adamdır. kolundaki dövmede yazan "Iliria", bugünkü Arnavutların geldiklerine inandıkları bölgenin/tarihsel halkın adıdır.

- bağlamı da sağladığımıza göre bu yazıyı da bloga koyalım; elde duracağına bizde dursun. gerçi "şunu da yazdık, bunu da yazdık" halinden hoşlanmıyorum ama kayıt altına almak iyidir. hem kupa da bitti, futbola verdiğimiz nispi ağırlık da sonra erer usuldan...
BİR MİLLİ TAKIM YARATMAK…
Sırbistan’daki Kosova özerk yönetiminin girdiği bağımsızlık yolunun, dünyanın son bağımsız devletinin ilanıyla noktalanmasına pek bir şey kalmadı. Yani zaman, geçmişin kanlı kalemini tutma zamanı değil; bir halk bağımsızlığını ilan etmek, kendi devletini kurmak üzere. Kosova Başbakanı eski UÇK (Kosova Kurtuluş Ordusu) gerillası Haşim Taçi, 17 Şubat’ta bağımsızlıklarını ilan edeceklerini açıkladı. Artık Kosova’nın da bir milli marşı, bir bayrağı olacak. Bir milli takımları ise zaten var!
1946’da kurulan Kosova Futbol Federasyonu’nun 2006 yazında milli takım oluşturma kararı alması üzerine milli takım teknik direktörlüğüne getirilen Edmond Rugova, Kosovalı bir Arnavut. Eski futbolcu Rugova; Agim Cana, Fenerbahçe’de de oynayan Fadıl Vokri, Fadıl Muriqi gibi futbolcularla birlikte KF Priştina takımının yıldız isimlerinden birisiydi. Uzun zaman Amerika’da yaşayan, Cosmos ve Kansas City’de oynayan Rugova, milli takımın oluşturulması çalışmaları üzerine Kosova’ya dönmekte tereddüt etmedi. Ancak en temel derdi, bağımsız bir devlet olmadığı için FIFA ya da UEFA nezdinde temsil edilemeyen Kosova’nın ancak dostluk maçları yapabilmesiydi.
Resmi olmayan ilk maçını 1993’te Arnavutluk’a karşı oynayan Kosova milli takımı, bağımsız bir ülkesi olmasa da resmi bir milli takım olarak sahaya ilk kez Ankara’da çıktı. 15 Haziran 2007’de Suudi Arabistan’a karşı oynanan maçı 1-0 kazandılar. Şimdilik oynadıkları son maç da o zaten. Kosova’da futbolun seyrinin geçmişine dair ise ferah ferah konuşmak ne yazık ki pek mümkün değil.
YASAKLAR, ÖLÜMLER…
Yugoslav Birinci Ligi takımlarından olan FC Priştina’nın 1989’da Proleter Zrenjanin (şimdilerdeki adıyla Banat Zrenjanin) ile yaptığı bir maçın sonunda çıkan karışıklıkta sahaya dalan Sırp polisi, 30 bin taraftarın önünde Kosovalı futbolcuları dövmeye başladı. Sıradan bir arbededen söz etmiyoruz, en basitinden Priştina kaptanı Gani Llapashtica’nın bacağının kırıldığı bir dayaktan söz ediyoruz! Aynı maçta birçok Kosovalı taraftar da gözaltına alındı, kötü muameleye maruz kaldı. Bu maçın/olayın bir dönüm noktası olduğu az çok belliydi aslında, zira hemen ardından önce Priştina’nın iç saha maçlarına daha sonra ülkedeki hemen hemen tüm statlara Kosovalı taraftarlar, üstelik sadece onlar değil Kosovalı sporcular da alınmamaya başlandı. Kuşkusuz işin arka planında bir direniş simgesi olmak motivasyonu daha baskındır ama Kosovalıların futbol sevgisi işi Sırpların ulaşamayacağı yerlere taşımaya götürdü.
Kosovalı gazeteci Driton Latifi’ye bırakalım sözü: “El altından malzemeleri temin eden Kosovalı futbolcular, Kosova Ligi’ni organize ettiler. Tutuklamalara, dayaklara, mahkeme kararlarına, Sırp polisinin maçları durdurmasına artık alışmışlardı. Birçok maç durduruldu, çok azında 90 dakikanın sonunda kazanmanın mutluluğu yaşanabildi. Maç takvimi ve oynanacak yerler son ana kadar gizli tutuluyordu, o kadar ki bazen biz gazeteciler bile maçları kaçırıyorduk. Takımlarını sadece Sırplardan oluşturan ekiplerin maçlarını sadece oyuncuların birkaç arkadaşı seyrederken; gizli yerlerde yapılan karşılaşmaları taşların, ağaçların üstünden, maçı izleyebilecekleri herhangi bir yerden seyreden 10 bin kişiye yakın izleyici görmek mümkündü.”
Sadece yasaklamalar değil, ölümler de Kosova futbol tarihinde duruyor: Prizren’deki şehir stadına adı verilen Perparim Taçi gibi birçok futbolcu, yüzlerce Kosovalı sporcu Sırp paramiliter güçlerin elinde hayatlarını kaybetti ya da kendilerinden bir daha haber alınamadı.

KOSOVA DOĞUMLULAR MİLLİ TAKIMA
Lafı uzatmayalım Kosovalılar, futbol oynadıkları için “terörist” ilan edildikleri bir noktadan buraya geldiler. Bağımsızlığın ilanından sonra artık Rugova’nın uluslararası turnuvalarda kendini gösterebilecek bir takımı söz konusu olacak. Lorik Cana (Marsilya), Besnik Hasi (Cercle Brugge), Besart Berisha (Burnley), Mehmet Dragusha (Elversberg) gibi Arnavutluk milli takımında; Valon Behrami (Lazio) gibi İsviçre milli takımında; Shefki Kuqi (Fulham) gibi Finlandiya milli takımında oynayan Kosova doğumlu futbolcular kabul etmeleri halinde -FIFA’nın da oluruyla- Kosova milli forması giyebilecekler. Rugova, meselenin “milliyetçilik meselesi değil Kosovalı olmak meselesi” olduğunun altını kalın kalın çiziyor. Nitekim yine eski bir Fenerbahçeli olan Nikola Lazetic (Torino) ve Jovan Tanasijevic’i (Dinamo Moskova) de Sırp olmalarına rağmen, onlar kabul etmese de, milli takıma davet etti.
Sonuçta Kosovalılar, bayrağın kabul edilmesiyle birlikte muhtemelen şimdiye kadar giydikleri kırmızı-siyah formayı bırakacaklar; vize alamama gibi sorunları bitecek. Fakat şurası kesin ki, attıkları her golde, kazandıkları her maçta hayatlarını kaybeden sporculara, kardeşlerine, akrabalarına, arkadaşlarına da bir selam göndermiş olacaklar…
- Galatasaray, sessiz ve derinden iyi bir transfer yaptı: Lorik Cana.
- mishi bey kardeşimiz Kosova'ya gitmiş.
- onunla laflarken aklıma vakti zamanında, daha ülke bağımsızlığını ilan etmemişken ntvspor'a yazdığım Kosova Milli Takımı yazısı geldi. ntvspor değişirken, eskiye dair her şeyi geride bırakmış, sağolsun, link uçmuş. fakat bir blogçu arkadaş o zamanlar yazıyı almış, bloguna koymuş. mishi bey kardeşimiz, "bunu kendi bloguna da koy Lorik üzerinden" falan deyince "kafama yattı, hoşuma da gitti" (bkz. Tugay Kerimoğlu)
- yazının orijinalini bilgisayardan buldum (daha sonra Tam Saha için güncellemiştim bunu ama o yok ortada). dolayısıyla bu, 16 Şubat 2008'de bitmiş hali. artık takımın yeni bir hocası var, yaptıkları maç sayısı da benim yazıdan beri 3-4 artmış.
- Lorik kardeşimiz, her ne kadar Kosova Milli Takımı'nı seçmemişse de iyi topçudur, sıkı adamdır. kolundaki dövmede yazan "Iliria", bugünkü Arnavutların geldiklerine inandıkları bölgenin/tarihsel halkın adıdır.

- bağlamı da sağladığımıza göre bu yazıyı da bloga koyalım; elde duracağına bizde dursun. gerçi "şunu da yazdık, bunu da yazdık" halinden hoşlanmıyorum ama kayıt altına almak iyidir. hem kupa da bitti, futbola verdiğimiz nispi ağırlık da sonra erer usuldan...
BİR MİLLİ TAKIM YARATMAK…
Sırbistan’daki Kosova özerk yönetiminin girdiği bağımsızlık yolunun, dünyanın son bağımsız devletinin ilanıyla noktalanmasına pek bir şey kalmadı. Yani zaman, geçmişin kanlı kalemini tutma zamanı değil; bir halk bağımsızlığını ilan etmek, kendi devletini kurmak üzere. Kosova Başbakanı eski UÇK (Kosova Kurtuluş Ordusu) gerillası Haşim Taçi, 17 Şubat’ta bağımsızlıklarını ilan edeceklerini açıkladı. Artık Kosova’nın da bir milli marşı, bir bayrağı olacak. Bir milli takımları ise zaten var!
1946’da kurulan Kosova Futbol Federasyonu’nun 2006 yazında milli takım oluşturma kararı alması üzerine milli takım teknik direktörlüğüne getirilen Edmond Rugova, Kosovalı bir Arnavut. Eski futbolcu Rugova; Agim Cana, Fenerbahçe’de de oynayan Fadıl Vokri, Fadıl Muriqi gibi futbolcularla birlikte KF Priştina takımının yıldız isimlerinden birisiydi. Uzun zaman Amerika’da yaşayan, Cosmos ve Kansas City’de oynayan Rugova, milli takımın oluşturulması çalışmaları üzerine Kosova’ya dönmekte tereddüt etmedi. Ancak en temel derdi, bağımsız bir devlet olmadığı için FIFA ya da UEFA nezdinde temsil edilemeyen Kosova’nın ancak dostluk maçları yapabilmesiydi.
Resmi olmayan ilk maçını 1993’te Arnavutluk’a karşı oynayan Kosova milli takımı, bağımsız bir ülkesi olmasa da resmi bir milli takım olarak sahaya ilk kez Ankara’da çıktı. 15 Haziran 2007’de Suudi Arabistan’a karşı oynanan maçı 1-0 kazandılar. Şimdilik oynadıkları son maç da o zaten. Kosova’da futbolun seyrinin geçmişine dair ise ferah ferah konuşmak ne yazık ki pek mümkün değil.
YASAKLAR, ÖLÜMLER…
Yugoslav Birinci Ligi takımlarından olan FC Priştina’nın 1989’da Proleter Zrenjanin (şimdilerdeki adıyla Banat Zrenjanin) ile yaptığı bir maçın sonunda çıkan karışıklıkta sahaya dalan Sırp polisi, 30 bin taraftarın önünde Kosovalı futbolcuları dövmeye başladı. Sıradan bir arbededen söz etmiyoruz, en basitinden Priştina kaptanı Gani Llapashtica’nın bacağının kırıldığı bir dayaktan söz ediyoruz! Aynı maçta birçok Kosovalı taraftar da gözaltına alındı, kötü muameleye maruz kaldı. Bu maçın/olayın bir dönüm noktası olduğu az çok belliydi aslında, zira hemen ardından önce Priştina’nın iç saha maçlarına daha sonra ülkedeki hemen hemen tüm statlara Kosovalı taraftarlar, üstelik sadece onlar değil Kosovalı sporcular da alınmamaya başlandı. Kuşkusuz işin arka planında bir direniş simgesi olmak motivasyonu daha baskındır ama Kosovalıların futbol sevgisi işi Sırpların ulaşamayacağı yerlere taşımaya götürdü.
Kosovalı gazeteci Driton Latifi’ye bırakalım sözü: “El altından malzemeleri temin eden Kosovalı futbolcular, Kosova Ligi’ni organize ettiler. Tutuklamalara, dayaklara, mahkeme kararlarına, Sırp polisinin maçları durdurmasına artık alışmışlardı. Birçok maç durduruldu, çok azında 90 dakikanın sonunda kazanmanın mutluluğu yaşanabildi. Maç takvimi ve oynanacak yerler son ana kadar gizli tutuluyordu, o kadar ki bazen biz gazeteciler bile maçları kaçırıyorduk. Takımlarını sadece Sırplardan oluşturan ekiplerin maçlarını sadece oyuncuların birkaç arkadaşı seyrederken; gizli yerlerde yapılan karşılaşmaları taşların, ağaçların üstünden, maçı izleyebilecekleri herhangi bir yerden seyreden 10 bin kişiye yakın izleyici görmek mümkündü.”
Sadece yasaklamalar değil, ölümler de Kosova futbol tarihinde duruyor: Prizren’deki şehir stadına adı verilen Perparim Taçi gibi birçok futbolcu, yüzlerce Kosovalı sporcu Sırp paramiliter güçlerin elinde hayatlarını kaybetti ya da kendilerinden bir daha haber alınamadı.

KOSOVA DOĞUMLULAR MİLLİ TAKIMA
Lafı uzatmayalım Kosovalılar, futbol oynadıkları için “terörist” ilan edildikleri bir noktadan buraya geldiler. Bağımsızlığın ilanından sonra artık Rugova’nın uluslararası turnuvalarda kendini gösterebilecek bir takımı söz konusu olacak. Lorik Cana (Marsilya), Besnik Hasi (Cercle Brugge), Besart Berisha (Burnley), Mehmet Dragusha (Elversberg) gibi Arnavutluk milli takımında; Valon Behrami (Lazio) gibi İsviçre milli takımında; Shefki Kuqi (Fulham) gibi Finlandiya milli takımında oynayan Kosova doğumlu futbolcular kabul etmeleri halinde -FIFA’nın da oluruyla- Kosova milli forması giyebilecekler. Rugova, meselenin “milliyetçilik meselesi değil Kosovalı olmak meselesi” olduğunun altını kalın kalın çiziyor. Nitekim yine eski bir Fenerbahçeli olan Nikola Lazetic (Torino) ve Jovan Tanasijevic’i (Dinamo Moskova) de Sırp olmalarına rağmen, onlar kabul etmese de, milli takıma davet etti.
Sonuçta Kosovalılar, bayrağın kabul edilmesiyle birlikte muhtemelen şimdiye kadar giydikleri kırmızı-siyah formayı bırakacaklar; vize alamama gibi sorunları bitecek. Fakat şurası kesin ki, attıkları her golde, kazandıkları her maçta hayatlarını kaybeden sporculara, kardeşlerine, akrabalarına, arkadaşlarına da bir selam göndermiş olacaklar…
Etiketler:
futbol,
futbol yazısı,
kosova,
lorik cana,
ntvspor yazısı
09 Temmuz 2010
hayalet meslek
biraz iş konuşalım... "mağazamız görünür-görünmez güvenlik sistemleriyle korunmaktadır"... bu acayip uyarı levhasından payımıza düşen kısım görünür-görünmezlik. ya da daha şık bir tanımlamayla "hayalet meslek": kimse seni görmez, çoğu kişi sana inanmaz, görenler ürker (yeni Dostoyevski olduğunu iddia edenlerin hayallerini yıkmak kolay iş değildir), "nerden çıktı bu yaa" der ama iş işte...
editörlük bir zanaat; ustanın yanında öğrenmek gerekir, mesai harcamak gerekir, çalışmak gerekir, disiplin gerekir, el ustalığı gerekir. öğrenmek sadece görmekle olmaz, hissetmek farzdır; mesai harcamak, çalışmak sadece önüne gelen metinle olmaz dünyayla teşrik-i mesaide bulunmak şarttır; disiplin sadece dışta olmaz, içte de obsesif kompulsif bozukluk düzeyine erişmek olmazsa olmazlardandır; el ustalığı sadece "şu kelime böyle yazılıyor"u bilmekle olmaz, misal bir paragrafı nereden nereye taşırsan daha anlamlı olacağını hissetmek zaruridir.
bütün bunları yapmak da yetmez, birtakım şişkin yazar egolarıyla baş edebilmek için tam olarak terbiye edilmiş bir ego, diplomatik ilişkinin kitabını yeniden yazmak da gerekir. üstelik afiş kavgasında yerinin olmayacağını bilerek: istediğin kadar cümle düzelt, redaksiyon, tashih yap kitabı yazar yazmıştır, sen değil! hayaletsin sen hayalet kalacaksın.
yayınevine staja gelenlere önce şunu okuturuz: "Editör Kimdir, Eserleri Nelerdir?" okuduklarından ne anlarlar orası muamma tabii ama işte bilhassa kitap okumayı seven, kitapları en azından sevdiğini sanan, "editör olcam bennn" diye ortalıkta dolaşan, bunu bir marka değeri olarak kullanma hevesindeki genç arkadaşların hayallerindeki havalı mesleğin içi epey karmaşıktır.
03 Temmuz 2010
penaltı: bir düello, bir yüzleşme anı…
blog futbol blogu falan değil, öyle olmasın da isterim. eski-yeni yazıları yayımlama yeri de değil, öyle de olmasın istiyorum (yazılar için ayrı blog mu açmalı yoksa? bugüne kadar kaç yazı yazdım sahi?). beri yandan işte öyle şeyler oluyor ki, "ben bunu yazmamış mıydım yahu" diyorum, dönüp bakıyorum, sahiden de öyle. hal böyleyken buraya koyup tekrar tedavüle sunmak, az çok hissiyatımı anlattığı için manalı.
word kayıtları, bu yazıyı 21 Eylül 2004'te yazdığımı söylüyor. mecra Birgün'dü. Hakan Şükür'ün kaçırdığı bir penaltı üzerine yazdığımı da hatırlıyorum, bakınca onu da netleştirdim: "19 Eylül 2004/ Beşiktaş-Galatasaray maçının 57. dakikasında sarı-kırmızılı takım penaltı kazandı. Hakan Şükür topu direğe nişanladı, maç 0-0 bitti."
"Uruguay'a karşı temdit penaltısını kaçıran Gyan kardeşimiz golü atsaydı..." artık hepsi boş laf işte... penaltı bir düello işte...
---------
PENALTI: BİR DÜELLO, BİR YÜZLEŞME ANI…
7 metre 32 santimetreyi bir anda gözünüzün önüne getirebilir misiniz? 2 metre 44 santimi? 11 metreyi? Kuşkusuz pek zor. Öyleyse biraz yardımcı olalım; futbol kale direklerini düşünmek daha kolay olsa gerek! Futbol oyun kurallarına göre direkler arasındaki mesafe içten 7.32 metre, üst direğin alt kenarının yerden yüksekliği 2.44 metre. Her iki direkle üst direk, en çok 12 cm ve aynı kalınlıkta olmalı. 11 metre ise penaltı noktasının kale çizgisine uzaklığı.
Penaltı, seyredenler için her zaman kolay gözükür. 11 metreden, neredeyse 8 metrelik devasa kaleye topu sokmak mesele değilmiş gibi gelir. Tam da bu yüzden penaltıyı “tutan” kahraman olurken, “atamayan” için dünya kararır. Oysa atan da, tutan da yalnızdır penaltı anında…
***
İrlandalı bir kaleci, William McCrum; kalenin uzağında, gollük pozisyon yaratması düşünülemeyecek bir noktada yapılan faullerle, kaleye çok yakın noktalarda yapılan faullerin aynı şekilde değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyordu. Hemen hemen bir yıl süren mücadelesinin ardından, ceza sahası içinde yapılan faullerin sadece bir oyuncunun ve kalecinin birbirlerine 11 metre uzaklıkta karşı karşıya kalacakları penaltı kuralı ile cezalandırılmasına karar verildi.
1891’de, bir Aston Villa-Stoke City maçında, tarihe geçecek an yaşanır: Stoke, Villa karşısında 1-0 yenik oynamaktadır, maçın bitimine iki dakika kala hakem tarihin ilk penaltı kararını verir. İtirazlar, tartışmalar (elbette penaltıya itiraz ilk penaltı kararıyla başlamıştır)… Bu sırada topu kapan Aston Villa kalecisi, topu saha dışındaki ağaçların arasına atar. Bitime sadece iki dakika kalmıştır ve o zaman henüz “duraklama dakikalarını oynatmak” kuralı yoktur! Hakem saatine bakar, top aranır, hakem bakar, top aranır... Lâkin, hayır, bulunamaz ve böylece tarihteki ilk penaltı atışı yapılamamış olur! “Temdit penaltısı” denen, maç bitmiş olsa da penaltının atılacağı kuralı da böyle doğmuş olur.
Türkiye liglerinin ilk penaltısı da gol getirmemiştir. 25 Şubat 1959’da Karagümrük-Vefa maçında, Karagümrüklü Kadri’nin kullandığı penaltı Vefa kalecisi Baskın tarafından kurtarılır. 15 Mart’ta ise Fenerli Lefter, penaltı atışını Beykoz ağlarına yollayınca Türkiye liglerini ilk penaltı golünü atmış olur.
***
Futbolun büyük heyecanlarından birisidir penaltı. Devasa bir kale önünde karşı karşıya durmuş iki kişi. Bir tür düeollodur aslında olan biten; on binlerce, milyonlarca seyircinin gözlerinin önünde yaşanan. Penaltı anlarında iki futbolcunun da üzerinde büyük baskı vardır elbette. Her ne kadar Peter Handke, o pek güzel kitabına “Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi” adını vermişse de, penaltıyı atacak oyuncu da ondan daha az endişeli değildir. Aslına bakılırsa oyun içinde yeterince “yalnız kalan” kaleci (ki bu apayrı bir yazı konusudur kuşkusuz), çok daha güçlüdür atıcıya göre penaltı anında. Çünkü diğer takım arkadaşlarından çok daha fazla o bilir, tek başınalığın ne demek olduğunu. Atan ise belki de ilk defa kendi kendisiyle kalmıştır. Dolu bir stat, karşısında topa her an atlamaya hazır bir kedi-adam, 11 metre, 7 metre, 12 santim kalınlık…. Penaltı için “seçilmiş kişi”, öyle bir boşluk içine düşer ki! Zaman geçer mi geçmez mi bilinmez ama topa en soğukkanlı şekilde gelen atıcıların bile içlerinde hissettikleri bir ürperti vardır. Bunu bırakın profesyonel oyuncuları, iddialı mahalle maçlarında penaltı atanlar bile bilir...
***
Penaltı bir boşluk, bir yüzleşme anıdır. Kendinle, yalnızlığınla ve belki de tüm statla. Kaçmıştır, kaçacaktır, kurtarılmıştır, kurtarılacaktır, o 12 santimlik kalınlığa çarpmıştır, çarpacaktır. Adınızın Hakan Şükür, David Beckham ya da Roberto Baggio olmasının bir önemi yoktur.
word kayıtları, bu yazıyı 21 Eylül 2004'te yazdığımı söylüyor. mecra Birgün'dü. Hakan Şükür'ün kaçırdığı bir penaltı üzerine yazdığımı da hatırlıyorum, bakınca onu da netleştirdim: "19 Eylül 2004/ Beşiktaş-Galatasaray maçının 57. dakikasında sarı-kırmızılı takım penaltı kazandı. Hakan Şükür topu direğe nişanladı, maç 0-0 bitti."
"Uruguay'a karşı temdit penaltısını kaçıran Gyan kardeşimiz golü atsaydı..." artık hepsi boş laf işte... penaltı bir düello işte...
---------
PENALTI: BİR DÜELLO, BİR YÜZLEŞME ANI…
7 metre 32 santimetreyi bir anda gözünüzün önüne getirebilir misiniz? 2 metre 44 santimi? 11 metreyi? Kuşkusuz pek zor. Öyleyse biraz yardımcı olalım; futbol kale direklerini düşünmek daha kolay olsa gerek! Futbol oyun kurallarına göre direkler arasındaki mesafe içten 7.32 metre, üst direğin alt kenarının yerden yüksekliği 2.44 metre. Her iki direkle üst direk, en çok 12 cm ve aynı kalınlıkta olmalı. 11 metre ise penaltı noktasının kale çizgisine uzaklığı.
Penaltı, seyredenler için her zaman kolay gözükür. 11 metreden, neredeyse 8 metrelik devasa kaleye topu sokmak mesele değilmiş gibi gelir. Tam da bu yüzden penaltıyı “tutan” kahraman olurken, “atamayan” için dünya kararır. Oysa atan da, tutan da yalnızdır penaltı anında…
***
İrlandalı bir kaleci, William McCrum; kalenin uzağında, gollük pozisyon yaratması düşünülemeyecek bir noktada yapılan faullerle, kaleye çok yakın noktalarda yapılan faullerin aynı şekilde değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyordu. Hemen hemen bir yıl süren mücadelesinin ardından, ceza sahası içinde yapılan faullerin sadece bir oyuncunun ve kalecinin birbirlerine 11 metre uzaklıkta karşı karşıya kalacakları penaltı kuralı ile cezalandırılmasına karar verildi.
1891’de, bir Aston Villa-Stoke City maçında, tarihe geçecek an yaşanır: Stoke, Villa karşısında 1-0 yenik oynamaktadır, maçın bitimine iki dakika kala hakem tarihin ilk penaltı kararını verir. İtirazlar, tartışmalar (elbette penaltıya itiraz ilk penaltı kararıyla başlamıştır)… Bu sırada topu kapan Aston Villa kalecisi, topu saha dışındaki ağaçların arasına atar. Bitime sadece iki dakika kalmıştır ve o zaman henüz “duraklama dakikalarını oynatmak” kuralı yoktur! Hakem saatine bakar, top aranır, hakem bakar, top aranır... Lâkin, hayır, bulunamaz ve böylece tarihteki ilk penaltı atışı yapılamamış olur! “Temdit penaltısı” denen, maç bitmiş olsa da penaltının atılacağı kuralı da böyle doğmuş olur.
Türkiye liglerinin ilk penaltısı da gol getirmemiştir. 25 Şubat 1959’da Karagümrük-Vefa maçında, Karagümrüklü Kadri’nin kullandığı penaltı Vefa kalecisi Baskın tarafından kurtarılır. 15 Mart’ta ise Fenerli Lefter, penaltı atışını Beykoz ağlarına yollayınca Türkiye liglerini ilk penaltı golünü atmış olur.
***
Futbolun büyük heyecanlarından birisidir penaltı. Devasa bir kale önünde karşı karşıya durmuş iki kişi. Bir tür düeollodur aslında olan biten; on binlerce, milyonlarca seyircinin gözlerinin önünde yaşanan. Penaltı anlarında iki futbolcunun da üzerinde büyük baskı vardır elbette. Her ne kadar Peter Handke, o pek güzel kitabına “Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi” adını vermişse de, penaltıyı atacak oyuncu da ondan daha az endişeli değildir. Aslına bakılırsa oyun içinde yeterince “yalnız kalan” kaleci (ki bu apayrı bir yazı konusudur kuşkusuz), çok daha güçlüdür atıcıya göre penaltı anında. Çünkü diğer takım arkadaşlarından çok daha fazla o bilir, tek başınalığın ne demek olduğunu. Atan ise belki de ilk defa kendi kendisiyle kalmıştır. Dolu bir stat, karşısında topa her an atlamaya hazır bir kedi-adam, 11 metre, 7 metre, 12 santim kalınlık…. Penaltı için “seçilmiş kişi”, öyle bir boşluk içine düşer ki! Zaman geçer mi geçmez mi bilinmez ama topa en soğukkanlı şekilde gelen atıcıların bile içlerinde hissettikleri bir ürperti vardır. Bunu bırakın profesyonel oyuncuları, iddialı mahalle maçlarında penaltı atanlar bile bilir...
***
Penaltı bir boşluk, bir yüzleşme anıdır. Kendinle, yalnızlığınla ve belki de tüm statla. Kaçmıştır, kaçacaktır, kurtarılmıştır, kurtarılacaktır, o 12 santimlik kalınlığa çarpmıştır, çarpacaktır. Adınızın Hakan Şükür, David Beckham ya da Roberto Baggio olmasının bir önemi yoktur.
02 Temmuz 2010
onu seviyoruz
bu yazıyı Trabzonspor dergisinin son sayısı için yazmıştım. şöyle bir diyaloğunu görünce yazıyı buraya koymaya da karar verdim:
"muhabir vuvuzelayı gösterip hocam hiçbi şey yok içinde dedi... Şenol Güneş: 'Olmaz mı? Bağımsızlık var özgürlük var onun için çalıyorlar...'
Şenol Güneş'i seviyoruz işte, nedensiz de değil...
----
ONU SEVİYORUZ…
Trabzonspor, Fenerbahçe’yi 3-1 yenerek Türkiye Kupası’nı sekizinci defa müzesine götürürken gollerden birinden sonra Şenol Güneş’in sevinci dikkatinizi çekti mi?: Dünya Kupası günlerinden de hatırlıyoruz; kollarını havaya kaldırıp, adeta bir çocuk gibi yerinde zıplaması alameti farikalarındandır zaten. O sevincin içinde onu neden sevdiğimize dair bir sürü anlam da yüklü aslında...

Şenol Güneş, bu toprakların yetiştirdiği en büyük kalecilerden birisi, burası tartışılmaz. Trabzonspor’un “fırtına” olduğu dönemlerde altı şampiyonluk yaşayan takımın kaptanlığını yapması bir yana, 1978-79 sezonunda üst üste on iki maç gol yemeyerek halen kırılamayan lig rekorunu kırmıştı (Güneş’in rekoru dakika olarak 1.112 dakikaya denk düşüyor!). Teknik direktörlük kariyeri ise, ulaştığı başarılara bakınca kendisinin yanına yaklaşamayacak isimler tarafından hep tartışıldı. Şenol Hoca bunlarla muhatap olmadan sadece “işini yapmaya çalışan adam” modelinin de güzide bir örneğidir. Şahsen, Kore macerasının biraz da bundan kaynaklandığını düşünenlerdenim. İçinde debelenip durduğunuz şeyi manasız bir bataklık haline getirenlerden kaçma arzusu hepimizde biraz yok mu?
Nitekim benzer bir yolculuğu vakti zamanında, Arsenal öncesi Monaco’dan Japonya’ya giden Arsene Wenger de yapmıştı. Wenger’in Uzakdoğu deneyimi için söyledikleri şöyle: “Japonya deneyiminin bana epey yardımı oldu. Her şeyden önce baskıdan biraz kurtuluyorsunuz. Avrupa’da Japonya’ya göre çok daha agresif bir ortam var. Onlar olmadan yaşamayacağınıza inandığınız şeylerle araya mesafe koymak da yararlı oldu. Uzaklık, hayatınızda iyi bir ara sağlıyor. Bu, her şeyden biraz uzaklaşıp sonra geri dönmek gibi bir şey. Oradaki tekniği kopyalamaktan daha önemlisinin kendi deneyiminiz olduğuna inanıyorum. Japonlarda, içsel olarak her şeyi iyi yapma arzusu var, ki bu büyük bir güç. Avrupa’dan dışarı çıktığınızda, bazen başka bir dünyada olduğunuzu hissediyorsunuz. Dolayısıyla düşündüğünüz şeyle araya mesafe koymak hayati.”
Şenol Hoca da farklı bir şey söylemiyor aslında: “Gurbette olduğunuz için ailenizi, yakın dostlarınızı hatta bazen buradaki sıkıntıları bile özlüyorsunuz. Burada yolda yürürken mesela bir gerginlik hissediyorsunuz. Orada futbolda bizim kadar fanatizm yok. Sahaya çıkıyorsunuz, maçınızı yapıyorsunuz o kadar. Huzursuzluk yok. Dolayısıyla mutluydum orada. Kore’ye gitmekle hem dinlendim hem de çalıştım.”

İşte bu “dinlenirken çalışma” halinin, memleketteki arı kovanından kaçıp Kore’ye gitmesinin kendisine gayet iyi geldiğini açıkça gördük takımın başına tekrar geçtiğinden beri: Uzakdoğu macerası Şenol Hoca için, “akil adam” rolü yapmadan, tam da memlekette en çok ihtiyacımız şey olan “akil adam” sıfatının içini daha da doldurmasına vesile olmuş gibi gözüküyor. Maçlardan önce-sonra yaptığı açıklamalar, oyuncularıyla, taraftarlarla kurduğu ilişki, toplumsal hayata duyarlılığı hepsi bir puzzle’ın parçaları gibi yerli yerine oturuyor artık. Ve biliyoruz ki, Türkiye’de futbol kültürü bir yerlere gelecekse bunda Jack London’ın “Martin Eden”ını pek seven, Kazım Koyuncu’nun cenazesinde yer alan, Hrant Dink’in ailesine taziye ziyareti yapan, rakiplerine kin-öfke-intikam duygusu biriktirmeyen Şenol Hoca’nın çok önemli payı olacak.
Hasılı, tekrar edelim, Şenol Hoca’nın belki de gözlerden kaçan sevincinin içinde onu neden sevdiğimize dair bir sürü anlam yüklü. Onu kendilerine benzetmeye çalışanlara inat çocuksu sevincini muhafaza etmesi, hayata karşı duruşunu sürdürmesi, düne değil bugüne bakması,aslında bir öğretmen olmasına rağmen “ders almam, ders veririm” noktasına asla gelmemesi, ihtirasın uçurumlarına yuvarlanmadan durabilmesi onu “başka türlü bir adam” yapmıyor mu?
Onu seviyoruz… Tekniği, taktiği, karizmayı, içi boş hamaseti, kazanılan başarıları, kaybedilen maçları her şeyi bir yana koyalım. Onu seviyoruz… Bu kadar basit. Bu kadar yalın. Çünkü futbolumuzun, futbol kültürümüzün onda gördüğümüz “sahiciliğe” ihtiyacı var.
Bu kadar basit. Bu kadar yalın aslında…
"muhabir vuvuzelayı gösterip hocam hiçbi şey yok içinde dedi... Şenol Güneş: 'Olmaz mı? Bağımsızlık var özgürlük var onun için çalıyorlar...'
Şenol Güneş'i seviyoruz işte, nedensiz de değil...
----
ONU SEVİYORUZ…
Trabzonspor, Fenerbahçe’yi 3-1 yenerek Türkiye Kupası’nı sekizinci defa müzesine götürürken gollerden birinden sonra Şenol Güneş’in sevinci dikkatinizi çekti mi?: Dünya Kupası günlerinden de hatırlıyoruz; kollarını havaya kaldırıp, adeta bir çocuk gibi yerinde zıplaması alameti farikalarındandır zaten. O sevincin içinde onu neden sevdiğimize dair bir sürü anlam da yüklü aslında...

Şenol Güneş, bu toprakların yetiştirdiği en büyük kalecilerden birisi, burası tartışılmaz. Trabzonspor’un “fırtına” olduğu dönemlerde altı şampiyonluk yaşayan takımın kaptanlığını yapması bir yana, 1978-79 sezonunda üst üste on iki maç gol yemeyerek halen kırılamayan lig rekorunu kırmıştı (Güneş’in rekoru dakika olarak 1.112 dakikaya denk düşüyor!). Teknik direktörlük kariyeri ise, ulaştığı başarılara bakınca kendisinin yanına yaklaşamayacak isimler tarafından hep tartışıldı. Şenol Hoca bunlarla muhatap olmadan sadece “işini yapmaya çalışan adam” modelinin de güzide bir örneğidir. Şahsen, Kore macerasının biraz da bundan kaynaklandığını düşünenlerdenim. İçinde debelenip durduğunuz şeyi manasız bir bataklık haline getirenlerden kaçma arzusu hepimizde biraz yok mu?
Nitekim benzer bir yolculuğu vakti zamanında, Arsenal öncesi Monaco’dan Japonya’ya giden Arsene Wenger de yapmıştı. Wenger’in Uzakdoğu deneyimi için söyledikleri şöyle: “Japonya deneyiminin bana epey yardımı oldu. Her şeyden önce baskıdan biraz kurtuluyorsunuz. Avrupa’da Japonya’ya göre çok daha agresif bir ortam var. Onlar olmadan yaşamayacağınıza inandığınız şeylerle araya mesafe koymak da yararlı oldu. Uzaklık, hayatınızda iyi bir ara sağlıyor. Bu, her şeyden biraz uzaklaşıp sonra geri dönmek gibi bir şey. Oradaki tekniği kopyalamaktan daha önemlisinin kendi deneyiminiz olduğuna inanıyorum. Japonlarda, içsel olarak her şeyi iyi yapma arzusu var, ki bu büyük bir güç. Avrupa’dan dışarı çıktığınızda, bazen başka bir dünyada olduğunuzu hissediyorsunuz. Dolayısıyla düşündüğünüz şeyle araya mesafe koymak hayati.”
Şenol Hoca da farklı bir şey söylemiyor aslında: “Gurbette olduğunuz için ailenizi, yakın dostlarınızı hatta bazen buradaki sıkıntıları bile özlüyorsunuz. Burada yolda yürürken mesela bir gerginlik hissediyorsunuz. Orada futbolda bizim kadar fanatizm yok. Sahaya çıkıyorsunuz, maçınızı yapıyorsunuz o kadar. Huzursuzluk yok. Dolayısıyla mutluydum orada. Kore’ye gitmekle hem dinlendim hem de çalıştım.”

İşte bu “dinlenirken çalışma” halinin, memleketteki arı kovanından kaçıp Kore’ye gitmesinin kendisine gayet iyi geldiğini açıkça gördük takımın başına tekrar geçtiğinden beri: Uzakdoğu macerası Şenol Hoca için, “akil adam” rolü yapmadan, tam da memlekette en çok ihtiyacımız şey olan “akil adam” sıfatının içini daha da doldurmasına vesile olmuş gibi gözüküyor. Maçlardan önce-sonra yaptığı açıklamalar, oyuncularıyla, taraftarlarla kurduğu ilişki, toplumsal hayata duyarlılığı hepsi bir puzzle’ın parçaları gibi yerli yerine oturuyor artık. Ve biliyoruz ki, Türkiye’de futbol kültürü bir yerlere gelecekse bunda Jack London’ın “Martin Eden”ını pek seven, Kazım Koyuncu’nun cenazesinde yer alan, Hrant Dink’in ailesine taziye ziyareti yapan, rakiplerine kin-öfke-intikam duygusu biriktirmeyen Şenol Hoca’nın çok önemli payı olacak.
Hasılı, tekrar edelim, Şenol Hoca’nın belki de gözlerden kaçan sevincinin içinde onu neden sevdiğimize dair bir sürü anlam yüklü. Onu kendilerine benzetmeye çalışanlara inat çocuksu sevincini muhafaza etmesi, hayata karşı duruşunu sürdürmesi, düne değil bugüne bakması,aslında bir öğretmen olmasına rağmen “ders almam, ders veririm” noktasına asla gelmemesi, ihtirasın uçurumlarına yuvarlanmadan durabilmesi onu “başka türlü bir adam” yapmıyor mu?
Onu seviyoruz… Tekniği, taktiği, karizmayı, içi boş hamaseti, kazanılan başarıları, kaybedilen maçları her şeyi bir yana koyalım. Onu seviyoruz… Bu kadar basit. Bu kadar yalın. Çünkü futbolumuzun, futbol kültürümüzün onda gördüğümüz “sahiciliğe” ihtiyacı var.
Bu kadar basit. Bu kadar yalın aslında…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











