katıldığım ilk öğrenci derneği toplantısı, saatlerce süren muhabbetler, "yaz çalışması", kitaplar, toplantılar, "koordinasyon", "dünya yerinden oynar meclisten adam çıksa", pankartlar, "hayal gücü engellenemez", fikirler, "soru işaretçiler", 6 Kasımlar, çatışmalar, "ferman devletin üniversiteler bizimdir", kavgalar, sloganlar, soğumalar, yeni gelenler, kopmalar...
o zamanlar ankara üniversitesi hukuk fakültesi'nin içindeki kantin, "küba" ve "miami" olarak ikiye ayrılmıştı. küba'da, namı diğer "iç kantin"de geçirdiğim zamana hiç yanmam. her türlü dumanaltı olmuşluğuna rağmen oradaki cevher, hayatın orada atışı çok başkaydı. iç kantin artık yok; biz okulu bitirdikten sonra önüne bir duvar örmüşler. yeni girenlerin o duvarın arkasındaki kocaman kantine dair hiçbir fikirleri de yok artık. ama sonuçta tarih denilen şey, bir delik bulup yeniden hayata sızıyor şükür.
rasim ozan kütahyalı diye bir insan var. sorsan "ne iş yapıyorsun" diye, "gazeteciyim" deme ihtimali yüksek. hani bir besim tibuk vardı, dediği bir sürü liberal şey içinde aklımda kalanı "ofsayt kalsın, kaleler büyüsün, gol olmuyor böyle, zevki çıkmıyor futbolun" diyen, onun "yunus"larındanmış vakti zamanında.
nereden çıktı, bu alemlere nasıl girdi bilmiyorum. çok da umrumda değil esasen. neticede bir el veren vardır. bizi andı herhalde, cem uzan ağzıyla diyeyim, "açın gençlerin önünü", amenna. ve fakat işte o gençler bu durumu yanlış anlarsa ne yapmalı? netekim gencimiz önünü açmış, hem de bir başka genç bünye helin avşar'a; parlak köşeci olarak fücudunun parlaklığını da göstermeye karar vermiş. (ilk gördüğümde başbakan gibi "fotoşok bu bea" dedim ama yok değilmiş, kanlı canlı rasim'le helin)
isteyen istediğine istediği yerini açsın. ama şahsen hayatta en korktuğum, tiksindiğim ikilinin bu adamın bünyesinde, derisinin altında bir yerlerde var olduğunu hissettiğimi de söylemeden geçmeyeyim: haddini bilmemek (bunun içi geniş geniş doldurulabilir), kafa karışıklığını müthiş fikri yumurtalar olarak ortaya sıçmak. "gençte acayip ışık var" diye üstüne atlayanlar ekürilerini bulmanın mutluluğu içinde gezinsinler (nitekim "reha"yı "ahmet"le barıştırmış, "ahmet"in tek dostu "nuray"mış zaten vs vs.) biz kendisinin malum uçağa binip ortadan kaybolmasını dileyelim. yanına helin avşar'ı alsın mı? alsa ne olur, almasa ne olur ki...
ps. "o yeee biz fotoğrafları çok merak ettik" diyorsanız hz. google'a "kütahyalı avşar" yazıverin bi zahmet. ya da biraz sabredin yakında bi gazete "galeriler" bölümüne alıverir.
"100 kişi olacak, 100 olay olacak o yüzdenin arkasında kaç yazıyorsa o kadarında bu olan olacak". yüzde hesabı bunun ötesinde ne ki? "topla oynama oranları yüzde 60'a 40" misal, sahaya 100 top atsan 60 tanesiyle bi takım 40'ıyla bi takım oynayacak; "ölüm oranı yüzde 46" misal, yüz kişiyi topla 46'sını öldür; "oy oranı yüzde 7.25" misal, aramızda gezen yüz kişiden 7.25'i o partiye oy vermiş...
"açın türkiye'nin önünü", Genç Parti, 2002 genel seçimlerinde yüzde 7.25 oy almış (2.284.644 kişi), 2004 yerel seçimlerinde yüzde 2.57 oy almış (818.968 kişi), 2007 genel seçimlerinde yüzde 3.03 oy almış (1.062.352 kişi).
darısı osman pamukoğlu'nun başına, öfke kontrolü için kendisine verilen kitap okuma cezası ağır gelmiş olacak ki, sosyolojik çalışmalara konu olacak kadar başarılı cem uzan'ın fransa'ya siyasi mülteci olarak yerleştiğini okuyoruz. beni bozmaz, fakat işte bu herife oy veren yüzdeler var ya, en azından okkalı bir "kolları kopsun"u sonuna kadar hakkediyorlar. beddualarım tutar, yakın zamanda yüz kişiden en az 2.57'sinin kollarını görememeye başlarsanız, korkmayın!
"Ben ekonomi tahsili gördüm. Eskiden para ve finans yönetimi diye bir şey yoktu. Muhasebe vardı. Sadece muhasebeyle bu iş yürümez. İstediğiniz kadar muhasebede başarılı olun. O kurumu başarılı kılamazsınız. Başarı, paranın ve finansın yönetiminde. Bunu ben toprağı bol olsun Üzeyir Garih’ten de dinledim. Bir gün belediye başkanıyım, ziyaretime gelmişti, ve demişti ki; ‘Çok mağdur kaldık, şöyle oldu, böyle oldu tarih boyunca. çalıştık, çalıştık iki şeye karar verdik. İki şeyi başarmamız lazım. Bir, bilgiyi iyi yöneteceğiz, iyi bilim adamları yetiştireceğiz, iki, parayı iyi yöneteceğiz.’ Hakikaten bakıyorsunuz bilgide Yahudi ve Musevilerin çok ciddi keşifleri var. Bu icatları sebebiyle oturdukları yerden para basıyorlar. Telefonun geçmişine baktığımızda orada onu görüyorsunuz. Ampulde, enerjide onu görüyorsunuz. Onlar, durdukları yerde hâlâ bunun rantını almaya devam ediyor. Aynı şekilde iletişimde bunu başarmış. Hala rantını almaya devam ediyor. Parayı da tabii iyi yönetiyor. İstanbul’daki Yahudi vatandaşları şöyle bir inceleyin. Ben belediye başkanılığım dönemimde inceledim. Çoğu mülk sahibi olmazlar. En iyi yerlerde kiracı olurlar. Niye? Mülk sahibi olduğu zaman o para kayıptır. Ama parayı çalıştırdığı zaman en güzel yeri de kiralar, orada oturur. Kirasını öder. Ama para devamlı üretmeye devam eder. Onun hesabını da gayet iyi yapar. Ama bizler de yeri bulduğumuz zaman neyimiz var neyimiz yok hemen oraya veririz. Ticari hayatının içinde de hiç yer almayız. Bunların üzerinde ciddi manada durmak, iyi değerlendirmek ve gelecek nesillere bu sinyalleri bu kılavuzluğu, rehberliği hep birlikte yapmamız lazım.”
IMF protestosu sırasında durumdan vazife çıkaran vatandaşın vatandaşı dövdüğü bir memleketin başbakanın "ulan capon yapmış", "şerefsizzler paranın ağğğmına koyuyorlar", "şöyle oturduğumuz yerden bi para kazanamadık ki" tadında açıklamalar yapması anormal değil tabii.
ps. - şurada muhteremin ticaretle ilişkisine dair birtakım şeyler görülebilir. - şuradaki "alaydaki tek kantinin subayı oldu ve yeni kantinler açtı" lafı bütün meselenin özeti olarak da görülebilir.
teki kaybolmuş çorapların nereye gittiğine dair bir fikrim yok. fakat tek çorapları atmama gibi bir huyum var. bir gün eşlerinin bir yerden çıkacağına duyduğum inançtan ziyade fazla uzaklaşmış olamayacaklarını bilmemden kaynaklı.
nitekim günlerrrr sonra, çıktıkları uzun yurtdışı seyahati tamamlayıp eve dönen ailenin haylaz çocukları misali ama çamaşırlığın en dibinden ama çekmecenin ücra köşelerinden ortaya çıkıp tekrar eşleşen çorapları giymek sadece verdiği muzafferane duyguyla değil, "yeni bir çift çorabım oldu" duygusu yarattığı için de güzel.
dünyanın aslında bizim farkında olmadığımız bir takım, tırnak içinde yazıyorum, "küçük" adamların sırtında güzelleştiğini anlamak için biraz merak gerekiyor herhalde. dün deer hunterın o sıkıcı ötesi 60 dakikasına ancak katlanıp yattığımda cazale'ye dair bildiğim sadece görüp durduğum suretiydi. oysa bugün, sadece beş film sürmüş kariyerinde oynadığı beş filmin de oscar adayı olduğunu (üçünün kazandığını); ölümünden 12 yıl sonra yayınlanan altıncısının da yine oscarlık olduğunu; meryl streep'in nişanlısı olduğunu; tam da deer hunter'ın çekimlerinden sonra kemik kanserinden öldüğünü; al pacino'nun kankası olduğunu biliyorum. kendimi daha iyi hissediyorum. böyle "küçük" şeyleri bilmenin hayatta pek bi boka yaramadığını ama en azından dünyanın seyri hakkında kafamda bir şeyler çaktırdığını düşünüp seviniyorum. john cazale'yi seviyorum.
bu yazı resimsiz olmaz belki ama bilerek, isteyerek koymuyorum cazale'nin resmini. onun yerine murray abraham var. şahane salierimiz, "oscar alıp hala metroya binen ama tanınmayan tek oyuncu benim herhalde" derken onu da biraz daha sevmemizin kapısını ardına kadar açıyor.
hukuk fakültesinin en şık yanlarından birisinin "adli tıp" dersi olduğunu düşünmem benim psikopatlığımdan kaynaklanabilir, itiraz etmem. lezyonlar, morluklar, izler, çürüme, kesici-delici alet yaraları, asfiksi, av tüfeğiyle dağıtılmış beyinler, barut izleri, köpürmüş akciğerler. hem teori hem renkli resimlerle pratik (hatta otopsiye girme imkanı da vardır da ben derse devam etmediğimden kaçırmıştım fırsatı. fakat sonradan Baturay'ın anlattığı "kafayı böyle testereyle kesiyorlar abi" sözleri o kadar da acayip gelmemişti). hasılı midesi dayanmayanın kaldırması zor bir derstir adli tıp ama hukukun soğukluğunun da ayrılmaz parçasıdır işte.
"hukuk şudur budur" meselesine girmeyelim, zamanında giren girmiş:
"...Ama bizim burjuva mülkiyeti kaldırma niyetimizi kendi burjuva özgürlük, kültür, hukuk, vb. anlayışlarınızın kıstasına vurduğunuz sürece, bizimle dalaşmayı bırakınız. Bizzat kendi düşünceleriniz, kendi burjuva üretim ve burjuva mülkiyet koşullarınızın ürününden başka bir şey değildir, nasıl ki, hukukunuz, sınıfınızın herkes için bir yasa haline getirilmiş iradesinden, esas karakteri ve doğrultusu sınıfınızın varlığının iktisadi koşulları tarafından belirlenen bir iradesinden başka bir şey değilse..."
17 yaşındaki çocukların nasıl adam doğradıklarını ("bir bebekten bir katil yaratmak"), suyun arkasında ölülerinin peşinde koşanların mallarını yağmalamak için başka diyarlardan özel araba tutup yağmaya girişenleri her zaman konuşmak gerekir ama...
2000'de kaç yaşında olacağımı hesapladığım günlerin üzerinden epey bir zaman geçti. artık, "şu tarihte kaç olacağım" dediğim bir zaman yok. ve doğumgünleri için fiks sözüm vardır: "mevzu yaşın değil, yaşamın büyümesi".
çanta mühim. 1986'nın bir eylül günü olmalı necatibey caddesi'ndeki moda çanta'ya gidişimiz (tarihsel kesinlik okula kayıt zamanından geliyor. peki hâlâ durur mu ki yerinde moda çanta?). o mu olsun, bu mu olsun derken, gri-lacivert bir okul çantası, aşağılarında bir yerde bir köpeğin üzerinde "my best friend" yazıyor. sonra bir müddet TRT'nin 23 nisan'da verdiği çantalardan da kullandım diye hatırlıyorum.
belki de en sevdiğim çanta ama bir adidas'tı, mora çalan koyu lacivert, üzerinde muhtelif dillerde "orijinal" yazan. hangi şerefsizin yaptığını bugün hâlâ bilmem, üzerine atılmış üç-dört maket bıçağı izine rağmen yarenlik etti bana bir müddet. o izlerden usul usul tel tel açıldı gitti, o açıldıkça benim içim de acıdı. sonra zaten büyüdük, artistik puanımız arttı, çantaları fırlatıp koca dosyaların içine tıkıştırır olduk defteri kitabı. üniversitenin havası desen zaten kitabın elde taşınması, "bakın ben ne okuyorum"un gösterilmesi...
kendisine yazık olan bir çanta varsa, eso'nun aldığı avukat çantası kılıklı çantadır. staja giderken kullandık bir müddet evet ama o çantanın hakkı o değildi. yine eso'nun esasen ufak tefek şeyler koymak için dizayn edilen, katlanıp ufacık hale de gelebilen -sanırım bir kozmetik firmasının hediyesi- çantası ilk zamanlarında istanbul kahrımızı yüklendi. dayanamayıp, patlamasına, parçalanmasına rağmen vazgeçmedim kendisinden. sonra ortaya çıkan da sağolsun epey yükümüzü taşıdı.
çanta mühim. içine tıkıştırdıkların zamanla değişir, taşıyan beden zamanla değişir, taşıyan kafa zamanla değişir ama neticede içine tıkıştırdıkların çokça kendinsin. üstelik çantalar arasındaki kardeşlik bağı, üç-beş kendini bilmez dışında, sağlamdır; çünkü bir bayrak yarışının neferi olduklarını ucundan kıyısından bilir onlar. bayrağı arkasından gelene bırakan, önce upuzun bir nefes almaya çalışır, sonra uzaktan bayrağı verdiğini takip ederek içindeki boşluk duygusunu doldurmaya çalışır.
çanta mühim olduğundan, yenisinin adı "ruajta": gece rüyaya girip kendi kendine ad koyduran pek fazla çanta olamayacağından, kendisine duygusal bağımız yüksek olduğundan.
The spectacle presents itself as something enormously positive, indisputable and inaccessible. It says nothing more than “that which appears is good, that which is good appears". The attitude which it demands in principle is passive acceptance which in fact it already obtained by its manner of appearing without reply, by its monopoly of appearance.
(gösteri, kendini tartışılmaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunar. görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür der, başka bir şey demez. ilkesel olarak talep ettiği tutum bu edilgen kabulleniştir ve ortaya çıkışına karşılık verenin olmaması ve görünüş üzeründeki tekeli ile aslında zaten bunu elde etmiştir.)
Guy Debord Gösteri Toplumu'nda bu kelamları ettiğinde sene 1967. üzerinden 42 sene geçmiş, gösteri almış yürümüş, artık damarlarımızda akar olmuş. neticede herkes yaptığını göstermek ister, bunu anlayabiliriz ucundan kıyısından: "bak şu yazdım, okusana", "bak şunu çaldım, dinlesene", "bak benden görüş istediler", "bak resmimi bastılar"... eyvallah. ama bir de bunu bir hayat tarzı haline getirmiş insan türü var; bilumum iletişim olanağında, bunun msn'i var, gtalk'ı var, facebook'u var, ıvırı var zıvırı var, "o işi de ben yaptım", "bugün de şuradayım", "oradan görüş istemeye geldiler, tersledim", "şu kanaldayım" tadında geziniyor (bu kadar açık göstermeye "yok artık" diyenler dolaylı olarak anlatıyorlar: "bilmem neye karşıyız. son yazımda da dediğim gibi yapmayın bunu.") hatta daha basılmamış kitabını cv'sine ekleyip "2010'da çıkacak" diyeni de gördük.
ak kaşıklık yapacak halimiz yok, hele böyle durumlarda en tehlikelisidir, bu haltı ben de yiyorum herhalde zaman zaman. ama yine de onlardan ayrıldığım bir yerler vardır diye umuyorum. öyle olsun istiyorum, çok.
"Sevgili Hildacık, Aleidacık, Camilo, Celia ve Ernesto
Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu, sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız, en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.
İyi bir devrimci olarak yetişin. Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığı hatırda tutun. Her şeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir. Sizi ufaklıklar, hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.
Babanız" (Che Guevara'nın çocuklarına son mektubu)
milli güvenlik dersi denilen naneden aklımda kalanın "neden milli güvenlik dersi var? milli güvenlik dersi alan, sokakta yürürken gördüğü poşetlere tekme atmaz, poşetteki bombaysa bacağından, canından olmaz" diyen bodur, şişman emekli albay olması acayip değil tabii. zira tam da o bodur, şişman adam vesilesiyle ömrü hayatımda ilk defa operaya gitmiştim: sınavdan 100'ü al, opera biletini kap. "vayy bee" demiştik 4 kişi, "ne bonkör adam." o zaman 65 yaş üstüne operanın bedava olduğunu ancak biletlerin üstündeki damgadan bilecek kadar ilgiliydik.
adama minnetim yok; fazla fazla 2 sene sonra kendim giderdim zaten. ama Mozart'a minnetim çoktur, biliyorum. sabah kalkar kalmaz aklımda dönüp durmaya başlamasını iyi bir gün işareti olarak kabul ederim.
"Zu schön für unsere Ohren, und gewaltig viel Noten, lieber Mozart!" "Gerade so viel als nötig, Euer Majestät"
Tanışmıyorduk. Ama ben onu tanıyordum. Kaç defa gördüm ki onu: 1996 olmalı; ''öğrenci hareketi''nin havayı ve tabii çıtayı epeyce yükseltmeye başladığı zamanlar. Ankara Üniversitesi'nin Cebeci kampüsünde bir İnek Bayramı, sahnede 4-5 genç. O güne kadar hiç duymadığım bir dilde bir şeyler söylüyorlar. Lazca olduğunu öğreniyorum: ''Bunlar da Zuğaşi Berepe''. Bayılıyorum. Arada vokal yapan birisine dikkat ediyorum ama ben daha çok. Gitarı tutuşuna, müzik yaparken ''kopuşuna''... ''Va Mişkunan'' albümünü alıyorum. Çok beğeniyorum. Lazca'yı çok seviyorum, albüm kartonetinden kendime basit bir sözlük Lazca-Türkçe sözlük hazırlamaya kadar götürüyorum işi. Laz değilim.
1997 ya da 98 olmalı. Yine Cebeci. Bir bahar günü. Bir eylem sonrası. Ne eylemi, hatırlamıyorum. Bildiğim, ortadan kaybolan bir grup arkadaşı neden sonra o adamın gitarının etrafınında horona durmuşken bulmam. O neşeli hal, o güzel hal... Sonra art arda kaç defa dinlediğimi hiçbir zaman saymadığım ''Igzas'' albümü -ki kuşkusuz Murat Meriç çok daha iyi değerlendirecektir, lakin her bakımdan İgzas memleket sınırlarında son 10 sene içinde yapılmış en başarılı rock albümüdür kanımca-. Zuğaşi'yi nispeten erken bulmuş olmanın verdiği mutluluk. Lazca-Türkçe sözlüğüm genişliyor. Ama dağılmaları...
Sonra yalnız başına ''Viya'', ''Hayde''. Sonra... Sonrası yok! Harbiye Açık Hava... Sık sık göğe bakıyorum, bir de yere. İstanbul'a gelmeden önce, ''Şu adama bir ulaşsam, onun yaptığı işlerden birine bir ufak taş koysam'' dediğim ''Dina'' sahnede duruyor. Bir tabutun içinde. ''Vidat'' diyor, sözlüğüme yazdığım ilk kelimedeki gibi, ''Ernesto steri'': Gidelim Ernesto gibi. ''Yıldızların çok olduğu bir göğün altına''. Cevabım yine onun şarkısıyla oluyor: ''Bir kara kuş ağlayi taş vurmiş kanadına / Ağlama kara kuşum düşmanun inadına''.
Tanışmıyorduk. Ben onu tanıdığım için, müziğini dinlediğim için çok gururluyum. Bu genç adamın sunduğu müzikal zenginlik, gösterdiği ''adamlık'' için ona müteşekkirim. Memleket de olmalı... K.K.
ps. word kayıtları yalan söylemez, Birgün için yazdığım bu yazıyı "27 Haziran 2005 Pazartesi 18:15:54"te bitirmiştim. o öldükten sonra aldığım siyah bilekliği koluma takmamın üstünden dört sene geçivermiş demek.
insanevladı istediği kadar teknolojiye iman etsin, dans eden robotlar yapsın, haplarla beslensin, ışıktan insanın başının döndüğü koca koca kentlerdeki "akıllı" binalarda otursun, ne halta yaradığını anlamadığım g3 telefonlarıyla "sevdiklerine ulaşsın" sonunda varacağı yer işte gelip o bastona dayanmak.
iki gündür "beni yaz beni yaz" diye kafamın içinde dönüp duran, tramvayda gördüğüm bastonuna dayanmış o en az 70'lik amca dia'dan aldığı webcam'i kurup kullanmaya başlamış mıdır acaba?