06 Şubat 2012

“SPORUN BALZAC’I”NI ANMAK…


“SPORUN BALZAC’I”NI ANMAK…

Çok net, çok açık: Onun gibi yazan yoktu, yok, büyük ihtimalle olmayacak da. Sayısız taklidi var; kendi kuşağından, biraz mürekkep yalamış yeni nesilden ama onun üslubunun kıyısına yanaşan ya hemen sonraki yazısında yine denizin ortasına dönmüş oluyor ya da o elbise üzerine zaten bol geldiğinden çırpınıp duruyor. Çünkü onun koca koca harflerle doldurduğu sayfalara eliyle yazdığı yazıların arkasında (“İmzalı yazılarımın teki bile daktiloyla yazılmış değildir. Elle yazarım. Çünkü elle yazıldığında üçüncü, dördüncü kelimeden sonra, buraya hangi kelimeyi koyarım diye, bana bir düşünme payı kalır. Bu, makineyle olmuyor…”), sadece bir kalem erbaplığı değil tam bir “çelebilik”, kültürel donanımı tam bir beyin vardı. Arnavutluk aristokrasinden bir aileye mensup olmanın getirisidir bu belki bir yanıyla ama işte tam da o aristokratlığını halk adamlığıyla yoğurmuş olmasıdır onun kafasını farklı yapan.

1932’de Tiran’da doğdu. İkinci Dünya Savaşı’nda işgal güçlerine karşı savaşan komünistlerin lideri Enver Hoca’nın ülkenin de lideri olup Arnavutluk Halk Cumhuriyeti’ni kurmasından sonra kraliyet mensuplarının yaşadığı korkuya kapılan ailesiyle birlikte İstanbul’a göçtüler. Bir süre Galatasaray Lisesi’nde okudu, daha sonra Vefa Lisesi’ne geçti. Bir yandan da amatör olarak futbol oynuyordu. 1950’li yılların ilk yarısında İstanbul’un ünlü amatör takımlarından Çapa’da sürekli forma giymeye başlamıştı. Sol ayaklıydı! Hatta bir “efsaneye” göre Tercüman gibi bir gazetede çalışırken bile, Mao öldüğünde tek başına saygı duruşunda bulunacak kadar solcuydu!

1957’de Günlük Spor gazetesinde başladığı yazarlık kariyerini, Son Havadis, Türkiye Spor, Yeni İstanbul, Akşam, Tercüman ve Milliyet gazetelerinde sürdürdü. 44 yıllık gazetecilik yaşamında, birçok kurumdan 26 ödül aldı. Yazarken mümkün olduğunca saha içine hapsolmamaya gayret etti. Üstelik bunu, öyle böyle değil, “şahane” başardı. Atilla Gökçe’nin “Futbolun Ölümü”nün önsözünde dediği gibi, “Spor alanından yola çıkarak yedi iklimin bin bahçesinden çiçekler derleyip son noktada elinize tutuşturuyordu… Sözcükler, belki hiçbir sözlükte bulunmayan ama mutlaka okuyucusunu bulan yepyeni anlamlarla kodlanarak ulaşıyordu size…” Baba Hakkı’nın (Hakkı Yeten) onun için “Sporun Balzac’ı” demesi, Süleyman Seba’nın “Arnavut Prensi” yakıştırması hiç de boşa değildi yani.

Boşa değildi zira, yaptığı işe duyduğu saygıyı kültürel birikimiyle harmanlayan, edebiyat denizinde kulaç atmayı seven, eşsiz benzetmeleriyle insanın damağında bir spor/futbol yazısı değil harika bir romandan bir pasaj okuyormuş hissi uyandıran bir stili vardı. Tanıl Bora-Ümit Kıvanç ikilisinin yine “Futbolun Ölümü”ndeki yazısından alalım: “… spor yazarlığının hikâye anlatmakla nasıl iç içe geçebileceğini sezmiş, hızla gözünün önünden geçen bir sporcunun bacaklarındaki ritmin, bir futbol takımının topluca nefes alıp verişinin, topun ayrı ayrı insanlarla kurduğu ilişkilerin varlığının farkına varmış, bunları anlatmaya çalışan bir insandı. Futbolcunun, takımın, maçın, hatta bir enstantanenin ‘ruhunun’ peşindeydi… her zaman sporun içindeki insanı arıyordu.” Kimseye öykündüğü için değil, öyle olduğu için başkaydı İslam Çupi…

06 Şubat 2001’de İstanbul’da hayatını kaybettiğinde memleket spor yazarlığında bir perde kapandı. Hoş, belki de tek oyuncusunun zaten yine kendisi olduğu bir senaryoydu İslam Çupi’ninki ama her durumda futboldaki saçma sapanlıkların, onların gazetelere yansımasının ötesini görmek isteyenler için izlenebilecek en nefis oyundu.

İşte bu yüzden herkesin adını bildiği ama yazılarını neredeyse hiç bilmediği bir yazardır İslam Çupi. Çünkü onun yazılarındaki nefaset, her satırından damlayan birikim, sakınmasız bir Fenerbahçeli olmasına rağmen sahanın tamamına bakabilme becerisi bugünün haldır huldur, sadece sonuca, başarıya odaklı futbolunda bir şey ifade etmiyor.

Çok net, çok açık: Barış Karacasu’yla birlikte yazılarından derlediğimiz “Futbolun Ölümü”nün de, “Olaylar Sağ Bekin Lahana Dolmasını Yemesiyle Başladı”nın da aradan geçen bunca zamana rağmen neredeyse 1000 tane satmamış olması İslam Çupi’nin değil, memleketin ayıbıdır. İslam Çupi’nin olsa olsa onuru olur…
----------------
hayatta "ne iyi oldu da yaptım" dediğim işlerden birisidir İslam Çupi'nin yazılarını derlemek (üçüncü ciltte Barış koşmaya devam etti, ben bayrağı Yavuz'a devrettim). Barış'la birlikte Milliyet'in Ankara bürosunun bodrumundaki eski gazeteleri karıştırırken, Meclis Kütüphanesi'ndeki görevlilerle epey içli dışlı olurken, Milli Kütüphane'nin kaç yıldır girilmemiş gibi gözüken dehlizlerinde dolanırken "nereden bulaştık bu işe" düşüncesi, en azından benim kafamdan hiç geçmedi. çünkü iyi bir şey yapmanın ötesinde, aslında kendimiz için bir şey yaptığımızı düşünüyordum: hem kalem erbaplığı konusunda, hem futbolu sevme biçimi konusunda, hem de her şeyin ve hiçbir şeyin futbolla alakası konusunda. yüz yazısından en az 80'i edebiyat içeren Çupi, Fenerli olduğunu hiç saklamaz, zaman zaman Fener-mania'ya yenik düşer ama onun kaleminde her türlü rengin ötesinde futbolu sahiden seven bir adamı görürsün; üstelik lahana dolmasından abajura her şeyi futbola getirip bağlayabilir...

bu yazıyı vaktiyle ntvspor'a yazmışım. demişim ya işte, herkesin adını bildiği ama yazılarını neredeyse hiç bilmediği bir yazar olsa da "Arnavut prensi" kimseye öykündüğü için değil, öyle olduğu için başkadır...

kitapları

20 Ocak 2012

futbolcunun kaderi yoldur


geçenlerde Keşanspor'un yaptığı kazadan sonra aklıma geldi 2005'te Birgün'e yazdığım bu yazı. aradım taradım, buldum. Samsunspor'un 20 Ocak 1989'da geçirdiği kazayı düşünerek yazmışım esasen ama neticede futbolcular yollarda olmaya devam ettikleri sürece güncelliği vardır...

------------------------------
FUTBOLCUNUN KADERİ YOLDUR

Üzerinde neredeyse hiç durulmamış bir konu değil mi; futbolcu-yol ilişkisi, futbolcunun yolla ilişkisi! Oysa futbolcu çoğu zaman gidendir. Duran değildir. Kalan değildir. Kalan olduğu zaman “bayrak” olur; “bayrak futbolcu” olur. Lâkin, bayrak futbolcu dahi günün birinde takımı bırakıp gitmek zorunda kalır. Hatırlayan ya olur, ya olmaz…

Futbolcunun kaderi yoldur. Her futbolcu kalmak ister ama öyle ya da böyle o yola çıkılacak, o başka yerlere gidilecektir. Kaçarı yoktur ki: Bir takım, bütün maçlarını kendi evinde oynayamaz! Üstelik yol, deplasman kavramı ortaya çıkmadan önce de vardır, sonra da olacaktır.

Ulaşım araçları futbolcunun ikinci evi falan değildir. Ulaşım araçları, futbolcunun azabıdır. Uçak hızlısıdır, konforlusudur. En cafcaflısı, belki en afilisidir. En rahatıdır. Ama uçağın bile o kadar da kısaltamayacağı yollar çıkabilir futbolcunun karşısına. Gemi, bir zamanların Dünya Kupalarına katılma aracıdır; güvertelerinde antrenmanların yapıldığı. Ama sadece bir zamanlar… Deplasmana gitmek için gemi kullanan takım var mı artık? Sicilya’nın burnundaki pembe-siyah Palermo’ya nasıl gider mesela İtalyan takımları? Gemi öyledir de peki tren? Deplasmana trenle gitse bir takım, uğurlansa garlardan… Diğer yandan bir şehre trenle girmek, içinden tren geçen bir şehre bakmak; biraz, az da olsa, kendine de bakmaktır. Otobüs ise artık vazgeçilmezdir. Garip, çok da izah edilemez bir mesafe sokar yolla, giden arasına. Otobüs artık futbolcunun vazgeçilmezidir. Futbolcunun “ruhi yorgunluğu”dur.

Her durumda futbolcu çokluk yolla hemhal olmamıştır. Olduğu yerde uzun kalmak ister. Giderse, gidebilirse, yine yolu düşünmek istemez. Yine yola çıkmak istemez. Ama yol, çağırır. Belki de çağıran, futbolcunun futbolcu olurken yaptığı seçimdir; bizzat futbolcu olmak halidir: Bir takım, birçok maçını deplasmanda oynayacaktır!


Futbolcunun kaderi çokluk yoldadır. Futbolcu yol üzerine düşünür mü, bilinmez. “Yol üzerine düşünmek gerekli midir?”, bu da sorulabilir. Yola çıkan yolu mu düşünmeli, varacağı yeri mi, hiçbirini mi?...
***
“Samsunspor tarihinde acı dolu anılar da bulunmaktadır. 1989 yılında yaşanan bir trafik kazası bunun en büyük örneğidir. Samsunspor kafilesi 20 Ocak 1989 tarihinde Malatyaspor-Samsunspor 1.Lig maçına giderken Havza ilçesinde kafileyi taşıyan kulüp otobüsü bir kamyonla çarpıştı. Kaza sonucunda teknik direktörümüz Nuri Asan ile futbolcularımız Mete Adanır, Muzaffer Badaloğlu ile Tomiç Zoran, otobüs şoförü Asım Özkan hayatını kaybetti. Bu acı kazada Yüksel Özan, Emin Kar, Erol Dinler, Şanver Öymen, Kasım Çıkla ile Yüksel Öğüten, malzemecimiz Halil Albayrak ağır şekilde yaralandı. Emin Kar, Erol Dinler ve Yüksel Öğüten futbola veda etti.

Bu trafik kazasından dolayı Samsunspor 1. Lig'de 1988-1989 futbol sezonuna devam edemedi. 1989-1990 futbol sezonunda yeniden 1. Lig'de oynamaya başlayan Samsunspor kadrosunun dağılması nedeniyle başarılı olamadı ve 2. Lig'e düştü. Bu trafik kazasından sonra Kırmızı Beyaz olan forma renklerine bir de kazanın sembolü olan Siyah renk eklenerek kulübün renkleri Kırmızı, Beyaz ve Siyah olmuştur”. (www.samsun1965.com’dan)

04 Aralık 2011

Kitabi: 06.XI.2010 - 06.XI.2011

  • Genç Bir Romancının İtirafları
  • Umberto Eco
  • Film Kulübü
  • David Gilmour
  • Kambur
  • Şule Gürbüz
  • Sinek Isırıklarının Müellifi
  • Barış Bıçakçı
  • Rıfat Bey Neden Kaşınıyor?
  • Aziz Nesin
  • 21. Yüzyılda Çin
  • Jeffrey N. Wasserstrom
  • Santrforun Rüyası
  • László Darvasi
  • Anarşiyi Komünistler Çıkarıyor
  • Başbakanlık-Beyaz Kitap
  • Gümüş Domuzların Esrarı
  • Lindsey Davis
  • Kuşatma
  • İsmail Kadare
  • Faşizmler
  • Henri Michel
  • Masumlar
  • Burhan Sönmez
  • Solaris
  • Stanislaw Lem
  • Lice’den Paris’e Anılarım
  • Tarık Ziya Ekinci
  • Türkiye İşçi Partisi Olaylar-Belgeler-Yorumlar(1961-1971)
  • Nebil Varuy
  • Umuttan Yalnızlığa Türkiye İşçi Partisi 1961-1971
  • Artun Üsal
  • Kedi Hikâyeleri
  • der. Julia Bachstein
  • Gizli Ajan
  • Joseph Conrad
  • Futbol Asla Sadece Futbol Değildir
  • Simon Kuper
  • Camus: Başkaldıran İnsan
  • Pierre-Louis Rey
  • Terörizm Efsanesi
  • Alexander George-Edward S. Herman-Gerry O'Sullivan-Noam Chomsky
  • Ajax, Barcelona, Cruyff-Dikkafalı Bir Maestronun ABC'si
  • Henk Van Dorp-Frits Barend
  • Gizli Emir
  • Melih Cevdet Anday

    --------------------
    - Ajax, Barcelona, Cruyff-Dikkafalı Bir Maestronun ABC'si
    - Futbol Asla Sadece Futbol Değildir
    - Gizli Ajans
    - Kuşatma

    21 Kasım 2011

    kitabın fuarı

    neticede TÜYAP'ın verdiği boyna asılan tanıtım kartlarından birini daha yatak odasının kapısının koluna astık; kitap fuarı bitti. kısa kısa notlar olsun:

    - uzaklık: fuarın ziyaretçilerinden tekirdağ mehmet akif ersoy ilköğretim okulu'na teşekkür etmek lazım. ve fakat elbette onlara çok daha yakın bir yerde kitap fuarı. "uzaklık", ulaşım zorluğu herkeslerin dilinde. nasıl olmasın? fuara 4 saatte gelen insanlar gördü bu gözler. her gün gitmek zorunda olmasam ben gider miydim ki fuara? ferah ferah "evet" yanıtı veremiyorum. ha ama, bu kadar çok yayınevini daha merkezi bir yerde toplayabilecek bir mekan var mı, onu da bilmiyorum doğrusu.

    - çocuklar meselesi: diyorlar ki, "30. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 20 Kasım 2011 Pazar akşamı saat 19.00'da 415 bin okurun ziyaretiyle sona erdi." muhtemelen rakam, girişteki turnikelerin dönüş sayısıyla bulunuyor. iyi de, okul gezisiyle gelip, hafta içinde fuarı istila eden çocuklar da o turnikeleri döndürüyor tabii! dolasıyla TÜYAP'ın ince bir "trick"i var burada. çocuklar elbette gelsinler, elbette gezsinler de şunu da itiraf etmek gerek, fuar katılımcılarının yarısından çoğunu belki de onlar oluşturuyor. okullar gidince, ortalığın "tatar çölü"ne dönüşmesi nedensiz değil yani.

    - organizasyon: bırak öyle levha falan koymayı, 10 gün boyunca sigara içilen alanın kapısına A4 kağıda yazılmış basit bir "çıkış yandan" yazısı asmayan TÜYAP için iyi organizasyoncu diyecek halimiz yok herhalde. 10 gün boyunca millet fuardan çıkıyorum diye sigara içilen alana dalmaktan, sigara içenler "çıkış yandan" demekten bir hal oldu. bir de tabii, sürekli "şu yayınevi nerede" diye soran vatandaşla muhatap olmak var. girişe 5 lira almayı biliyorsun, girerken vatandaşın eline bir yerleşim planı vermeyi bilmiyorsun TÜYAP.

    - "çocuklar okuyor" masalı: bu eğitim sistemiyle, bu çocuklardan, gençlerden bir şey olmayacağına artık inancım tam. birincisi, kitapla ilişki kurmayı bilmiyorlar (üç-beş istisnayı ayırıyoruz elbet). buna da bağlı olarak ikincisi, analitik zeka diye bir şey yok; bir kitap nasıl aranır, bir kitap nasıl seçilir, kendi ruhuna uygun olan kitap nasıl bulunur bunların hiçbiri de yok. ha, ilerde olur mu? umut da yok doğrusu. sevgi soysal (ki severim) alan, hasan ali toptaş'ları (ki sevmem) okuyan, kitapları sahici bir merakla karıştıran o iki liseli kıza büyük indirim yapıp, kitap hediye etmem ondan; koskoca fuarda heyecan uyandıracak başka hiçbir şey yoktu ki çocuklar/gençler bağlamında.



    - katılım: okulla gelenleri koyduk bir kenara, bu sene geçen senelere göre çok daha azdı katılım. hangi akla hizmet taksim'den servis otobüsleri kaldırıldı bilmiyorum ben şahsen. onlar olsaydı iş çok mu değişirdi, çok değişmezdi belki ama bir etkisi olurdu herhalde. şimdi kapının önüne gelecek metrobüse bel bağlamış durumdalar sanırım. çok mu değişir? belki bir etkisi olur.

    - "kamulaştırma": hırsızlık için "kitap hırsızlığı masumdur" gibi bir şey demeyeceğim ama nispeten anlayabilirim. fakat anlayamadığım, ulan yakalanmışsın, efendi gibi kitabı vereceğine tartışmaya girmen, dayılanman, artistlik yapman. gel, "şunu okumak istiyorum, param yok" de, ikna et, biz sana o kitabı verelim (nitekim verdim). ama biliyoruz, sağda solda "şuradan, şu kadar kitap çıkardım" diye artistlik yapıyorsun, o kitapları okumuyorsun kimini bir köşeye atıyorsun kimini satıyorsun kiminin korsanını yapıyorsun. yapma bunu!

    - "ben tek, siz hepiniz": bunlar her fuarda yer alan insanlar. benim ilgimi çok çekiyorlar ama basmakalıp fuar haberi yapmaktan; "uzaklık nasıl?" diye sorup "ay çok uzak" yanıtı almaktan; "katılım nasıl?" diye sorup, "ay azzz yaaa" yanıtı almaktan başka bir habercilik bilmedikleri anlaşılan gazetecilerin ilgisini nasıl oluyor da hiç çekmiyor anlamıyorum. adam, kimsenin uğramadığı standında 10 gün boyunca sabahtan akşama oturuyor, kendi imkanlarıyla bastığı kitaplarına bakıp duruyor, devasa indirimler yapıyor, bir gazeteci de gidip "hacı napan ya?" diye sormuyor. seneye de kimse sormazsa ben yapacağım bu haberi.

    - kişisel: dizlerim tutmadı, başım ağrıdı, her gün sabahın köründe kalkıp oraya gidip gecenin yarısı eve geldik falan ama severim fuarları. senin oturup yaptığın, bir cümlenin anlamını doğru vermek için uğraşıp durduğun kitapları alan insanlar kanlı canlı karşında oluyor işte. "masumiyet müzesi"ni değil "mezuniyet müzesi"ni soruyor; "yaban"ın devamını arıyor; "bu kitap yakışmamış size" diyor; "ben de yazarım, gelsem siz orada mısınız" diyor, diyor da diyor... üstelik bu sene 60 civarı kitap almışım fuardan; her birini severek, isteyrek, verdiğim paraya zerre acımayarak. kitaba verdiği paraya acıyan bizden değildir zaten...

    - reklam kabilinden "kişisel"e not: "abi neden yazmıyorsun artık pek seviyorduk" diyen de oldu, bir "büyük" yazar kitaplarını imzalarken "biz esas seninle tanışalım abi, senin kitap ne zaman çıkacak" diyen de, stantta dururken tanıyan da oldu, standları gezerken tanıyan da... "şöyleyim, böyleyim" demek için yazmıyorum bunu, yazıya bir kez daha iman ettiğimi söylemek için yazıyorum esasen... yazının beni mutlu ettiğini söylemek için...

    09 Ekim 2011

    ernestito



    Ernesto Che Guevara 9 Ekim 1967 günü öldürüldü. 39 yaşındaydı...

    23 Eylül 2011

    DEPRESYON YEŞİL SAHAYA İNERSE…

    10 Ağustos 2003… 2003-04 sezonu açılış maçı… Şükrü Saracoğlu Stadı’nda şampiyonluk adayı Fenerbahçe’nin rakibi “zayıf” İstanbulspor. Yaptığı transferlerle takımı iyice güçlendiren Fenerbahçe’nin kalesinde büyük umutlarla Türkiye’ye getirilen bir Alman var: Barcelona’dan kiralanan Robert Enke. Ancak evdeki hesap çarşıya uymuyor; Fenerbahçe için coşkuyla başlayan maç hüzünle sona eriyor, şans verilmeyen İstanbulspor rakibini 3-0 yenmeyi başarıyor. Günah keçisi belli: Hatalı goller yiyen Enke. Üç gün sonra sözleşmesi feshedilen Alman futbolcu böylece “ligde en az oynayan yabancı oyuncu” olarak tarihe geçip ülkesine dönüyor. Yaşadığı bu büyük başarısızlık, onca zamanın birikimini de açığa çıkarınca 1977 doğumlu futbolcu depresyon tedavisi görmeye başlıyor. Kariyerinde belli bir düzelmeyi yakalamışken 2006’da 2 yaşındaki kızının ölümüyle sarsılan Enke bir kez daha depresif ruh haline kapılıyor. Son olarak evlatlık edindikleri kızlarının da ellerinden alınacağından korkan Alman kaleci 2009’da kendisini bir trenin altına atarak adeta bıçak sırtında devam eden hayatını noktalıyor.

    Enke örneği, günümüzün “gladyatörleri” olarak değerlendirilebilecek futbolcuların yaşadığı depresyon halinin varabileceği en tatsız noktayı gösteriyor belki de. Ne var ki, tek örnek değil: Bayern Münih’li yetenekli oyuncu Sebastian Deisler girdiği depresyondan bir türlü kurtulamaması nedeniyle futbolu bırakmak zorunda kaldığında 27 yaşındaydı, halen Bursaspor’da oynayan Ivan Ergiç de depresyon tedavisi için bir klinikte yatan oyunculardan, eşini kaybeden eski Fenerbahçeli futbolcu Deniz Barış da “o dönemde depresyona girdim” diyenlerden. Listeyi uzatmak mümkün. Yoğun maç trafiği içinde sürekli başarılı olmaya konsantre olan, buna zorlanan; taraftar, yönetim, medya baskısını sırtlanmak zorunda kalan; neredeyse özel hayatı kalmayan gencecik çocuklardan söz ediyoruz neticede. Üstelik toplumun psikiyatrik sorunlara nasıl yaklaştığını az çok bilmiyor muyuz?

    Kendisiyle yapılan bir röportajda Ergiç futbolcunun “gladyatör” yüzünü net şekilde anlatıyor: “Başlangıçta, profesyonel sporcuların üzerindeki baskıdan sıyrılamıyordum. Depresyona da bu nedenle girdiğime inanıyorum. (…) Profesyonel futbol dünyasında, eşcinselliğe nasıl bakılıyorsa psikiyatrik hastalıklara da öyle bakılıyor. Bu konuya bir tabu gibi yaklaşılıyor. Bu duruma düşülmemesi gerektiği düşünülüyor. Bunun ardında da, bugün bile futbolun yapısal unsurları arasında yer alan maçoluk var. Futbol, erkeksiliğin ve maçoluğun yeniden üretildiği bir alan. Depresyona girenler, futbol dünyasının profesyonel futbolcular hakkındaki beklentilerine uymuyor; zayıf görünmemek gerekiyor.” Çünkü zayıf gözükmek demek takımdaki yerini, taraftarın gözündeki imajını kaybetmek daha da fenası bunları belki de bir daha kazanamamak demek. Bu kaygılar yüzünden dünya algısı yanında oyun algısı da bozulan futbolcu gittikçe “problem adam” haline geliyor; sadece saha dışında değil üstelik, saha içinde de gerek takım arkadaşlarına gerek rakip oyunculara tavrı ve tarzıyla. 

    Farkında olalım ya da olmayalım ama kişisel sorunlar yanı sıra teknik adamla, yönetimle, taraftarla, takım arkadaşlarıyla yaşanan sorunlar, geçmek bilmeyen sakatlıklar, başarısız sonuçlar, formsuzluk, adaptasyon sorunları, tribün baskısı, uzun kamp dönemleri… bunların hepsi ve daha fazlası futbolcuları depresyona yatkın bireyler haline getiriyor. Oysa futbolcuyu bir tür makine, bir tür “savaşçı” olarak gören zihniyet onun insani özelliklerini fark etmemeye ne kadar teşne! Hal böyleyken, bu -çoğu zaman- daha ilkgençlik günlerini yaşarken evlerinden, sosyal çevrelerinden kopan adamlara her türlü gerçeklikten koparak veryansın etmek, sövmek adeta “hak” olarak görülüyor. İşin acayibi, futbolun içindeyken bunca saldırıya maruz kalan isimlerin futbolu bırakıp köşe yazarlığına, yorumculuğa başladıklarında kendilerine yapılanları başkalarına yapma düzleminden çıkamamaları herhalde.

    Sonuçta depresyon futbolcu da olsan, taraftar da olsan, yönetici de olsan futbol dünyasından çok uzak bir kavram değil. Bununla bir şekilde baş edebilenler olduğu kadar gizli saklı yaşayanlar, yaşadıklarına kendi içinde çözüm arayanlar hatta baş edemeyip futboldan kopanlar var. Her durumda meselenin gelip dayandığı yer, ceza hukukundaki o ünlü sözü deforme edelim (“Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar”), futbolun insan unsurunu kazıyınca altından insan çıkacağını unutmamakta! Bir Avrupa Kupası maçında Galatasaray taraftarlarının tribünlere astığı pankart keşke her akıllardan hiç çıkmasa: “Sen tribündeki biz, biz sahadaki sen!”… 
    Kıvanç Koçak
    (Psikeart, Ocak-Şubat 2011) 

    [Schalke teknik direktörü Ralf Rangnick psikolojik nedenlerle görevini bıraktı ya, öyleyse vakti zamanında Psikeart'a yazdığımız bu yazı da çok zamandır yazmadığım bloga geri dönüş antrenmanı gibi olsun.]

    09 Şubat 2011

    ukulele ya da almanlıkla sınav

    1997 yazı. dil kursu diye Münih'e gidilmiş; memleketten ilk defa yurtdışına çıkmanın şaşkınlığı bir yana tüm lise boyunca içli dışlı olunan Alamanları yerinde tetkike başlanmış.

    "sayılı gün çabuk geçer" derler, Münih maceramızın sonuna geldiğimiz günlerde, Frauenkirche civarında dolanırken gözüme bir müzik aletleri satan dükkan çarpıyor. vitrine yapışıyorum. kıyıda onu görüyorum; adını bildiğim, yapsını az çok tanıdığım, televizyondan gördüğüm bir müzik aleti (o zamanlar internet alemlerine girmemişim tam manasıyla. zaten hazreti google da yok ortada daha. kütüphaneye gidip bilumum ansiklopedide "ukulele" maddesini arıyorum. Hawaii dilinde "zıplayan pire" manasına geldiğini öğreniyorum, "ne la bu" deyip duruyorum).

    "bu kesin odur" hissiyatıyla içeri dalıp, "vitrindeki ukulele mi?" diyorum. yıllardır aile dükkanının kapısından dışarıya adım atmamış izlenimi veren en az 60 yaşındaki, beyaz saçlı kadın tüm Almanlığıyla evetliyor. fiyatı epey tuzlu. heyhat, nasıl güzel; köprüsünün bitim yerinde banjo misali bir deri kaplaması bile var. pazarlık yapsak? yok. ama teee Türkiye'den geliyorum, 2 gün sonra da döneceğim neredeyse hiç param kalmayacak. yok. yaa lütfen teyze yaaa. yok. kadın Alman. "boşver" diyorum kendi kendime, "kader kısmet. bu para buna verilmez. verilirse 2 gün para harcamaman lazım."

    "iyi peki madem hayırlı günnner" deyip dükkandan çıkıyorum. Almanlık karşısında yenilgiye uğramış benlik sahibi insan kendisini hem iyi hisseder hem kötü: iyi hisseder çünkü yenildiği esasen bir makinedir; kötü hisseder çünkü "insanlık diye bir şey var yaa" duygusunu üzerinden atamaz. fazla uzun sürmüyor bu karmaşa: "teyyyt" dediğimi düşünerek dalıyorum tekrar dükkana.

    "tamam, alıyorum" yaşlı kadın gülümsüyor. "çalmayı biliyor musun ki?" diyor, "yok" diyorum. nereden bileceğim yahu, "ukulele"yi onca kafama sokan şey Brian May'den başka şey değil ki: gitara öyle başladığını biliyorum, "Bring Back That Leroy Brown"la "Good Company"de duymuşum, "Too Much Love Will Kill You" da şahane bir solo atar onu görmüşüm. (3.07'den sonra) "gitar çalıyorsan öğrenirsin çabuk" diyor, "öğrenecem tabii zoruna gitmesin" diyorum, "Grammy'yi aldığım gün yapacağım konuşmada da sizden mutlaka bahsedeceğim ama böyle böyle bi kadın vardı diye" ekliyorum. hamaset! Almanlık kılıfta da indirim yapmayıp, "madem paran yok, Marienplatz'ta iki çalarsın para atarlar" diyerek yine galip geliyor...

    neticede memlekete dönüyoruz, ukulele çalmayı beceremiyoruz, günün birinde de çattt diye tellerden birini koparıyoruz. Ankara'da girmediğim dükkan kalmıyor, ukulelenin ne olduğunu sadece 1 kişi biliyor! yok da yok. fatura adresine mektup yazıyorum, böyle böyle tel koptu Türkiye'de yok diye, anında tel setini gönderiyorlar. üstelik para istiyoruz falan bir şey de yazmıyor. Almanlara galibiyet hediye edecek halimiz yok herhalde, fakir ama onurlu genç faturadaki hesap numarasına etse etse şu kadardır diye -belki fazla belki eksik artık neyse- parayı yatırıyor... Almanlık karşısında yenilmemenin tek yolu iyisiyle kötüsüyle kendi oyununu oynamaktır, bir kere daha anlıyorum...
                                                               ***

    bütün o yer değiştirmelerim sırasında ukulelem nerede, kimde kaldı, şu anda o da beni düşünüyor mudur o güzel kılıfı içinde, bilmiyorum...

    11 Ocak 2011

    bu gece, o gece veya Şekerspor sadece Şekerspordur

    Galatasaraylı arkadaşım, kardeşim, dostum,

    Sözüm sana ama sadece sana değil. Başına Galatasaray değil de Beşiktaş yaz, Fenerbahçe yaz, Trabzonspor yaz, yaz da yaz, bir şey fark etmez. Sadece bugün senin özel günün olduğu için özne sensin.

    Biz seni iyi tanıyoruz. Tanımamak mümkün mü ki? Bizi bırak, futbolla biraz ilgilenen yerlisi yabancısı herkes biliyordur. Beri yandan bizi bilmezler. Sen de bilmiyorsun güzel kardeşim. Bilinmeye değer miyiz, orasını sen kendi kafanda tartışabilirsin ama misal benim için tartışmalı hiçbir durum yok. Elbette bilinmeye değeriz, elbette en az senin kadar bir futbol takımıyız, elbette en az senin kadar taraftarız.

    Sen bugün Ali Sami Yen’de son maçına çıkacaksın. Stadın değişecek, duygulu duygulu seyredeceksin maçı. Orada bir sürü anın vardır, bir sürü galibiyetin, bir sürü beraberliğin, bir sürü öfke nöbetin. Koltukları tekmelemişsindir, kafanı ellerinin arasına almışsındır, zıp zıp zıplamışsındır. Maçın bir manası var yani sana. Peki sanıyor musun ki, bize yok o mana? Cebeci İnönü’de maça ilk kez gitmemin üzerinden 13 sene geçmiş. İşte o zamandan beri bugünü bekliyorum ben şahsen. “Kupada bir şeyler yapalım, kendimizi gösterelim.” Tam 13 senedir, güzel kardeşim, kupada bir halt edebilmişliğimiz yok. Dersen ki, “başka yerde var mı sanki?” Ona da cevabım aynı: Yok (Zaten arada neredeyse 1.5 yıl kapalı kaldı takımımız! 1.5 yıl aziz dostum, üstelik geri dönüp dönmeyeceği belirsizlik içinde).

    İşte nihayet memleketin vitrinindeyiz, hem de böyle özel bir maça denk gelerek, bir şeyler olabilir mi? Sanmam. Bizi yenersiniz. Ama doğrusu fark etmez. 13 yıl diyorum sana. Üstelik benden daha eski taraftarlar var düşün. Bize koymaz yani. Çünkü alacağımız lezzet, yenme-yenilme lezzeti değil. “Ne peki” dersen, inan olsun anlatamam sana. Anlamazsın diyeceğim, ayıp olacak. Ama misal söylesene, koskoca statta gün gelip de 5 kişiyle maç seyrettin mi sen hiç?

    Yöneticilerimiz, futbolcularımızın artistliği, çakma taraftarlık halleri benziyor olabilir o ayrı. Takımlarımızın geleneği, mazisi benzer şekillerde hallaç pamuğu gibi atılıyor da olabilir. Ama güzel kardeşim, biz ayrı dünyaların insanlarıyız: Sen bizi birazcık bil, tanı diye satır aralarına sığışmamız gerekiyorsa, sığışırız canın sağ olsun. Sen stadına veda ediyorsun diye çıkan tantananın figüranı olmak düşüyorsa bize, o kötü ötesi veda şarkını da dinleriz icabında. Ve fakat bize saygısızlık yapma dostum. Hiçbir takıma yapma, daha iyi olur. Ancak o zaman ayrı dünyalarımız biraz yanaşır birbirine belki.

    Bir de son not ekleyeyim, o takımın adının kağıt üstünde Beypazarı Şekerspor olması tıpkı Etimesgut Şekerspor olması gibi hiçbir şey ifade etmiyor bana. O takım Şekerspor, öyle de kalacak. Benimle konuşmaya başlamak için buradan başlayabilirsin. Buna hiç tenezzül etmeden konuşabildiğin, “Beypazarı ne alemde” diyebildiğin ve kendine “Şekersporluyum” diyen biri varsa, dünyalarınız birbirini tamamlıyor ama hâlâ benden ayrısınız.

    04 Ocak 2011

    Camus'nün taşı

    kendime yılbaşı hediyesi olarak aldığım kitabı bitirdiğim günün Camus'nün ölüm yıldönümü olduğunun ayırdına varmam bir işaret olarak okunmaya müsait. iki gün önce, çerçevesi kırıldığı için artık arkamda durmayan resmini tekrar çerçeveletmeye karar vermem de bu işareti kuvvetlendirebilir üstelik.

    birilerine minnet duymak, sadece lafta değil de özde öyle hissediyorsan, boş şey değildir. minnet dediğin ne sonuçta? gönül borcu. gönül borcu dediğin ne? gönlünü genişletene karşı duyduğun hissiyat. illa tanıdık olması da gerekmez hem minnet duyduğunun (tanıdık olursa ayrıca ona göre davranmak farzdır); on yıllarca önce bir satır yazmıştır, bir nota karalamıştır, bir gol atmıştır, bir laf söylemiştir...

    ben şahsen zamanında keşfedip, hayatımın içine alarak Camus'ye kendi açımdan minnet duyarım. herkes minnet duyduğunu kendi durduğu yerden tarifler biraz da. o, benim için Cezayirli kavruk çocuğun hayatla hesaplaşmasının, kendine bakarken bir yandan da dünyaya ve etrafına bakmanın sembolüdür. "saçma"nın nasıl hayata dair olduğunu bana öğreten adamdır. "Mutluluğun neye bağlı olduğunu aradığın sürece asla mutlu olamazsın. Hayatın anlamını arıyorsan asla yaşayamazsın." öyle uzun uzadıya felsefeye gerek yok; bu, bu kadar basittir işte. o taşın her seferinde aşağıya düşeceğini bile bile yukarıya çıkaracak, bundan mutlu olacaksın; bu kadar basit işte.  

    kafcamus'nün yarısı o, ona minnet borcum var. içtenlikle...    


    ps. taşlı çizim aslında çok güzel bir gif. ama bloga yükleyince hareket etmez oldu. ayrıca üstüne tıklamak gerekmekte.

    08 Aralık 2010

    düşmanını tanı-2

    ne idiğü belirsiz adamlardan değil, nereden gelip nereye gittiğini iyi biliyor: öğrencileri "patolojik vaka" olarak görürken de, "ah başkanım ahh" diye ağlayıp Muhsin Yazıcıoğlu için " Türkiye'nin açık duran temiz sayfalarından biriydi" yazarken de, Tansu Çiller'e danışmanlık yaparken de (ki "devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir" sözünün de onun icadı olduğu söyleniyor, kendisi reddediyor tabii), 7 TİP’linin öldürüldüğü Bahçelievler katliamı hükümlüsü Haluk Kırcı'yı cezaevinde ziyaret edip "paspas" olurken de (linkte sonlara doğru, "Ricacı" arabaşlığı)...


    Mümtazer Türköne gibi "mühendislik harikası" çok insan biliyoruz; "düşünen adam" pozlarıyla uzaklara dalıp giden, afili duruşlarla geçmişin bütün pisliğinden sıyrıldığını sanan, "akil adam" hallerini üzerlerine oturmayan bir ceket gibi yanlarında taşıyıp duran... oysa onları vakti zamanında ceketsiz görenler çok iyi biliyor: "Artist o artist!"


    "Sanığın ÜGD yönetim kurulu üyeliğine seçildikten sonra illegal çalışma yaparak masa teşkilatının kurulmasında etkin rol oynadığı, yönetici olarak faaliyeti sevk ve idare ettiği,  MHP Gençlik kollarında ele geçen mavi plastik harita metot defterinde, sanığın tuttuğu gece nöbetlerine ilişkin el yazısı ile notlar bulunduğu, 7.10.1977 tarihli notunda (Saat 05.00 civarında komünistlerin oturduğu bir kahve dinamitlenmiş, bizim arkadaşlardan Selim Türkmen yakalanmış, diğerleri aranıyor. Gençlik kollarına bildirildi) denilmektedir. 10.10.1977 tarihindeki nöbetindeki notunda ise kendi el yazısı ile (Keçiören’de komünist öğretmenin evi taşlandı. 4 arkadaşımız şubeye götürüldü) notu bulunmaktadır. Sanığın örgütün amacı doğrultusunda yayınlar yapan Genç Arkadaş dergisinin sorumlusu olduğu, eğitim masasında görev aldığı ve Anayasal nizamı cebren değiştirmeye teşebbüs suçuna feran iştirak ettiği anlaşılmıştır."MHP-Ülkücü Kuruluşlar davası iddianamesi ve savcının esas hakkındaki mütalaasından

    ---------
    düşmanını tanı-1

    06 Aralık 2010

    "garson aranıyor"


    garsonlar ve taksi şoförleri... bu iki meslek erbabıyla da anlaşamamam, bu iki meslek erbabından da hazzetmem.

    taksicileri sonraya bırakalım, garsonlarla anlaşamamam küçüklüğüme dayanır herhalde. yazları dedenin "Akdeniz Lokantası"nda servis de yaptım komilik de, bulaşık da yıkadım ocak da yelledim, rakı da servis ettim teybe kaset de koydum. işin özünü temelden bilirim: müşteri istemeden masaya gelecek şeyler, müşteri isteyince anında gelecek şeyler; dükkan ne kadar kalabalık olursa olsun müşterinin görüş mesafesinden kaybolmamak ama onu rahatsız da etmemek; ona kendisini dükkandaki özel adam gibi hissettirebilmek, bunu yaparken "bahşiş bekliyorum hee" duygusu vermemek; lüzumsuz gevezelik etmemek, çocuk da olsan cıvıklığa meyletmemek...

    ezeli garson beğenmeme, garsona gıcık gitme halimle yanımdakileri hep huzursuz ederim bir yere gittiğimizde. onlar bilmezler ki, huzursuzluğun kaynağı ben değilim bizzat o garsonun kendisi. onlar bilmezler ki, cıvıklığın, işini doğru yapmamanın en göze battığı iş garsonluktur. onlar bilmezler ki, çoğu garson işini ciddiye almaz.

    oysa bunların çoğunu bilen garsonlar mücadeleye neredeyse hep, yanımdakilerin bana söylediği "sen de garson beğenmiyorsun" lafıyla başlamanın üstünlüğü içindedirler. bu üstünlüğü mücadele sonuna kadar götürebilen azdır zaten. ki o azınlıktan birine denk gelince takdir etmediğimi söyleyen kendini bilmezdir.

    yalan yok, garson sevmem. ve fakat benim için huzursuzluk kaynağı olmayan; cıvık değil, neşeli bir ciddiyet gösteren; işini ciddiye alan garson benim garsonumdur. sevmenin ötesinde bağlanırım. öyle kpss'den 50 ve üstü almasına, yabancı dil bilmesine, atletik olmasına falan gerek yok...

    11 Kasım 2010

    Kitabi: 06.XI.2009 - 06.XI.2010

  • Yolculuk Günlüğü-1530

  • Benedict Curipeschitz

  • Marcus Antonius

  • Plutarkhos

  • Sosyalizm Komünizm ve İnsanlık

  • Necip Fazıl Kısakürek

  • Marksizm ve Tarih

  • Matt Perry

  • Atlantik Ötesi

  • Witold Gombrowicz

  • Satranç Ustası Don Sandalio'nun Romanı

  • Miguel de Unamuno

  • Tarih-Lenk

  • Hakan Erdem

  • Futbolun Şifreleri

  • Simon Kuper-Stefan Szymanski

  • Kan ve İnanç-PKK ve Kürt Hareketi

  • Aliza Marcus

  • Yalan Dolan Kenti

  • Dan Kavanagh

  • Bendeniz Duffy

  • Dan Kavanagh

  • Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş

  • Oğuz Tekin

  • Chopin Üzerine Notlar

  • Andre Gide

  • Ermeni Tabusu Üzerine Diyalog

  • Ahmet İnsel-Michel Marian

  • Senilitá (Yaşlılık)

  • Italo Svevo

  • Evlilik

  • Sergio Pitol

  • Cüce

  • Ahmet Hromaciç

  • Broken April

  • İsmail Kadare

  • Simon Bolivar

  • Norbert Rehrmann

  • Karl Marx

  • Yüzyılı Anlamak

  • Dan Diner

  • Kent

  • Alessandro Baricco

  • Osmanlı Arnavutluk'undan Anılar (1885-1912)

  • Avlonyalı Ekrem Bey

  • Futbolu Neden Sevmeli?/Futbolu Neden Sevmemeli?

  • Derleme

  • Karamazov Kardeşler

  • Dostoyevski

  • Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa

  • (yay. haz.) İnci Enginün-Zeynep Kerman

  • Radyo Konuşmaları-Hoş Geldin Ölüm

  • Sevgi Soysal

  • Macbeth

  • William Shakespeare

  • Abel Sanchez

  • Miguel de Unamuno

  • Dünyanın Ölçümü

  • Daniel Kehlmann
    ---------
    - Abel Sanchez
    - Karamazov Kardeşler
    - Osmanlı Arnavutluk'undan Anılar (1885-1912)
    - Broken April
    - Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş
    - Bendeniz Duffy
    - Kan ve İnanç-PKK ve Kürt Hareketi

    11 Ekim 2010

    "yürümeye övgü"

    o gün "tamam" deseydim, şimdiye 13 yıllık şoförlüğüm olacaktı. "yok" dedim, "gerek yok, metro da yapıldı zaten, okula kadar gidiyor, toplu taşıma diye de bir şey var." halbuki, hep hayalimizdeki kırmızı peugeot 106'ya atlayıvermek güzel olabilirdi (peugeot hala da en sevdiğim arabadır).

    arabanın yokluğunu arayanlardan değilim, arabadan da anlamam zaten. cüzdanda bir kimlik olmaktan öteye gitmeyen o ehliyeti aldıysam Tolga'nın "kursa gidelim, alalım şunu sonra zorlaşır bak" gazlamasına geldiğimdendir. zaten o ehliyet sınavından sonra da bir daha direksiyona oturmadım. iyi co-pilot olurum ama: İlker'in Ford'unda bir ara o kullanırken ben vites değiştirirdim, o derece. zaten küçükken de arka koltuğun tam ortasına gelip yolu seyretmeyi, göstergelere bakmayı da pek severdim.

    "ulan keşke arabam olaydı" dediğim anlarda trafikte olsam kaç kişiyle, kaç sebeple dalaşacağımı düşünüp, titreyip kendime geliyorum, "şükür" diyorum. park yeri bulmaktı, sıkışık trafikte bekleyip durmaktı, birden bozulsa, bir şey olsa yolun ortasında ne halt edeceksin, yağmurdu, kardı gibi detaylara hiç girmiyorum.

    hasılı yürümek iyidir, güzeldir, hoştur. insanın kafasını derleyip toplamasına yardım eder. ben daha bir şey demeyeyim, David Le Breton, “Yürümeye Övgü”de demiş diyeceğini zaten:

    “Yürüme soyar, çıplak hale getirir, dünyayı nesnelerin rüzgarı içinde düşünmeye davet eder ve insana mütevazi ve güzel bir yaşamı hatırlatır. Günümüzde yürüyüşçü kişisel bir tinselliğin hacısıdır, yürüken derin düşüncelere dalar, alçakgönüllü, sabırlı olmayı öğrenir, yürüme bir tür gezici ibadet biçimidir, gezilen dolaşılan yerlerde hiçbir kısıtlama söz konusu değildir yürüyüşçü için, yürüyüşçünün çevresinde muazzam bir dünya vardır.”

    14 Eylül 2010

    "türkiye'nin en büyük düdükleri"/bin o uçağa 4

    "bin o uçağa" derken şunu kast ediyordum: tiksindiğim adamların hepsi bir uçağa binsinler, o uçak da düşsün ya da kaybolsun. dün televizyonda Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, Reha Muhtar üçlüsünü izlerken hissettiğim öfke, ötesinde duyduğum utanç öyle böyle değildi; uçağı kaldırmak farz oldu.

    kelimenin düz anlamıyla üç "kafadar" sahada bıçaklanan teknik direktörü bağlamışlar canlı yayına, almışlar ablukaya. adam "ameliyattan çıktım" diyor, "yeme bizi" diyorlar; adam "uefa a lisansım var" dedikçe, televizyondan bizim duyduğumuzu duymazdan gelip "senin diploman var mı? romanya'dan çakma bir şey mi aldın?" diyorlar; güya futbol uleması hazretler iki senedir türkiye'de çalışan adamı bilmiyorlar, "araya kimi soktun da iş buldun?" diyorlar, "diplomanın şekli şemali nasıl?" diyorlar. adam haliyle sinirlenince "burada raconu biz keseriz" tadına geçiyorlar...




    peki, bıçaklanan Yüksel Yeşilova Türkiye'de gündeme ilk nasıl gelmişti hatırlayan var mı?:
    Steaua Bükreş'i çalıştırırken görevinden alınan ve Başkan Becali'nin "Teknik Direktörümüz müslüman olduğu için başarısız olduk" şeklindeki şaşkınlık yaratan ırkçı açıklamasıyla gündeme gelen Yüksel Yeşilova, Bank Asya 1. Lig takımlarından Giresunspor ile anlaştı.
    işte bu adamların o zaman bağlansalar Yeşilova'ya, Becali'ye demediklerini bırakmayacaklarını adımız gibi biliyoruz. ama şimdi kendilerine biçtikleri rol "mahallenin ahlak bekçisi abileri".


    Toroğlu, Çakar, Muhtar üçlüsü tiksinilecek adam prototipinin açık örnekleridir. içi boş bir delikanlılık ayağıyla, kerameti kendinden menkul bilgi birikimiyle "ortalamanın, sakilliğin, akıl tutulmasının esirgeyen, bağışlayan, öfkeden ağzından köpük saçan tahrip edici gücüne" yanaşan, oradan başka yerde de zaten tutmayacak, tutunamayacak adamlardır.
     


    daha da açık demekten hiç çekinmem: bu heriflerden birisi yarın ölsün en ufak üzüntü duyarsam adam değilim.


    meraklısına not: 
    vakti zamanında Toroğlu'nu da, Muhtar'ı da yazmıştım.
    Türkiye'nin en büyük düdüğü
    Artık Muhtar yok mu?

    02 Eylül 2010

    ilk gece ya da "saat 9'u 5 geçe..."

    bir Osmanlı subayı olarak içine girmişliğin vardır herhalde, hiç yoksa bayramlaşmalarda; sağına soluna bakmışındır, fanilerin adım atamayacağı bir-iki odayı görmüş olman da ihtimal dahilinde. "padişahın kızıyla bir izdivaç..." aklından geçmemiş midir?

    eğrisi doğrusu artık neyse ortamın sahiplerinin defterini dürmüşsün, bilmem kaç yıl sonra tekrar geliyorsun İstanbul'a; o vaktiyle ("muhtemelen" kaydını düşelim buraya da) kapısından subay olarak girdiğin üç katlı, 290'a yakın odalı, 50 civarı salonu olan, 60 küsur tuvaletli, 6 sultan görmüş yapıyı kendine mesken yapıyorsun... seçtiğin oda, padişahların kışlık oda olarak kullandıkları yer olsa da -"tavanı renkli kalem işi ile tezyinatlı olup ortada kristal bir plafonier yer almıştır, tavan etekleri akant yaprakları ile tezyinatlı olup duvarlar altın yaldız renkli kalem işi süslemelidir"- diğer odalara bakınca mütevazı, eyvallah...


    Dolmabahçe Sarayı'ndaki o 290 odanın hepsini açtırmışsındır, içlerine tek tek bakmışsındır bence (obsesif kompülsif bozukluk sahibi olma ihtimalin de fazla). ama sarayı gezip gördüğümden beri aynı sorunun peşindeyim: saraya ilk geldiğinde ettiğin lafı biliyoruz da ("sekiz sene evvel mustarip, ağlayan İstanbul'dan kalbim sızlayarak çıktım. teşyi edenim [uğurlayanım] yoktu."), hamaseti bırak, o koskoca beyaz tül cibinlik altındaki küçük ceviz karyolada kafanı yastığa koyduğun ilk gün aklından neler geçti?

    memleketin debelenip durduğu geriliminin yattığı yerlerden birisi işte tam da burada gibime geliyor zira...



    ps. fotoğrafı da oradan ayarlayıp koydum zaten, etraflıca bakmak isteyen şöyle buyursun.