yılın ödülleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yılın ödülleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2025

2025'in kitabı-filmi

ilk defa 2015 yılında yapmaya başlamışım "yılın kitabı-filmi" törenini. bu sene 10. sene olmuş (gerçi blogun yaşı da olmuş 19 -ki artık neredeyse sadece film listesi tuttuğum bir yerden başka bir şey değil maalesef-) vay be... aslında bütün hikaye kendim için tuttuğum bir liste olarak başlamıştı ama zamanla epey insanın sorduğu, merak ettiği, hatta bazılarının esinlendiği bir gelenek haline geldi. altını tekrar çiziyor ve hatırlatıyorum ki, bunlar benim o yıl içinde kendi keyfim için okuduğum (ki ben profesyonel bir okurum, mesleğim gereği, o yüzden mesela iş gereği okuduğum ya da epeyce göz attığım kitaplara "okudum" diyemiyorum) ya da izlediğim kitaplardan ve filmlerden oluşan bir liste. 10. yıl kutlamalarını geride bırakıp gelelim kazananlara (bkz. önceki yılların kazananları listesi)... 

"2025'te okuduğum en iyi kitap" adayları şunlar oldu: 

*Gramsci'nin İki Hapishanesi: Faşist Hapishane ve Komünist Labirent-Franco Lo Piparo

*Yalnız Adam – Bernardo Atxaga

*Bir Bulut Kaynıyor (Bu Diyar Baştanbaşa, #4) – Yaşar Kemal

Gramsci'nin İki Hapishanesi'ni daha önce yarım yamalak okumuştum, bu sene Hapishane Mektupları için bir önsöz yazarken dönüp satır satır okudum. çok kabaca, bir yanıyla Gramsci'nin aslında bir sürü insanla anlaşamadığı için partiyi bıraktığını, bir yanıyla da yoldaşlarının onu aslında gözden çıkardıklarını anlatıyor. bu, sadece Gramscicilere hitap eden bir kitap, Lo Piparo'nun bazı iddiaları da spekülatif ve fakat ben adamın duygusunu, peşine düştüğü şeyin arkasından titizlikle koşturmasını beğendim. Yalnız Adam'la bir geçmişimiz var: kitabı 2008'de almışım! başladığımı ama sonra bir kenarda kaldığını hatırlıyorum. iyi bir kitap olduğunu zaten hissediyordum ama tam 17 yıl sonra tam olarak okuyunca çok beğendiğim bir kitap oldu. eski bir ETA militanının hayatı, kendini, geçmişini sorguladığı bir hikaye. aslında Yalnız Adam 17 yıl beklemenin şerefine de yılın kitabı ödülünü alabilirdi ama öyle bir rakip var ki karşısında: Bir Bulut Kaynıyor. romancılığını bir yana bırakarak çok net söylüyorum, Yaşar Kemal bu ülkenin gelmiş geçmiş en büyük "röportaj" yazarıdır! adlı adınca röportajdan, bir yazın türü olarak röportajdan söz ediyorum. saçma sapan sorulara verilen saçma sapan yanıtları içeren değil, mevzu neyse oraya gidip, insanlarla konuşup, bilgi alıp sonra bunlardan da yararlanarak kendi görüşünü de anlattığın yazın türünden. Bir Bulut Kaynıyor'da Yaşar bey bunu öyle bir yapıyor ki (ki bu aslında röportaj derlemelerinin dördüncüsü) insan bir şeyler okumaktan zevk nasıl alınır tekrar hatırlıyor. dolayısıyla da "2025'te okuduğum en iyi kitap ödülü" ayakta alkışlarla Bir Bulut Kaynıyor'a gidiyor.   

her seyrettiğim filme imdb'den not veririm: 10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film. her ay seyrettiklerimi "seyir defteri" başlığıyla bloga da aktarıyorum. 2025 aday listesi şöyle (tüm aylarda en yüksek puanı almış filmler bunlar. ama mesela 2-3 tane 8 varsa 7'ler aday listesine giremiyor tabii): 

*Mississippi Burning (1988): 8/10

*The Father (2020): 9/10

*Kramer vs. Kramer (1979): 8/10

Mississippi Burning ve Kramer vs. Kramer çok iyi filmler. birindeki ırkçılıkla hesaplaşma, diğerindeki oyunculuk şov (Hoffman-Streep) çok başarılı. ve fakat onların da talihsizliği kitapta Yalnız Adam'ın başına geldiği gibi  bir "baba"yla karşılaşmaları: The Father, seyretmeyi bitirdiğim an bu sene geçilemeyeceğini anladığım filmlerden oldu. "benim aslım bir tiyatro oyunu" diye bağıran The Father demans üzerine ilk film falan değil tabii ama çok iyi oyunculuklarla öyle bir anlatımı var ki, demansı muazzam resmediyor. neticede bu insana tokat atan film "2025'te seyrettiğim en film" ödülünü bileğinin hakkıyla alıyor. aferin sana Florian Zeller! 

belgesel dalında ödülü iki 8'lik iş, "Düet" (2022) ve "Yollara Düştük" (2014) paylaştı. dizideyse  M: Il figlio del secolo (2024) "sanattan yarılan, seyredilemez bir MUBI dizisidir" düşüncemi bana yedirdi ama This Is Us (2016–2022) sahiden başka bir şey; çok iyi anlatım, çok iyi karakter kurulumu. dolayısıyla dizi ödülü ona gidiyor. yarı belgesel-yarı dizi Clarkson's Farm (2021) ise anılmadan geçilmeyecek iş; eğlence ve gerçeklik anca bu kadar harmanlanabilirdi herhalde. 

01 Ocak 2025

2024'ün kitabı-filmi

bir yıl boyunca beklenen, "acaba bu sene kimler ortalığı kasıp kavuracak" denilen "yılın kitabı-filmi"ni açıklama vakti (bkz. önceki yılların kazananları listesi). "2024'te okuduğum en iyi kitap", "2024'te seyrettiğim en iyi film" ödüllerine her yıl olduğu gibi kitaplarla başlıyoruz.

2024 iş yüzünden mecburen okuduğum bir sürü kitabın dışında tamamen kendi keyfim, zevkim için okuduğum kitaplar açısından epey verimsiz geçmiş. işin aslı, kendim için az kitap okumuşum ama yine de eski zamanlarda epey adayım olurken bu sene (biraz da zorlayarak) sadece iki-üç kitap arasında kalmış olmam verimsizliğin göstergesi belki de. "2024'te okuduğum en iyi kitap" ödülü için adaylar şunlar oldu:

* Devlet ve Hukuk - Karl Marx/Friedrich Engels
* Yaban - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Böyle Küçük Şeyler - Claire Keegan


Yaban
, ta ortaokul zamanında okuduğum bir kitap aslında ama dönüp tekrar bakmaya karar verdim, pişman da olmadım. tabii ki "hamaset" kısımlarını görmezden gelmek biraz zor ama Yakup beyin bir derdi var, bunu anlatmak istediğini hemen her satırda görüyorsun. ötesinde anlattığı, hatta belki biraz karikatürize ettiği köylü kafasının bugün artık memleketin büyük kısmına yayılmış durumda olduğunu görmek çok çarpıcı geliyor insana (bir tür "pembe götlülük"le, "halka tepeden bakma pozu"yla söylemiyorum bunu tabii ama durum açıkça bu. kaldı ki, Yakup beyin "aydın" dediği kesim için yaptığı tespitler de birçok bakımdan hâlâ geçerli). işin doğrusu Böyle Küçük Şeyler bu senenin kuraklığından yararlanarak adaylar içinde (uzun listede o da olmasaydı tatar çölü gibi olacaktı iyice); en kısa tarifle "hoş" bir kitap ama bir iz, bir şey bıraktı mı bende, doğrusu hayır. Devlet ve Hukuk, muhteşem ikili Marx-Engels'in bir kitabı ama aslında değil; zira bu bir derleme, dolayısıyla aslında böyle bir kitapları yok. Rona Serozan hem derlemiş, hem çevirmiş. iyi de yapmış; Marx ve Engels'in muhtelif konularda (bilhassa devlet ve hukuk ekseninde tabii) yazdıkları, daha önce bir sürü defa okumuş da olsan, o kadar kafa açıyor ki, "size helal olsun be" diye bağırıyorsun bile arada. hal böyleyken de "2024'te okuduğum en iyi kitap ödülü" Devlet ve Hukuk'a gidiyor. ustalara saygı, hürmet...  


her seyrettiğim filme imdb'den not veririm 10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film (her ay seyrettiklerimi "seyir defteri" başlığıyla bloga aktarıyorum). bu yılın adayları şunlar oldu:

The Barefoot Contessa (1954): 8/10
Ajami (2009): 8/10
Jean de Florette (1986): 9/10
To Be or Not to Be (1942): 8/10
Una giornata particolare (1977): 8/10
Belle de jour (1967): 8/10

8'lik epey film varken, 9'a ulaşıp şampiyon olmak başarı gibi başarı değildir de nedir? Jean de Florette ödülü sonuna kadar hak ediyor ama. taşra nedir, taşra filmi nasıl işlenmeli, nasıl çekilmeli Claude Berri resmen dersini veriyor bu filmde. Montand, Depardieu, Auteuil üçlüsü de performans yapınca sade ama nefis bir film olmuş işte. bizim güya her şeyi anlatan ama hiçbirini de doğru dürüst anlatamayan taşra sevdalısı filmcilerin en az beş defa izlemesi lazım, net. ayakta alkışlayarak "2024'te izlediğim en film ödülü"nü takdim ediyoruz kendisine.

bu yıl "belgesel" dalında ödülü Kimsesizler Oteli (Rıdvan Karaman), dizideyse Baby Reindeer kazandılar. onları da kutluyoruz tabii.

01 Ocak 2024

2023'ün kitabı-filmi

"yılın kitabı-filmi" listesi artık bir gelenek (bkz. önceki yılların kazananları listesi). lafı dolandırmadan törene geçelim.

"2023'te okuduğum en iyi kitap" ödülü için adaylar şunlar oldu:

* Dalkey Arşivi-Flann O'Brien
* Kvaidan: Tuhaf Şeylere Dair Öyküler ve İncelemeler-Lafcadio Hearn
* Buz Sarayı-Tarjei Vesaas
* Sessizliğin Yanıtı-Max Frisch
* Yolcu ve Ayışığı-Antal Szerb

2015'te "Üçüncü Polis"iyle yine aday listesine girmiş Flann O'Brien büyük bir yazar. belki herkese hitap etmez ama Dalkey Arşivi'nde de ustalığını gösteriyor; din, bilim, edebiyat, felsefe, aşk, arkadaşlık, Joyce, İrlanda derken her şeyi öyle iyi iç içe sokmuş ki. Uzakdoğu mitlerinden, efsanelerinden, korku öykülerinden oluşan Kvaidan'da garip bir çekicilik var; "büyülü gerçekçilik mi arıyorsunuz, e buyrun" diye bağırıyor. Buz Sarayı, kaybolan bir kız çocuğunun üzerinden bir arkadaşlık ilişkisi anlatıyor gibi duruyor ama çok daha derin ve yoğun bir kitap (kitapta bir kapana kısılma bölümü var ki, şahane bir anlatım). Max Frisch, Sessizliğin Yanıtı'nda sıkı bir varoluş krizi anlatıyor. Yolcu ve Ayışığı da bir varoluş krizi romanı ama çok katmanlı ve müthiş bir küçük burjuvazi yaşamı eleştirisi. Antal Szerb, sıradan bir adamın çocukluğundan itibaren hayatını şekillendirişini, nostaljinin esiri olmasını, kimliğine başkaldırma mücadelesini nefis anlatıyor. hal böyleyken "2023'te okuduğum en iyi kitap ödülü", Yolcu ve Ayışığı'na...     

her seyrettiğim filme imdb'den not veririm: 10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film. aslında seyrettiğim filmleri her ay ayrı ayrı koyardım ama bu sene öyle bir takatim olmadı, hepsini topluca koydum. beni şaşırtan ve bir yandan da üzen şeyse bu sene 8 verdiğim tek bir film bile seyretmemiş olmam (çok garip olmuş gerçekten). belgesel, animasyon, dizi bakımından var 8'ler ama filmlerde en yüksek notum 7 olmuş. bir sürü 7'nin arasından seçim yapmak gerekti yani. buraya da o 7'ler arasından daha çok beğendiğim 4-5 tanesini aday olarak alıyorum:

* Killers of the Flower Moon (2023): 7/10
* The Man Without a Past (2002): 7/10
* Beautiful (1951): 7/10
* The Banshees of Inisherin (2022): 7/10
* One Week (1920): 7/10

tekrar gözümün önüne getirince bu filmlerin hepsinin birbirlerinden üstün ve zayıf oldukları yerler, bana verdikleri farklı lezzetler var. birbirlerinden çok az farkla ayırabilirim. fakat biraz da torpil geçerek -"o devirde" yapıldığını da düşünerek- Buster Keaton'ın sessiz filmi "One Week"i "2023'te seyrettiğim en film" seçiyorum. zaten Keaton filmleri sinemaseveri neredeyse hiç yarı yolda bırakmayacak filmler.


bu yıl filmde bulamadığımı belgeselde, dizide bulmuşum. bir sürü 8'lik iş seyretmişim. ama benim için en güzel belgesel 
Black, Not Gray: Ankara Rocks! (2016) (Gri Değil, Siyah: Ankara Rocks!) oldu. hey gidi Angara... dizide de Succession açık ara öne çıktı. 

31 Aralık 2022

2022'nin kitabı-filmi

Pıt 19 Eylül'de gittiğinden beri hayattan aldığım zevk epey düştü. ben ki giydiğim kazağa, hırkaya, cekete bağlanan insanım, Pıt'ın yasını uzun tutmakta hiçbir beis görmüyorum. onu çok özlüyorum, arıyorum. ama beri yandan Pıt gibi yatağa çıkarken, koltuğa otururken, su içerken, mama yerken sürekli aynı ritüelleri tekrarlayan bir kedinin yıllardır gelenekselleşmiş "yılın kitabı-filmi" hikayesinden vazgeçmemi istemeyeceğini düşünüyorum (bkz. önceki yılların kazananları listesi).

her durumda bu sene kazananlardan, adaylardan uzun uzun bahsetmek istemiyorum hiç. o yüzden hızlıca geçeceğim.

"2022'de okuduğum en iyi kitap" ödülü için adaylar şunlar oldu:

- Eğer Ben Kabil İsem-Emre Taş
- Tevfik Fikret- (der.) Turgut Çeviker
- Bir Solgun Adam-Selçuk Baran
- Bir İhtilal Daha Var 1908-1980 - Örsan Öymen
- Radetzky Marşı-Joseph Roth


bunların içinden seçim yapmak epey zor oldu doğrusu. Eğer Ben Kabil İsem, her bakımdan müthiş bir ilk roman; Taş'ın adını daha çok duyacağız, tarihi roman alanında kendi okurunu yaratacak. Tevfik Fikret derlemesi, çok iyi bir derleme. Bir Solgun Adam, insana "bir solgun adam olmasam" diye düşündürtüyor. Bir İhtilal Daha Var, muazzam bir tarih öyküleştirmesi, uzun zamandır okuduğum en iyi kurgu dışı (ama bir yandan da kurgu içi) kitap. yine de her durumda sanırım daha çok aklımda kalan Joseph Roth'un Radetzky Marşı oldu bu kitapların içinde; çok iyi bir aile hikayesi, bana "edebiyat budur" duygusunu geçiren bir anlatım, kurgu.

''2022'de seyrettiğim en iyi film'' (her ay seyrettiklerimi "seyir defteri" başlığıyla bloga aktarıyorum) adayları şunlar: (bu arada "2022'de seyrettiğim en iyi belgeselWho Killed Malcolm X?'ti. onu da söyleyeyim)

The Tragedy of Macbeth (2021): 8/10
A Hero (2021): 8/10
Systemsprenger (2019): 8/10
All Quiet on the Western Front (2022): 8/10

bu filmlerin hepsi gayet güzeldi; hem sinematografi hem içerik hem oyunculuk bakımından. fakat en beğendiğim A Hero oldu; Asghar Farhadi bir adamın (ve aslında onun üstünden tüm bir sosyal hayatın) dramını, talihsizliğini, şerefsizliğini, şeref mücadelesini, yalanları, ikiyüzlülükleri mükemmelen anlatıyor. 










30 Aralık 2021

2021'in kitabı-filmi

ödüllerin manası biraz da gelenekselleşmeleriyle alakalı değil mi? ikincisi hiçbir zaman verilmediği için "1. geleneksel yayla şenlikleri ödülü" de anlamından epey şey kaybediyor bence. oysa biz ta 2015'ten beri "yılın ödülleri" törenini aksatmadan gerçekleştirdiğimize göre, bu yıl kazananlar da ödüllerini rahat rahat evlerinin baş köşelerine koyabilirler. o halde "2021'de okuduğum en iyi kitap", "2021'de seyrettiğim en iyi film" ödüllerine kitaplarla başlayalım. (ayrıca bkz. önceki yılların kazananları listesi

2021 başından itibaren okuduğum kitapların listesini çıkarmıştım [iş icabı okuduklarım dahil değil, bu listede tamamen kendi zevkim için okuduklarım var. atladıklarım da mutlaka ve mutlaka oluyor ama 15 senedir (vay be!) mümkün olduğunca düzenli şekilde tuttuğum bir liste bu: eskiden beri "kitabi" başlığının altında sağ kenarda dururdu ama bu seneden sonra blogspot'un dizaynına getirdiği hıyarlığın sonucu artık sağ kenarda değil, bir yazıymış gibi blog içinde güncelleyeceğim]. "2021'de okuduğum en iyi kitap" ödülü için adaylar şunlardı:

* A’dan Z’ye Abidin Dino - Zeynep Avcı

* Medea - Euripides  

* Pera - İlhan Berk

* Galata - İlhan Berk

A’dan Z’ye Abidin Dino, tabii ki herkese hitap edecek bir kitap değil. ben resimlerini zaten severdim, hayatına dair az çok bir şeyler bilirdim ama Abidin Dino'nun hayatını, yaşadıklarını, yapıp ettiklerini basit bir ansiklopedi tarzıyla anlatan bu kitabı okuduktan sonra kendisine verdiğim kıymet kat kat arttı. iddiayla söyleyebilirim ki, bence bu memleket topraklarında yetişmiş en kıymetli sanatçıdır.

oyun okumak da yine herkese göre değil. çünkü okurun epeyce çabalamasını gerektiren, tüm olayların bir sahnede geçtiğini akıldan hiç çıkarmadan yapılması gereken bir eylem. fakat bir kez alışınca, tadını alınca nefis bir deneyim aslında. bu sene çok oyun okudum, bilhassa Yunan klasiklerini ama bizzat karakterin kendisiyle içlerinden Medea'nın yeri bambaşka oldu. 

İlhan Berk'in Galata ve Pera'sını aslında tek bir kitap olarak düşünmek de mümkün. Berk'in, Galata için söylediği “Galata bir gün yıkılırsa bu kitapla yeniden kurulabilecektir” lafının altının ne kadar dolu olduğu net biçimde ortada: Beyoğlu'nu, Galata'yı neredeyse sokak sokak, ev ev, karakterleriyle birlikte öyle anlatıyor ki, kitaplardan zevk almak için buraları bilmek bile gerekmiyor sanki. muhitin insanı olmam, Berk'in anlattığı sokaklardan, yollardan geçip duruyor olmam kararımı ayrıca etkilemiş olabilir ama madem bu ikiliyi tek bir kitap gibi düşündüm, o halde "2021'de okuduğum en iyi kitap" ödülünü Galata ve Pera'nın birlikte kazandığını (içinde Abidin Dino çizimleri de olan Galata'yı biraz daha fazla sevdiğimi de belirterek) açıklamaktan zevk duyuyorum. İlhan beyi yürekten alkışlıyoruz...  

sıra ''2021'de seyrettiğim en iyi film'' ödülünde... her seyrettiğim filme imdb'den not veririm: 10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film. her ay seyrettiklerimi "seyir defteri" başlığıyla bloga da aktarıyorum. 2021 aday listesi şöyle (söz konusu ayda en yüksek puanı almış filmler bunlar. misal iki tane 8'lik film varsa, bloga afişini koyduğum film kazanıyor):

Ocak: The Shop Around the Corner (1940): 8/10   
Şubat: İşe Yarar Bir Şey (2017): 6/10
Mart-Nisan: Il Posto (1961): 8/10  
Mayıs: Küçük Şeyler (2019): 7/10  
Haziran-Temmuz: Romanzo di una strage (2012): 8/10
Ağustos: The Friends of Eddie Coyle (1973): 6/10 
Eylül-Kasım: My Life as a Dog (1985): 8/10 
Aralık: Don't Look Up (2021): 7/10

BelgeselInto the Inferno (2016): 8/10
                İyi ki Yapmışım (2020): 8/10 

önce belgesel dalı... adını koyalım, "Werner Herzog belgeselciliği" diye bir şey var: bir konuyu merkeze alıp doğa, tarih ve insanlık üzerine uzun uzun, tatlı tatlı düşündürecek malzemeyi sun. Into the Inferno'da bu sefer yanardağlarla haşır neşir olan Werner abi yine yapacağını yapıyor yani. "belgesel dalı"nda ödül sonuna kadar hakkıdır. ustaya saygılarımızı sunuyoruz. ("İyi ki Yapmışım" da net mansiyonu alır ama, memleketimizde hakkıyla yapılmış bu tip işlerin azlığı düşünülünce)     

bu yıl hiç 9'luk film seyretmemişim, o yüzden değerlendirme 8'likler arasında olacak. keşke Big Fish, Awakenings, Conspiracy gibi aslında 8'lik ama mart-nisan'da karşılarında rakip olarak Il Posto'yu bulan filmleri şubat'ta, ağustos'ta seyretmiş olsaydım da en azından aday statüsü alabilselerdi (eylül-kasım'daki A Heart in Winter'ı da atlamayalım tabii). yine de buradan kendilerini anmış olduk... 

adaylara gelince: The Shop Around the Corner, "romantik komedi"nin atalarından sayılabilir herhalde. çok iyi oyunculuklar ve tabii çok iyi yönetmen Lubitsch. Romanzo di una strage, İtalyan derin devletinin filmi ama Türkiye’den epey şey bulmak da mümkün (Dario Fo’nun “bir anarşistin kaza sonucu ölümü” oyunundaki anarşist de bu filmdeki anarşist işte). My Life as a Dog, mücevher filmlerden: basit ama etkili bir İsveç işi. bir çocuğun hayatını şekillendirecek kırılma noktaları neler olabilir, hiç de ajitasyona kaçmadan anlatıveriyor. 

Ermanno Olmi'nin Il Posto'su için hemen şunu söyleyebilirim: Kafka bir film yazsa-yönetse ancak bu kadar yazıp-yönetirdi herhalde. gençlik, gelecek kaygıları, bürokrasi, aşk, yabancılaşma, hayaller, umutlar, boş vermişlikler ve başka bir sürü başka şey Kafkaesk karakterlerle, sahnelerle birlikte... Olmi, yaşayan bir film yapmaya başararak filmin çekiminden 60 yıl sonra "2021'de seyrettiğim en iyi film" ödülünü aldı, ki sonuna kadar hakkıdır. kendisini ayakta alkışlıyoruz...      

31 Aralık 2020

2020'nin kitabı-filmi

bu sene sosyal medyada paylaşılan "bu yıl okuduğum kitaplar", "2020'nin en iyi kitapları", "yılın filmleri", şu, bu listelerinde büyük bir artış oldu. güzel bir şey, halk kendi beğenisini ortaya koyuyor. işte biz de tam bunu yapacağız. ancak moda olduğu için değil tabii ki, "2020'de okuduğum en iyi kitap-2020'de seyrettiğim en iyi film" ödülleri artık bu blogun önemli bir geleneği olduğu için. (bkz. önceki yılların kazananları listesi

2020 başından itibaren okuduğum kitapların listesini çıkarmıştım (iş icabı okuduklarım dahil değil, bu listede tamamen kendi zevkim için okuduklarım var. atladıklarım da kesin oluyor ama mümkün olduğunca düzenli şekilde tuttuğum bir liste bu). öne çıkanlar, "2020'de okuduğum en iyi kitap" ödülü için adaylar şunlardı:

* Yazmak Eylemi - Ferit Edgü
* Büyük Umutlar - Charles Dickens
* Kabul Görmüş Kanaatler Sözlüğü - Gustave Flaubert

Büyük Umutlar'ın bir "tefrika roman" olduğu her halinden belli, Dickens bey mümkün olduğu kadar uzatmış da uzatmış mevzuyu. nitekim Aralık 1860'tan Ağustos 1861'e kadar kendi çıkardığı dergide yayımlanmış. ve fakat hacmine rağmen akıp giden, hızlıca okunan bir kitap. heyhat, sonu fazla "sabunlama"; "ya yeter artık" denmiş de, aceleyle bitirmiş gibi.   

bir kitaptan ne arıyoruz? bize yeni bir ufuk kazandırmasını? eğlendirmesini? bilgilendirmesini? edebiyat yapmasını? kalıpları yıkmasını? Kabul Görmüş Kanaatler Sözlüğü benim için bunların neredeyse hepsini karşılayan bir kitap oldu. Flaubert başkan çok iyi iş çıkarmış. bu yıl okuduğum en iyi kitap olmayı gerçekten kıl payı kaçırdı. 

Ferit Edgü'nün tutkunları olduğunu biliyorum. ben onlardan değilim. fakat Yazmak Eylemi'nin önünde gerçekten selam duruyorum! tam olarak aynı olayı 101 farklı biçimde, 101 farklı bakış açısıyla anlatmak, anlatmanın yolunu bulmak, çok büyük iş... tamam metinlerin bazıları aksıyor, hepsinden aynı lezzet alınmıyor ama kitabın bütünü yazmak-okumak üstüne düşünenler için büyük bir olanak sunuyor. Edgü'yü tebrik ediyor (alkışlar, alkışlar...), "2020'de okuduğum en iyi kitap ödülü"nü Yazmak Eylemi'nin kazandığını zevkle açıklıyorum. (daha da coşkulu alkışlar)  



gelelim film ödülüne... her seyrettiğim filme imdb'den not veririm: 10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film. her ay seyrettiklerimi "seyir defteri" başlığıyla bloga da aktarıyorum. 2020 aday listesi şöyle (söz konusu ayda en yüksek puanı almış filmler bunlar. misal iki tane 8'lik film varsa, o ay afişini koyduğum film kazanıyor. ayrıca bu yıldan itibaren artık animasyon ve belgesel dallarında da ayrı ayrı ödül vereceğim):

Ocak: All Is True (2018): 7/10
Şubat: The Two Popes (2019): 7/10
Mart: Richard Jewell (2019): 7/10
Nisan: La Belle Époque (2019): 7/10
Mayıs:5 Fingers (1952): 8/10
Haziran: I Am a Fugitive from a Chain Gang (1932): 8/10
Temmuz: Cape Fear (1991): 8/10
Ağustos: Sorry We Missed You (2019): 8/10
Eylül: El ciudadano ilustre (2016): 8/10
Ekim: The Black Cat (1934): 7/10
Kasım: The Rules of the Game (1939): 8/10
Aralık: L'aveu (1970): 8/10

BelgeselCuba and the Cameraman (belgesel) (2017): 7/10
               Sunderland 'Til I Die (belgesel) (2018– ): 8/10
               The Last Dance (belgesel) (2020): 8/10
               Hitler's Circle of Evil (belgesel) (2018): 8/10
AnimasyonErased (animasyon) (2016): 8/10 
                   Castlevania (animasyon) (2017): 8/10
                   Death Note (animasyon) (2006–2007): 9/10
                   Fullmetal Alchemist (animasyon) (2003–2004): 8/10

"belgesel dalı"nda ödülü Sunderland 'Til I Die kazanıyor. sezon boyunca Sunderland futbol takımıyla birlikte olan kamera sadece basitçe takımın röntgenini çekmiyor, aslında bir kulüp kültürünün "ne"liğinin de altını çiziyor. "animasyon" dalındaysa ödülü Death Note namlı esere veriyorum: konu yaratıcılığı olarak da, karakter gelişimi olarak da.

bu yıl hiç 9'luk film seyretmemişim, o yüzden değerlendirme 8'likler arasında olacak, ki epeyce var. fakat bunların çoğunun epeyce eski tarihli filmler olması da dikkat çekici tabii. 5 Fingers, sahici, çok başarılı bir casusluk filmi. I Am a Fugitive from a Chain Gang 1932'de çekilmiş olduğuna inanması zor bir film; sıkı bir toplum eleştirisi. daha önce de seyredip, tekrar başına oturduğum Cape Fear (1991), orijinal versiyonu geçen bir yeniden çekim; De Niro şov. Sorry We Missed You, Ken Loach beye bir kere daha şapka çıkarttırıyor; bu kadar sistemli, bu kadar yolundan sapmadan iş yapan adam her türlü saygıyı da, övgüyü de hak ediyor. El ciudadano ilustre yazarlık-yazmak üzerine mücevher gibi bir film. The Rules of the Game, orijinal adıyla La Règle du Jeu 1940'lı yıllarda her bakımdan yavaş yavaş çökmekte olan Avrupa'ya bilhassa ahlaki ve kültürel bakımdan sert bir eleştiri. 

Costa-Gavras'ın neredeyse her filminden sonra aynı şeyi söylüyorum şahsen: bu adam iyi ki sinema yapmış, yapıyor! L'aveu, bazılarının görmezden gelmeyi tercih edeceği, kabullenmeyeceği bir film. zira çekoslovakya üzerinden bir rejim (adlı adınca: Stalin) eleştirisi. ve fakat basit, basmakalıp bir sovyetizm eleştirisi değil bu (hele Gavras'ın yaptığı işlerde durduğu yeri bilince): anlatılan hikaye, hikayenin işlenişi o kadar güçlü, sanatını öyle bir yedirmiş ki Gavras bey filme, film tek bir ülkede yaşanan bir vakayı ele almaktan çıkıyor: aslında daha genel çerçevede totalitarizmin attığı tokatları izlerken totalitarizme atılmış bir tokat haline dönüşüyor L'aveu. biz de 1970'te yapılmış bu şahane filmi -bu kadar geç izlemiş olmanın verdiği buruklukla da olsa-, "2020'de seyrettiğim en film" ilan ediyoruz (alkışlar). tebrikler Costa bey, helal olsun sana! (coşkulu alkışlar)



31 Aralık 2019

2019'un kitabı-filmi

"yılın sonu" demek, gelenekselleştirdiğimiz (2015'ten beri aksamamış) "yılın ödülleri"ni açıklamak da demek. bu listeler kişisel tarihim açısından önemli bence, o yüzden böyle sistemli biçimde tutmak heyecanlı aslında. o zaman "2019'da okuduğum en iyi kitap", "2019'da seyrettiğim en iyi film" ödüllerine kitaplarla başlayalım.

2018 Kasım-2019 Aralık tarihleri arasında, iş icabı değil tamamen kendi zevkim için okuduğum kitapların listesini çıkarmıştım. atladıklarım kesin oluyor ama yıl içinde "kitabi" başlığı altında çok düzenli şekilde tuttuğum bir liste bu (13 sene olmuş! bir sürü insana da ilham kaynağı olduğunu duyuyorum, hayatta övünebileceğimiz şeylerdendir!). öne çıkanlar, "2019'da okuduğum en iyi kitap" ödülü için adaylar şunlardı:

* Denemeler - Montaigne
* Mephisto - Klaus Mann
* Kesik Kafa Inocencio Onesto - Juan Octavio Prenz
* Lenin - Lars T. Lih

"ne boş laflar", "neden bu kadar geç okudum", "tam zamanında okudum"... Denemeler, insanda bu duyguların hepsini birden uyandırabilen ender kitaplardan sanırım. bazı kısımları çağdışı tabii ama genel olarak bir adamın oturup hayatla sohbet etmesini, hayatla net biçimde yüzleşmesini sevdim ben.

Kesik Kafa Inocencio Onesto, "çok iyi" değil belki ama ama "iyi" kitap. aday listesine girmesinin sebebi de bu aslında: Juan Octavio Prenz'in kurduğu "büyülü gerçekçi" dünya, zihnin bir köşesinde çıkmayan bir yer ediyor. daha ne olsun.

Lenin çok hacimli olmamasına rağmen siyasi biyografinin iyi örneklerinden. kendisini zaten beğendiğimiz Lenin beyi beğenmek için yeni sebepler de bulabiliyor insan.

Mephisto, aslında daha okurken "yılın kitabı olur" dediğim bir kitap oldu. sahiden de yıl sonuna kadar onu geçen başka kitap olmadı kafamda. nasıl olsun? Klaus Mann, çok iyi bir oyuncunun ruhunu, sanatını, hayatını nazilere usul usul satışını o kadar şahane anlatıyor ki. üstelik aslında bir ruh halini, bir zihinsel durumu gösterdiği için mevzu sınırları aşıyor, evrensel bir hal kazanıyor; kitaba koyduğu notta "bu kitaptaki bütün kişiler, insan tiplerini temsil eder, portrelerini değil" derken demek istediği şey mesela türkiye'ye bakınca çok daha iyi anlaşılıyor. beri yandan kitap bir gerçeğe de dayanıyormuş: kitabın kahramanı bir dönem Mann’ın kız kardeşiyle de evli kalmış oyuncu Gustaf Gründgens. hatta kitap çıkınca, nazilerle işbirliği yapıp almanya’nın en büyük oyuncuları arasına giren Gründgens’in kişilik haklarının ihlali gerekçesiyle dava açılmış, kitap toplatılmış, çok uzun süre yasaklı kalmış. neticede Mephisto "2019'da okuduğum en iyi kitap" ödülünü net biçimde kazandı (alkışlar, alkışlar...). Klaus Mann beyi yürekten kutluyoruz.



gelelim film ödülüne... her seyrettiğim filme imdb'den not veririm: 10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film. her ay seyrettiklerimi "seyir defteri" başlığıyla bloga da aktarıyorum. 2019 aday listesi şöyle (söz konusu ayda en yüksek puanı almış filmler bunlar. misal iki tane 8'lik film varsa, o ay afişini koyduğum film kazanıyor):

Ocak: A Twelve-Year Night (2018): 7/10
Şubat: Bohemian Rhapsody (2018): 6/10
Mart: O.J.: Made in America (belgesel) (2016): 8/10,
          Queen: Rock the World (belgesel) (2017): 8/10
Nisan: Schindler's List (1993): 7/10
Mayıs-Haziran: The Dresser (1983): 7/10
Temmuz-Ağustos: What Happened, Miss Simone? (belgesel) (2015): 8/10
Eylül-Ekim: Parasite (2019): 9/10
Kasım: Dunkirk (2017): 7/10
Aralık: Who Killed Little Gregory? (belgesel) (2019): 8/10,
            The Last Hangover (2018): 8/10


filmden önce belgesel dalı... bu sene belgesel dalında özel ödülü Who Killed Little Gregory? kazandı. 1984'te, 4 yaşındayken öldürülen küçük Gregory'nin katilinin peşinde geçen yıllar çok tuhaf, epeyce rahatsız edici bir hikaye ortaya çıkarıyor. iyi kurgulanmış belgeselde suç, adalet, aşk, nefret, aile, yalan, gizem, kötü hukukçuluk, medyanın gücü, medyanın çirkinliği ne ararsan var... 

bu sene 9'luk tek film olduğu için "2019'da seyrettiğim en iyi film" ödülü için tarihin en rahat seçimlerinden biri söz konusu aslında. Parasite uzun zamandır seyrettiğim en iyi film. üzerine o kadar çok şey yazıldı ki, uzun uzun tekrara gerek yok ama ben sınıf meselesini, hayatın tam içindeki sınıfsal mücadeleyi bu kadar iyi anlatmasını çok beğendim. şahane metaforlarıyla, şahane gözlemleriyle ufuk açıcı bir film Parasite. Bong Joon Ho'yu tebrik ediyor, "bozma bu çizgiyi" diyoruz. (yönetmenin teşekkür konuşmasını dinleriz, salon alkışlarla inler...)



31 Aralık 2018

2018'in kitabı-filmi

bir yılı daha geride bıraktığımıza göre artık gelenekselleşen yıl sonu kitap-film ödüllerini açıklayabiliriz. "2018'de okuduğum en iyi kitap", "2018'de seyrettiğim en iyi film" ödüllerine her yıl olduğu gibi önce kitaplarla başlıyoruz.

2017 Kasım-2018 Kasım arasında, iş icabı değil tamamen kendi zevkim için okuduğum kitapların listesini çıkarmıştım. öne çıkanlar şunlardı:

* Sokaktaki Adam - Philip Roth
* Doppler - Erlend Loe
* Bir Alman'ın Hikâyesi - Sebastian Haffner
* Şibumi - Trevanian
* Pedro Paramo - Juan Rulfo
* Zorba - Nikos Kazancakis

Philip Roth geç tanıdığım bir yazar, tipik bir Amerikan edebiyatçısı aslında. incecik romanı Sokaktaki Adam'da bir adamın gençliğinden ölümüne kadar maneviyatını, insanlarla -bilhassa kadınlarla- ilişkilerini, pişmanlıklarını o kadar berrak anlatıyor ki. 

Erlend Loe, memleketimizde aslında yıllar önce yayımlanmış ancak o zamanlar hiç dikkat çekmemiş bir yazar. o ilk kitabı Naif. Süper. severek hatırladığım bir kitaptı, "birisi tekrar bassa" deyip dururdum. nitekim Loe tekrar keşfedildi. Doppler hayatın içine sıkışmış kalmış bir adamın herkesten kaçıp gitme denemesinin, kendiyle ve dünyayla hesaplaşmasının kitabı. iyi bir içe dönme öyküsü.

Şibumi benim geç okuduğum kült kitaplardan. bunca zamandır nasıl olup da filme çekilmediğini anlamadım doğrusu; müthiş bir sinematografisi var kitabın aslında.

Juan Rulfo'nun İspanyolca edebiyatın, esas olarak Latin Amerikalıların buluşu olan "büyülü gerçekçilik"in temel taşlarından olduğu söyleniyor. kesinlikle doğru yargı. nefis Pedro Paramo'yu okuduktan sonra misal Marquez'in beslendiği damar daha net anlaşılıyor. 

Zorba okurken insana çok güneşli gelen, lezzetli bir kitap. yaşama sevinciyle dolu bir insanı böyle net çizen Kazancakis beyi takdir etmemek elde değil.

Bir Alman'ın Hikâyesi çok, çok iyi bir kitap. bir anı kitabı aslında ama roman gibi akıp gidiyor.  "sıradan", politikayla pek içli dışlı olmayan bir Alman olarak Sebastian Haffner'in anlatımı o kadar kuvvetli ki, “nasıl oldu da Nazizm bütün Almanları kapsadı, nasıl oldu da bütün Almanya Hitler'in bataklığına kendini sürükledi” hikayesi insanın gözünün önünde sahneleniyor adeta... dolayısıyla "2018'de okuduğum en iyi kitap ödülü"nü "Bir Alman'ın Hikâyesi" net biçimde kazandı. ayrıca dikkat: bir anı kitabının, düz edebiyat olmayan bir kitabın bu ödülü alması iki kere bravoyu hak etmektedir... (''bravo'' sesleri)



sıra ''2018'de seyrettiğim en iyi film'' ödülünde...

her seyrettiğim filme imdb'den not veririm: 10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film. her ay seyrettiklerimi "seyir defteri" başlığıyla bloga da aktarıyorum. 2018 aday listesi şöyle (söz konusu ayda en yüksek puanı almış filmler bunlar. misal iki tane 8'lik film varsa, bloga afişini koyduğum film kazanıyor):

Ocak: Veronica (2017): 6/10
Şubat: The Square (2017): 7/10
Mart-Nisan: Last Shift (2014): 7/10
Mayıs: The Killing of a Sacred Deer (2017): 8/10
Haziran-Temmuz: Wild Wild Country (2018): 8/10
Ağustos: Deathtrap (1982): 7/10
Eylül: The Pawnbroker (1964): 8/10
Ekim-Kasım: Zimna wojna (2018): 8/10, Jonestown: The Life and Death of Peoples                      Temple (2006): 8/10
Aralık: The Guilty (2018): 8/10

öncelikle iki belgesel var: aslında Wild Wild Country ve Jonestown: The Life and Death of Peoples Temple birbirlerini çok iyi tamamlayan iki belgesel. iki farklı tarzda adamın oluşturduğu, iki farklı tarikat, iki farklı yol. ama neticede ikisi de içlerinde onlarca trajedi barındıran birer bataklık. yine de Jonestown epey bütçeyle çekilen WWC'ye göre kurgusu ve anlatımıyla daha iyi, daha bütünlüklü bir iş bence. dolayısıyla kendisini belgesel dalında özel ödüle layık görüyoruz.

The Killing of a Sacred Deer rahatsız ediciliğiyle, içteki-dıştaki kötülüğün boyutlarında gezinmesiyle çok beğendiğim bir film oldu. Sidney Lumet reklam çekse izlerim; The Pawnbroker da yine konuşturuyor kendisini, ''geçmişle ruhsal hesaplaşmanın filmi böyle çekilir'' diyor. The Guilty, orijinal adıyla Den skyldige, Gustav Möller'in ilk filmiymiş. neredeyse tek mekanda çektiği filmde, gerilimi o kadar iyi ayarlıyor ki Möller, büyük iş; kesinlikle umut vaat ediyor.  

Zimna wojna namı diğer Cold War, Cannes'da yönetmeni Pawel Pawlikowski'ye en iyi yönetmen ödülünü kazandırmıştı. nasıl kazandırmayacakmış ki zaten? şahane bir görsellik, iyi oyunculuklar, enfes müzikler (hele bir ''oy, oy, oyyyy'' var ki insanın içini oyuyor, üstelik oymakla bırakmıyor, içine işliyor) (parçanın orijinali daha fena). bir türlü kavuşamayan aşıklar klişesi, aralarındaki gelgitler herhalde ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. dolayısıyla ''2018'de seyrettiğim en iyi film'' ödülünü, ''aferin Pawel, bu şekil devam'' diyerek  Zimna wojna'ya veriyorum. (kimine göre 15, kimine göre 45 dakika ayakta alkış!) 


31 Aralık 2017

2017'nin kitabı-filmi

yılın sonu geldiğine göre "2017'de okuduğum en iyi kitap", "2017'de seyrettiğim en iyi film" ödüllerini açıklama vakti de geldi.

önce kitap ödülü...

11 yıldır, sağ sütundaki "kitabi" başlığı altında o yıl içinde iş dışında kendi zevkim için okuduğum kitapların listesini tutuyorum. arada atladıklarım oluyor mutlaka ama genel olarak sistemli bir şekilde tuttuğum bir liste bu: ilk defa blogu açtığım tarihin yıldönümünde yaptığımdan Kasım'dan Kasım'a uzanıyor, Aralık ayı dışarıda kalıyor (belki bunu değiştirmek gerek artık). yine de neticede bir yıllıktır. 2017'de okuduğum kitapların listesini çıkarmıştım. öne çıkanlar şunlardı:

* Yokuş Yukarı - Rıfat Ilgaz
* Zadig - Voltaire
* LTI-Nasyonel Sosyalizmin Dili - Victor Klemperer
* Ordular - Evelio Rosero
* Kaplan! Kaplan! - Alfred Bester

Yokuş Yukarı, Rıfat Ilgaz'ın Babıali anıları. Ilgaz’a, çevresine ve aslında bir döneme göz atmak için nefis kitap. 40’lar, 50’ler gazete, dergi, edebiyat dünyası içinden şahane anıları var Ilgaz’ın: Orhan Veli'den Sait Faik'e, Orhan Kemal'den Leyla Erbil'e tatlı tatlı bir sürü hikaye anlatıyor. 

Voltaire, Zadig'i 1747'de yazmış. Zadig namlı genç dostumuzun başından geçen hikayeler ama çoğu masallardan, kutsal kitaplardan alınmış. doğrusu çevirisi pek parlak değil ama kitabın kendi içinde eğlencesi epey yüksek, her bir ''mesel'' de başlı başına kitap olabilecek kadar zengin aslında. 

ben bilimkurgu seven bir insan değilim fakat Kaplan! Kaplan!'ı çok sevdim. bilimkurgu Monte Kristo'su bir nevi. heyecanlı bir hikaye, iyi kurgu, akıcı bir anlatım (çevirisi de iyi). sadece sonunu beğenmedim doğrusu.     

LTI-Nasyonel Sosyalizmin Dili, tek kelimeyle muazzam bir kitap. Klemperer, toplama kampına gitmese de iliklerine kadar yaşadığı ve sağ çıktığı Nazi rejimini yarattıkları dil üzerinden öyle bir anlatıyor ki: kavramları nasıl eğip büktüklerini, kelimelere nasıl başka anlam verdiklerini, neredeyse tarihi tekrar yazdıklarını... altını çize çize okunacak, görmesini bilen gözlere derslerle dolu bir kitap. ''yılın kitabı'' olmaması sadece o hacimde bir kitapta gayet normal sayılacak biçimde zaman zaman biraz sıkıcı olması yüzünden.  

Ordular, Kolombiyalı Evelio Rosero'dan. Rosero’nun üslubunu, anlatım biçimini pek beğendim ben, ''ne yazsa okurum'' dediğim yazarlardan oldu. bir savaşın ortasında dağılıp giden, herkesin kaçtığı bir köyde yavaş yavaş eriyen bir ihtiyarın hikayesini anlatıyor kitap. en çarpıcı yanıysa şu: Kolombiya’da geçiyor ama insan okurken bizim buraları, mesela Cizre’de, Sur’da yaşananları da ister istemez gözünün önüne getiriyor. çünkü kahramanları çok sahici. iyi de bir çeviriyle çok iyi bir kitap Ordular. dolayısıyla, "2017'de okuduğum en iyi kitap ödülü"nü bileğinin hakkıyla "Ordular'' kazandı (alkışlar). Rosero'yu kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz...


geldik ''2017'de seyrettiğim en iyi film'' ödülüne...

her seyrettiğim filme imdb'den not veririm: 10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film. her ay seyrettiklerimi "seyir defteri" başlığıyla bloga da aktarıyorum. 2017 aday listesi şöyle (söz konusu ayda en yüksek puanı almış filmler):

Ocak: Les diaboliques (1955): 8/10  
Şubat: Toni Erdmann (2016): 7/10  
Mart: I, Daniel Blake (2016):  8/10  
Nisan: Silence (2016): 7/10  
Mayıs: Perfect Strangers (2016): 8/10  
Haziran: Dangal (2016): 7/10
Temmuz-Kasım:  Jim & Andy: The Great Beyond (2017): 9/10, Sherlock Jr. (1924): 8/10, Harold and Maude (1971): 8/10    
Aralık: Better Watch Out (2016): 7/10  

9 var: Jim & Andy: The Great Beyond. Jim Carrey beyin Andy Kaufman'ı oynadığı pek güzel film Aydaki Adam'ın belgeseli aslında. Carrey'in adeta kişilik bölünmesine uğrayıp role nasıl girdiği ve filmin çekimleri boyunca nasıl çıkmadığı, bildiğin Kaufman olduğu, filmin yönetmeni koskoca Milos Forman'ın Carrey'in tavrına ağzına açıp bir şey diyememesi sahiden çok acayip. ''büyük oyuncu'' diyorsun.

beri taraftan bu bir belgesel olduğu için bir de film seçmek gerek. epey 8'lik film var: Les diaboliques gibi gerilim filmi şimdilerde bile zor çekiliyor.  I, Daniel Blake Ken Loach beyin sadece iyi sinemacı değil iyi bir anlatıcı olduğunu da açıkça gösteriyor; devletle-bürokrasiyle mücadeleye girişen adamın hikayesi ancak bu kadar incelikli anlatılabilirdi sanırım. 'bilhassa 'solcu'' film yapma iddiasındakiler oturup tekrar tekrar seyretmeli. Sherlock Jr. bir sessiz film klasiği.  konusundan, akışından ziyade 1924'te çekilmiş filmdeki buluşlar şahane. Buster Keaton büyük adammış, tekrar anlıyor insan. Harold and Maude sevgi dolu bir film; hayattan bezmiş bir gençle, hayatı vazgeçmeden emmeye çalışan bir ihtiyarın dostluğu.  

Perfect Strangers ya da orijinal adıyla Perfetti Sconosciuti bir tek mekan filmi. öyle olunca da esas olarak bir diyalog filmi. yerinde ters köşelerle ''trajikomik nedir''in nefis bir örneği film, küçük burjuva hayatların açmazlarını, yalanlarını usul usul anlatıyor. oyuncular da gayet iyi. yönetmen Paolo Genovese beyi kutlayarak, ''2017'de seyrettiğim en iyi film'' ödülünü diğer 8'likleri kıl payıyla geçen Perfetti Sconosciuti'ye veriyorum. (coşkulu alkışlar)




31 Aralık 2016

2016'nın kitabı-filmi

yılın en heyecanlı zamanı: "2016'da okuduğum en iyi kitap", "2016'da seyrettiğim en iyi film" ödüllerini açıklama vakti...

2016'da okuduğum kitapların listesini çıkarmıştım (bu sene 10. gurur yılı. bu bloga 10 senedir yazdığıma, bu listeleri 10 senedir tuttuğuma şu an ben bile inanamadım: "Kitabi" kısmına, okuduğum kitapları not alayım, döner tekrar bakarım diye başlamıştım ama 10 sene tutarım diye düşünmemiştim hiç. ne acayip, neyse). 2016'da (benim 1 yıllık listem Kasım'dan Kasım'a uzanıyor) okuduğum bütün kitapların içinde (ki burada iş icabı okuduğum kitaplar yer almıyor tabii ki, bunlar tamamen kendi zevkim için okuduğum kitaplar. arada illa ki 2-3 tane unuttuğum da oluyor) öne çıkanlar şunlardı:

* İyi İnsan Bulmak Zor - Flannery O'Connor
* Cüce ile Bebek - Heinrich Böll
* Güneşteki Adamlar - Gassan Kanafani
* Köpek Kalbi - Mihail Bulgakov

"İyi İnsan Bulmak Zor"da, O'Connor'ın on öyküsü var. O'Connor hepsinden önce kendi tarzını, dilini, ritmini bulmuş bir yazar; iyi insan bulmak zor evet, ama böyle yazar bulmak da kolay değil! insanı çarpma kapasitesi epey yüksek öyküler kitaptakiler. çok, çok sevdim ben.

"Güneşteki Adamlar" da bir öykü kitabı aslında ama kitaba ismini veren bir novella sayılır. Kanafani, bir Filistinli, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi mensubu, arabasına konan bombayla öldürülmüş. haliyle yazdıklarındaki politik damar hissediliyor. fakat o kadar iyi anlatıyor ki, "oralara" gitmiş, olan biteni bir kenardan seyrediyormuşsunuz gibi oluyor.

Bulgakov'u nispeten geç keşfettim ben ("Üstat ile Margarita" tüm zamanlarda okuduğum en iyi kitaplar listesinde kesin yer bulur kendine) ama keşfettikten sonra kopamadım. "Köpek Kalbi" de iyi Bulgakov kitaplarından. aslında bilindik bir konu (insan bedenine giren köpek) ama ironisi çok yüksek. eğlenceli de üstelik. daha ne olsun.

"Cüce ile Bebek" yine bir öykü kitabı (bu sene öykü senesi olmuş demek ki biraz da), Heinrich Böll'ün öykülerinden bir derleme. Böll, iyi yazar. üstelik insani duruşuyla da büyük yazar. "Almanya'nın Orhan Kemal'i" demek geliyor içimden: "küçük insanları", görünmez, sıradan insanları anlatıyor. o sıradan hayatların acayipliklerini, değişivermelerini ya da tekdüzeliklerini, parlaklıklarını, sönüklüklerini müthiş çiziyor: yüzünün ifadesi yüzünden hapse atılan adam; bir köprüden gelip geçeni sayan memur; kendi açlıklarını unutup eve zor durumdaki aslandı, fildi dolduran çift; karısıyla kendi kraliyetinden kaçan bir kral; herkesten borç para alıp duran bir adam... uzun lafın kısası, "2016'da okuduğum en iyi kitap ödülü"nü "Cüce ile Bebek" eseriyle Heinrich Böll bey kazandı. bravo. hayırlı, uğurlu olsun... 

(kitabın peşine düşecek olanlara not: baskısı yok, anca sahaflardan ya da internet üzerinden bulunuyor.
ama çok fazla aramadan, nispeten kolay çıkıyor insanın karşısına)


geçelim film ödülüne: geçen yıldan beri, imdb'de zaten her filme verdiğim notları ay ay, seyir defteri başlığıyla bloga da aktarıyorum (10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film). 2016 aday listesi şöyle (söz konusu ayda en yüksek puanı almış filmler):


Ocak-Şubat: Trumbo (2015): 8/10
Mart: Spotlight (2015): 7/10
Nisan: Beasts of No Nation (2015): 7/10
Mayıs: Sarmaşık (2015): 7/10
Haziran: Zootopia (2016): 7/10
Temmuz-Kasım:  Brief Encounter (1945): 8/10  
Aralık: Anthropoid (2016): 7/10

geçen senelere göre daha az film seyretmişim. üstelik çoğu da anca "seyredilir" filmlermiş. zira ödül için kapışacak sadece iki film var. bu azlıkta ödülü ikisine de verebiliriz aslında ama orta yolculuğa gerek yok.

Brief Encounter epey eski bir film. klasik bir yasak aşk hikayesi. fakat -aslında bir tiyatro oyunundan uyarlama olduğu için belki de- gayet sade, lafı pek dolandırmadan, usul usul akıp gidiyor. beri yandan oyundan uyarlanmış olması yüzünden karakterleri yeterince derin işleyemiyor sanki, alttan alta bir ahlakçılık da var. oyunculuklarsa çok iyi.

Trumbo tam da şimdilerde memlekette içinden geçtiğimiz zamanlarla paralel bir film. Amerika'nın, daha doğrusu Hollywood'un o zamanlarını, "cadı avı"nı anlatıyor. olan bitenin gerçek olduğunu bilerek, "bunlar sahiden yaşanmış" diyerek seyretmek daha da etkileyici kılıyor filmi (Dalton Trumbo'nun yasaklı olduğu için takma isimle yazdığı iki filmle iki Oscar kazanıp, ikisinde de adının geçmemesi mesela; köpek gibi çalışma hali mesela). Bryan Cranston da iyi oynuyor doğrusu; adamın haleti ruhiyesini iyi veriyor. o halde "aferin" diyor, "2016'da seyrettiğim en iyi film" ödülünü Trumbo'ya veriyorum.




31 Aralık 2015

2015'in kitabı-filmi

"2015'te okuduğum en iyi kitap", "2015'te seyrettiğim en iyi film" ödüllerini açıklama vakti geldi.

daha önce 2015'te okuduğum kitapların listesini çıkarmıştım (zorunlu açıklama: bu, büyük sebatla sürdürdüğüm, yapmaktan çok da mutlu olduğum 9 yıllık bir gelenek benim için. fakat ilk defa blogu açtığım tarihin yıldönümünde yaptığımdan Kasım'dan Kasım'a uzanıyor liste; bir yıl ama aslında Aralık ayı dışarıda kalıyor, olsun). bütün kitapların içinde:

* Üçüncü Polis - Flann O'Brien
* Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor/Alain Bosquet ile Görüşmeler - Yaşar Kemal
* Nergis - Turgut Ulucan
* Kaderci Jacques ve Efendisi - Denis Diderot

öne çıkmıştı.

"Üçüncü Polis", Lost namlı efsane diziye de esin kaynağı olmuş. O'Brien sahiden müthiş bir dünya kurmuş. işin doğrusu herkese hitap edecek bir kitap değil ama içine girmeyi başarınca alınan lezzetin büyüklüğü şaşkınlık uyandırıcı. O'Brien başganla geç de olsa tanışmış olmaktan mesudum. (çeviri de gayet başarılı)

"Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor", adı üstünde aslında, bir söyleşi kitabı. Yaşar Kemal'in ölümünün hemen ardından okudum bu kitabı. ilk yayın tarihi 1992, dolayısıyla aslında "eski" sayılabilir. fakat Yaşar Kemal'in hem hayatına hem edebiyatına dair çok şey öğrenilebilen bir kitap.

Nergis'i neden sevdim? dili çok sade, kurgusu başarılı, konusu basit ondan sanırım. Ulucan'da şahsen abartıldığını düşündüğüm yazarları rahat rahat geçen bir yalınlık var. bu ilk kitabı, sonraki kitaplardan daha da umutluyum.

Kaderci Jacques ve Efendisi, içlerinde en yaşlı olanı: 1770'lerde yazmış Diderot başgan. fakat çok uzun zamandır okurken heyecanlandığım ender kitaplardan biri oldu. kitapta aslında konu diye bir şey pek yok; Jacques'la efendisinin birbirlerine anlattıkları (çoklukla Jacques'ın) yer yer saçma, yer yer tuhaf, yer yer manasız, komik hikayeler... hikayelerin arasına Diderot'nun girip okurla konuşması... kimin yazar, kimin anlatıcı olduğunun karışması... yine herkese hitap edecek bir kitap değil (çevirisi başarılı) ama bence kat'i surette bir başyapıt. dolayısıyla "2015'te okuduğum en iyi kitap ödülü"nü kendisine verdim. hayırlı, uğurlu olsun...


     
gelelim filmlere... yıllardır (baktım 8 yıl olmuş) her seyrettiğim filme imdb'den not veririm. 2015'te, blog adına bir yenilikle her ay "seyir defteri" başlığıyla bloga da aktarmaya başladım. yanlış saymadıysam bu yıl animasyon, uzun metraj belgesel her şey dahil 143 film seyretmişim. hepsine 10 üzerinden not veriyorum (4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok iyi film). söz konusu ayda misal iki tane 8'lik film varsa, bloga afişini koyduğum film kazanıyor. Ocak'tan itibaren her ayın öne çıkan filmleri şunlar:

Ocak: Birdman (2014): 8/10 
Şubat: Pride (2014):  8/10 (burada Equilibrium ve The Act of Killing de var. ama bu üçünden Pride'ı seçmişim)
Mart: Penguins of Madagascar (2014): 7/10
Nisan: Paddington (2014): 7/10
Mayıs: The Bélier Family (2014): 7/10
Haziran: Who Am I (2014):  8/10 (The Sixth Sense'ı geçmiş)
Temmuz-Ağustos-Eylül:  Inside Out (2015): 8/10 (Boyhood'u geçmiş)
Ekim-Kasım: Listen to Me Marlon (2015): 8/10 (Me and Earl and the Dying Girl'ü geçmiş)
Aralık: Angst (1983): 8/10

9 olmadığına göre tabii ki 8'likler içinden bir değerlendirme yapmak gerekiyor. 

Birdman aslında tavır olarak Üçüncü Polis'le Kaderci Jacques'ı da biraz andırıyor. Kahraman-kahramanın alter egosuna karşı. Pride, İngiltere'deki eşcinsel hakları mücadelesinin iyi anlatımı, hikayenin gerçek olması daha da güçlendiriyor filmi. Who Am I, Alman filmi; bir hacker'ın enteresan hikayesi. Inside Out çok eğlenceli animasyon, beynin içini tariflemeleri falan gayet güzel. Listen to Me Marlon'daki malzemeyi bilhassa bütün oyuncuların, oyuncu adaylarının, sinemayla uğraşanların, sinemaseverlerin görmesi gerek. Brando'nun ne kadar kendine özgü bir adam olduğu ortaya çıkıyor, yine de daha iyi işlense kesinlikle efsane olacakken olamamış bir belgesel-film. 

1983'te çekilmiş Angst, Almanca "korku" demek. psikolojik gerilim. ama sahiden psikolojik sahiden gerilim. yine gerçek bir olaydan esinlenilmiş. Erwin Leder öyle bir performans yapmış ki hayran olmamak elde değil, kesinlikle üst düzey oyunculuk. daha acayibi ama yönetmen Gerald Kargl'ın tek filmi olması. 30 yaşında böyle bir film çeken, kamerayı türlü biçimlerde şahane kullanan biri neden başka film çekmez ki? bunu da o düşünsün tabii ben değil ama neticede "2015'te seyrettiğim en iyi film" ödülünü Angst'a verdiğimi bilsin. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...