ne yazayım? sabahın köründe arayıp "kalk, geliyorum, kapının önüne çık 10 dakikada" demelerine kızmaktan bir zaman sonra vazgeçtiğimi mi, birlikte işe gelmeyi en çok arabada yalnız ikimiz varken sen müziği sonuna kadar açarken sevdiğimi mi, aşağıdan arayıp sadece "gel" demelerine hiç bekletmeden uymayı aslında kendi içimde bir kural haline getirdiğimi mi?
ne diyeyim? "iyi müzikten anlardı, sıkı rockçıydı aslında, hatta jan garbarek'i bile sesi kökleyip dinlerdi" mi? "çok kral adamdı, çok başka adamdı, onu tanımayanlar kendilerini şanssız saymalı" mı? "bir iş bir an önce hallolsun ister, imkansızlıkları umursamazdı hiç" mi? "nezaketin kitabını yazmıştı" mı?
neden söz edeyim? mesela aslında ne kadar çocuk olduğundan mı? kitaro konserine bilet ayarlayıp, bir metin yazıp, google translate ile japoncaya çevirip, biletle birlikte bir zarfa koyup, bana gönderip, "lan bu nereden çıktı, ne diyor" diye beni dört döndürdüğünden mi? arada dellenip, masanın üzerinde eline geçen ne olursa -tabii acıtmayacak şekilde- bize fırlatmandan mı? gülmediğinde herkesin bir şeylerin ters gittiğini anlayacak kadar güleryüzlü olduğundan mı? sarayburnu'ndan denize girdiğinden mi? beykoz genci olduğundan mı? fırlamalıklarından nasiplenmemiş kimse olmadığından mı? bana aldığın kocaman nazarlıklardan mı, hediye ettiğin -arada bizzat doldurduğun- "muhtar çakmağı"ndan mı?
peki, ne yazayım? en yakası açılmadık lafları sadece sana söylebildiğimi çünkü sadece senin kavrayabileceğini bildiğimi? seninle "düşük zevklerin" insanı olmaktan acayip hoşlandığımı? sen öğreten adamlık yapmazken senden hiç anlamadan bir sürü şey öğrenmiş olduğumu fark ettiğimi? beni, bizi ne kadar kolladığını çok iyi bildiğimi? tam da fotoğraftaki gibi ağzının içine baktığımı? seni çok sevdiğimi?
ne yazayım, ne diyeyim, neden söz edeyim hiç bilemiyorum. şu halimi görsen bana kızacağını biliyorum ama; yıllar önce yurt dışından gelen kitap kolilerinin birinin içinden çıkan, kitaplar hırpalanmasın diye koliye doldurulmuş pamukları bana verip "sakla bunları,
ölünce lazım olacak" demiş adamsın.
hasılı kelam Nihat Tuna, çok acayip bir adamdın sen. dünyadan geçişin de emin ol, acayip ve şahane oldu (düşün ki onca zaman aslında bir tür "görünmeyen adam"ken ölünce en çok konuşulanlardan oldun). çünkü dokunduğun herkese sadece iyilik bıraktığını gördük, anladık...
fakat şu da kesin Nihat Tuna: "e güzel" derdin ya hep, bu hiç güzel olmadı, hiç...
iş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Eylül 2016
24 Eylül 2007
pazartesi savunusu

pazartesi sendromuna yakalanmayınız, yakalananlara "yakalanma" deyiniz. pazartesi, günlerden bir gündür, hakkını yemeyiniz. çünkü hayatta bir sürü şey gibi bu da esasen bir uydurmadır; pazartesi sendromu yoktur, sendrom olan "offf yine mi iş"tir. öyleyse işinize küfrediniz, pazartesilere değil...
19 Eylül 2007
son bahar

soğuğu o kadar da sevmem aslında ama epey uzun zamandan beri kafamın sonbaharda/kışta daha iyi çalıştığına dair bir fikre sahibim. sıcağın, yazın yarattığı o sarsaklıktan insanı sarsarak çıkarması sonbaharın/kışın güzel. yani sonbahar geldiği için mesudum. kışı bekliyoruz artık.
yapacak bir sürü iş...
25 Mayıs 2007
12 Mayıs 2007
resimli türkiye tarihi
Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce'nin "sol" cildi beni bitirdi hakikaten. fotoğraf altı yazmak bir şey değil nispeten ama fotoğraf bulmak... Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nde bakmadığım cilt kalmadı neredeyse. bizim arşiv de gayet iyi aslında ama karışık, iğneyle kuyu kazmaya benziyor bazen durum. tabii bir tür resimli türkiye tarihi gibi de oldu benim için durum, o bakımdan memnunum. az bilinen bir sürü resmi de dolaşıma sokmuş olacağız hem...
28 Nisan 2007
o la la...
cumartesi dükkanı... kimse yok, sadece ben. çay. çiğdem kıymalı poğaçası. pandora'da Gustavo Santaolalla kanalı. ses açık. şahane çalmakta. Ronroco albümünü bulmamız gerektiği aşikâr, lakin seyhan getirmiş, "stoklarımızda yok" diyor.
mtsd sol'un fotoları-altyazıları beni bekliyor. maçupiçu'ya gitmek istiyorum. cm oynamak istiyorum. memlekette muhtıra veriliyor...
mtsd sol'un fotoları-altyazıları beni bekliyor. maçupiçu'ya gitmek istiyorum. cm oynamak istiyorum. memlekette muhtıra veriliyor...
08 Mart 2007
tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan...
"tokmağı avuçlayıp oka doğru çevirin", "yabancı dil bilen tercüman aranıyor"...
Can'la haftalardır tavuk çevirme yapan bir yer arıyorduk. İletişim'den çıkıp, Kapalıçarşı'ya doğru ya da Sirkeci tarafına doğru çıktığımız bütün keşif gezileri fiyaskoyla sonuçlanmıştı. sonunda ya İstanbul Lokantası'nın dandikliğine ya Subaşı'nın kazıklığına (ohaa beea patlıcana 7 milyon verilir mi lan! bi de üstelik sarma istiyordu canım. dedim "sarma var mı?", "ooo abi çok şanslısın yılda bi defa yaptığımız bir hadise o yahu" dedi garson. "nasıl ya" dedim tabii ben, bi yandan da yemeklere bakıyorum sarma göremiyorum ama. "ot yememiş kuzu" falan bi şeyler anlattı eleman, "tamam ulen" dedim "ver ondan". meğersem sarma dedikleri, kokoreçin ince ince doğranmamış haliymiş. yedik tabii, güzeldi de ama sarma ihtiyacımız baki) ya mecburi istikamet Adapazarı'nın sallapatiliğine mahkum oluyorduk.
gün geçtikçe bir sokak arası turizmine dönüştü faaliyetimiz, ki pek eğlenceli oluyor doğrusu. bugün artık büyük bir kararlılıkla tam Sirkeci'ye inmeye karar verdik. heyhat, tavuk çevirme yok da yok. kuş gribi hikayesi bu kadar etkilemiş olabilir mi sektörü derken, "şu araya da girelim" dediğimiz bir yerden çıkıverdi tavukları döndüren makine. neticede artık yeni bir arama şeysi bulmamız gerek kendimize.
giriş? ilki, bir kapının nasıl açılacağını tarif ediyor; ikincisi bir elektronikçinin kapısına asılı iş ilanı. sıfır tuşu olmayan telefonum yerine kameralı cep telefonu denen nane fena olmazmış aslında yani.
Can'la haftalardır tavuk çevirme yapan bir yer arıyorduk. İletişim'den çıkıp, Kapalıçarşı'ya doğru ya da Sirkeci tarafına doğru çıktığımız bütün keşif gezileri fiyaskoyla sonuçlanmıştı. sonunda ya İstanbul Lokantası'nın dandikliğine ya Subaşı'nın kazıklığına (ohaa beea patlıcana 7 milyon verilir mi lan! bi de üstelik sarma istiyordu canım. dedim "sarma var mı?", "ooo abi çok şanslısın yılda bi defa yaptığımız bir hadise o yahu" dedi garson. "nasıl ya" dedim tabii ben, bi yandan da yemeklere bakıyorum sarma göremiyorum ama. "ot yememiş kuzu" falan bi şeyler anlattı eleman, "tamam ulen" dedim "ver ondan". meğersem sarma dedikleri, kokoreçin ince ince doğranmamış haliymiş. yedik tabii, güzeldi de ama sarma ihtiyacımız baki) ya mecburi istikamet Adapazarı'nın sallapatiliğine mahkum oluyorduk.
gün geçtikçe bir sokak arası turizmine dönüştü faaliyetimiz, ki pek eğlenceli oluyor doğrusu. bugün artık büyük bir kararlılıkla tam Sirkeci'ye inmeye karar verdik. heyhat, tavuk çevirme yok da yok. kuş gribi hikayesi bu kadar etkilemiş olabilir mi sektörü derken, "şu araya da girelim" dediğimiz bir yerden çıkıverdi tavukları döndüren makine. neticede artık yeni bir arama şeysi bulmamız gerek kendimize.
giriş? ilki, bir kapının nasıl açılacağını tarif ediyor; ikincisi bir elektronikçinin kapısına asılı iş ilanı. sıfır tuşu olmayan telefonum yerine kameralı cep telefonu denen nane fena olmazmış aslında yani.
15 Şubat 2007
kulak
yarebbimmm... while my guitar gently weeps'ı tüm sesleriyle dinleyebiliyorum, duyabiliyorum. şimdi bunu nasıl anlatsam ki? benim dükkandaki bilgisayarda hoparlör yok. bilgisayardan ses çıkıyor. yani ses bilgisayardan çıkıyor. nasıl bilmiyorum ama öyle işte. e ondan çıkan ses de bi boka yaramıyor esasen. yani yarıyor da sadece işte ana melodi hakkında fikrin oluyor. inceliklerden uzak kalıyorsun. neyse, geçen Tuğrul abim taaa 70'lerden kaldığını iddia ettiği bir kulaklığı getirdi. ben önce pek muhabbet göstermedim kendisine. sonra dün çekinerek denedim. ulen sahiden süpermiş beea. bu durumda müziğe "bakmaktan" çalışmamız zorlaşacak ama bunun için zorlaşsın zaten ki...
30 Ocak 2007
"büyük kaçış"
durumlar fena. "bungun" bir vaziyetteyim. kitabın kabası bitti lakin rötuşta ek bir 10 sayfa çıktı. yapamıyorum; istemiyorum. kıymalı börek istiyorum. kafamın manasız karışıklıkları yatışsın istiyorum.
"sonu olsun diyorum
neyin sonu ama
hiç değilse bu taş basamakların"
"sonu olsun diyorum
neyin sonu ama
hiç değilse bu taş basamakların"
21 Ocak 2007
rakı şişesinde balık
yapılacak bir sürü işin sıraya girmesi yetmiyormuş gibi artık ruhunu tamamen teslim etmiş ama suyu da bir nevresim bir pikeyle beraber içinde bırakmış bir çamaşır makinesi. o su oradan nasıl çıkacak meçhul. yine de kayıtlara ilk kez hazır olmayan bir çorba yaptığımız gün olarak da geçebilir: mercimek çorbası.
07 Ocak 2007
çaya iman
dün sabahtan akşama kadar bilgisayarın önünde bitmesi gereken çevirinin başında oturup durdum. biraz yapıp, çok sıkılarak. sonra 1.30 gibi yatayım bari dedim, kafam başka türlü dağılmayacaktı. saati 4.30'a ayarlayıp yattım, kalktım. ama boşver dedim. corto maltese'nin "etiyopyalılar"ına tekrar baktım. 6'ya gelirken tekrar yattım.
sabah 10'da kalktım. yumurtalı ekmek, benim küçüklükten kalma bir alışkanlığım falan değil ama artık pazar alışkanlığı olmaya başladı. zira hem kolay hem de birikmiş bayat ekmeklerden kurtulmanın bir yolu. gazetelere baktım falan, oturduk işte yine. kötüsü, dünün manasızlığı bugüne de sarkmışa benziyor. çaya güveniyoruz artık, kurtarsın bizi diye...
sabah 10'da kalktım. yumurtalı ekmek, benim küçüklükten kalma bir alışkanlığım falan değil ama artık pazar alışkanlığı olmaya başladı. zira hem kolay hem de birikmiş bayat ekmeklerden kurtulmanın bir yolu. gazetelere baktım falan, oturduk işte yine. kötüsü, dünün manasızlığı bugüne de sarkmışa benziyor. çaya güveniyoruz artık, kurtarsın bizi diye...
01 Aralık 2006
pambuk bar
öğlen şarabı; kırmızısı, beyazı... sonra ortalık sakinleşince, her şey bitince bourbon; buzsuz falan ama güzel. ulen dükkan değil, bar mübarek. ama orhan abi tabii ne de olsa...
26 Kasım 2006
halep-izmir ekspresi
zaman çok hızlı, zaman pek saçma, zaman ahenkle dans ediyor saçlarımızda... bir yanda da "işte geldik gidiyoruz şen olasın halep şehri" (18 Ekim 1945'miş dediğinde)...
"izmir'in smyrna'sı" redaksiyon; pazar, pazar... tektonik hareketler, geç kalkolitik, erken tunç dönemi, troia'nın ikinci yerleşmesi, hitit orduları...
"izmir'in smyrna'sı" redaksiyon; pazar, pazar... tektonik hareketler, geç kalkolitik, erken tunç dönemi, troia'nın ikinci yerleşmesi, hitit orduları...
16 Kasım 2006
argın
iki gündür yazacak şeyler buluyorum aslında ama sonra sonra derken gazı kaçmış gazoz gibi oluyor, yazmıyorum. yine uykusuzum. artık bununla yaşamaya alıştım zaten. yakınmıyorum. ama yorgun hissediyorum kendimi, "güç" ibremiz biraz aşağılarda seyrediyor. muz mu yemeli? bir yandan da "çin büfe"ye fena takılır oldum...
07 Kasım 2006
baş ve ağrısı
yok, biraz çok içmişiz dün. her şey ortada... baş ağrım geçsin diye öyle duruyorum ama geçecek gibi de durmuyor tabii. bourdieu derlemesinin tatbikini yapmam, ntv'ye 2.lig, iştegenç nanesine schumacher yazmam gerekiyor, murat belge çevirisi de var tabii... yapacam, yazacam, çevirecem...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
