31 Ağustos 2017

39

''2000'de kaç yaşında olacağım?'' bu hesabı yaptığım zamanlarda 2000 çok uzaklarda, ben epey küçüktüm. 2000 erişilmez gelmiyordu, gelecekti, ben kaç yaşında olacaktım o zaman? nerede olacaktım, ne olacaktım, asla tam hayal edemez ama düşünmeyi severdim.

2000 gelmeden yine epey önce, ''yaşlanma'' diye bir şeyin varlığını algılamaya başlayınca etrafımdaki yaşlıları gördükçe bambaşka bir hesap yapmaya başladım: ''39 yaşındayken yıl kaç olacak?'' 39 yaş çok uzaklarda, ben onun epey gerisindeydim. ama insanın bitim noktasının 39 yaş olduğuna, 40'tan sonra her bakımdan gerileme olacağına dair bir fikir yavaş yavaş, gerçekten yavaş, bütün kafamı kaplamaya başladı, bir daha da çıkmadı:)  

hayat aktı durdu. 2000 geldi. geçti. sonra 39'a da her gün daha da yaklaştım -insan küçükken ne düşündüğüne dikkat etmeli işte, çünkü onlar neredeyse hep kalıyorlar akılda-; bazen çok farkında oldum, bazen hiç farkına varmadım. ve işte sonunda ''ben 39'ken kaç yılında olacağız?'' diye soran çocuğun cevabını aldığı yerdeyim. kendi bitim noktama gelmiş gibi hissetmiyorum doğrusu, yanıldığımı kabul edebilirim. yine de... 

artık ''şu yıl kaç yaşında olacağım'' falan gibi sorularım yok:) bundan sonra daha kaç yıl yaşarım, kaç doğum günü daha kutlarım bilmiyorum ama bu saatten sonra yaşadığım her dakikayı kâr kabul ediyorum:) çok uzun yaşamak gibi bir arzum yok ve fakat her bakımdan daha iyi bir insan olmak yönündeki çabalarımız (ki zor, becerilebilecek bir şey de değil pek) sürecektir. hayatta daha büyük bir hedef olabileceğini de sanmıyorum zaten artık.  

09 Temmuz 2017

''adalet yürüyüşü''ne dair

CHP’nin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet Yürüyüşü” ben bunları yazarken Maltepe'deki mitingle bitmek üzere. Aslında mitingin bitimini beklemek gerekiyor belki ama öyle yapmayacağım, hikaye bitmeden sayfayı kapatacağım.

Kılıçdaroğlu ve beraberindekiler 400 kilometreden fazla yol yürüdüler, “mehter marşları” eşliğinde İstanbul’a girdiler. Bravo. İşin doğrusu ben yürüyüşün sonlanacağına hiç inanmıyordum. Hatta o kadar ki, Kılıçdaroğlu yürüyüşü yarım bırakmaz İstanbul’a kadar gelirse bir daha kendisi hakkında ağzımı açmama sözü bile verdim. Yürüyüşe de, Kılıçdaroğlu’na da inanmamak için haklı ve makul sebeplerim olduğunu düşünüyordum, hâlâ da düşünüyorum. CHP’nin toplumsal hareketliliği yaratma, sürdürebilme, memleketin bir kısmında olup bitene karşı kulağının üstüne yatma konusundaki sicili de bu fikrimi destekliyordu. Dolayısıyla ben yürüyüşün başlama sebebi olan Enis
Berberoğlu’nun tutukluluk halinin sona ereceğini, onun hapisten çıkmasıyla da Kılıçdaroğlu’nun “Arkadaşlar, gereken yerlere mesajı verdik, artık olaysız biçimde dağılabiliriz” demesini bekliyordum. Berberoğlu bırakılmadı, Kılıçdaroğlu yürümeye devam etti, ben yanıldım. Bravo.

Sözümü tabii ki tutacağım, CHP için öyle bir söz vermemiştim ama bundan sonra Kılıçdaroğlu için eleştirel tek laf etmeyeceğim. Ama yürüyüşe dair bir iki kelamım var. Çünkü sahiden de bir başka “Yenikapı mutabakatı”yla, “Yenikapı ruhu”yla karşı karşıya gibiyiz (nitekim Kılıçdaroğlu, 15 temmuz anmalarına katılacaklarını da açıkladı): Şahsen en beklemediğim insanlar Kılıçdaroğlu'nu, CHP'yi takdir ediyor; "ne güzel görüntüler" falan diyor; yetmiyor yürüyüşe katılıyor; yetinmiyor “Kemal beyle selfie çektirmeden olmaz” diyor, fotoğraflarını paylaşıyor.

Yürüyüşle ilgili çok yazılıp çizildi ilk günden itibaren: “Toplumdaki adalet arzusunun
yansıması”, “her kesimin ortak paydası”, “muktedire karşı hayır blokunun bir araya gelmesi”, "yeni bir demokrasi cephesinin nüvesi" falan falan… Oysa ben ilk günden itibaren bu söylenenlerin tamamını anlamıyorum, takdir edeceğimiz ne var burada sahiden çözemiyorum. CHP’nin adalet dediği şey “anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” deyip dokunulmazlıklar kaldırılırken vardı, HDP’li vekiller içeri atılırken vardı, memleketin üçüncü büyük partisi susturulurken vardı, memleketin bir kısmı düzlenip şehirler yerle bir edilirken vardı, çocukların kafası sokak ortasında parçalanırken vardı, barış bildirisini imzalayan akademisyenler yerlerde sürüklenirken hep vardı ama CHP’li
milletvekili tutuklanınca bir anda kayboldu öyle mi? Bütün bunlar olup biterken -gerçekten “münferit” diyebileceğimiz- dört-beş vekil dışında ses çıkarmayan, havalara bakan, hatta örtülü destek veren CHP’nin bir anda adalet savaşçısı kesildiğine inanacağız öyle mi? Sanki “yola düş” diye biz demişiz, başını sonunu hesaplamadan yola çıkılmış gibi “Güneşin altında yürüyen bilmem kaç yaşındaki adam, saygı duyacaksınızzzz” duygusallığından gözlerimiz yaşararak yürüyüşü destekleyeceğiz, bunun adı da siyaset yapmak olacak öyle mi? Bu yürüyüşle toplumsal bir değişimin başlayacağına inanan bir kısım “garip”, “duyarlı” İslamcıyla; “Gezi çok iyi niyetle başladı sonra devlet, FETÖ ve kimi uç örgütler tarafından amacından çıkarıldı. Bu nedenle Adalet Yürüyüşü’nde buna asla müsaade etmeyeceğiz” diyen CHP grup başkan vekilleriyle; korteje Kürtler de girecek diye neredeyse korkudan ölecek ulusalcılarla; Suriyelilere ırkçılık yapanlarla bir arada yürüyeceğiz öyle mi? Daha uzatmak gereksiz, buralardan mı çıkacak memleketin susadığı adalet?

Toplumun, muhalefetin büyük bir sıkışma içinde olduğu belli. Fışkıracak bir damar aradığı da. Ama bunun yeri, yurdu sahiden de CHP-Kılıçdaroğlu önderliğinde birleşmek mi? (''Konu parti değil'' falan diyen olmaz diye umuyorum). Çünkü olup bitenin bir tür gaz almadan başka bir şey olmadığı, yine bir grup insanın kendi çalıp kendi oynadığı o kadar belli ki. Mesela yürüyüşçülere karşı pek sakin sessiz olan polisler konu HDP'lilerin yürümesi olunca eski hallerine dönüveriyorlar. Yüksel Caddesi eylemcileri her gün yerlerde sürükleniyor.  Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için İzmir’den Ankara’ya yürüyüş başlatan Adem Kızılçay, Ankara’ya 30 km kala jandarma tarafından gözaltına alınıyor.

CHP’nin-Kılıçdaroğlu’nun buradan herhangi bir toplumsal dinamik çıkaramayacağını görmek için elde bir sürü veri varken yürüyüşü gazlayıp durmak sadece kendi kendini tatmin, başka da bir şey değil. Maltepe mitinginden sonra ne olacak mesela büyük resimde? Ne değişmiş olacak memleketin gidişatında? Adalet yürüyüşü neye hizmet etmiş olacak? Koca bir hiç. Ki bunun böyle olacağını Kılıçdaroğlu, mealen ''Yani bi şey değişmeyecek ama işte bi kapı açabildiysek...'' diyerek söylüyor. Tabii yok “iktidar korktu”, yok “muhalefet atağa kalktı”, yok “insanımız neyin ne olduğunu gördü” zırvalıklarına inanmaya; “Ülkenin halinden şikâyet edip adalet yürüyüşüne katılmamak için gerekçe olamaz”, “herkes orada”, “toplumsal değişim” demagojilerini sürdürmeye niyetliyseniz başka.

Yalan söylemeyeyim, ben Kemal Kılıçdaroğlu’na ilk zamanlarında epey duygusal yatırım yaptım. Bilhassa ulusalcılarla mücadelesini destekledim, parti içi temizlik faaliyetlerini olumlu buldum; CHP’yi hiç öyle büyük solculuk falan yapmadan eli yüzü düzgün bir sosyal demokrat parti yapabileceğine inandım. Çünkü memleketin büyük ihtiyacı gerçekten eli yüzü düzgün, fikirde ve faaliyette sosyal demokrat bir parti. Fakat adını koyalım, Kemal bey çapsız; Kemal bey çapsız olduğu gibi etrafı daha da çapsız. Bunu türlü vesilelerle zaten sürekli ispatlıyorlar. İşin kötüsü tam da bu noktada: CHP’liler değil CHP dışındaki memleket solcusu, sürekli ve sürekli bunları unutup ''Hadi CHP, bir umut'' diyor. CHP ne yaparsa yapsın, nasıl kötü bir tutum alırsa alsın adeta sürekli açılıp duran bir kredisi var solcular nezdinde. ''Gün artık bunları, eskileri, hataları deşme günü değil'' deniyor mesela sürekli. Neden? (Sözüm gerçekten CHP'li olanlara değil ama lafa gelince CHP'ye sallayıp duranlara, büyük solcu pozu kesenlere bilhassa tabii. Ortamlarda ''CHP'li değilim'' diye takılıp, durumlarda sürekli CHP'li tavrı kesenlere)

Ben bütün bunlara bakınca “Adalet Yürüyüşü” için söylenebilecek tek şeyin “akılsız başın cezasını ayaklar çeker” olduğunu düşünüyorum. Çok mu sert? Çok mu haşin? “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” çok mu acımasız? Türkiye’de demokrasi blokunun, solun CHP çatısı altında buluşacağının büyük bir safsata olduğunu görmek istemeyenler için öyle olabilir. CHP gerçekten asgari sosyal demokrat değerlere sahip olsa, bunun hakkını biraz verse ülkenin başka türlü olabileceği gerçeği ortada dururken bu partinin artık derde derman olmayacağını anlamak için daha kaç hayal kırıklığı gerekiyor? Sürekli “Oluyor, bu sefer oldu, olacak” deyip geçip giden zamana hiç mi acınmıyor? Yoksa bu kısır döngüdeki konfordan zaten herkes memnun mu?

Böyle karşı çıkışlarda bulunanların yiyeceği küfürlerden, muhtelif yaftalamalardan ve “Daha iyisini sen yap o zaman, bu burnu büyüklükle mümkün değil” laflarından sonra muhatap olacağı soru bellidir: “Peki ne olacak?” Sosyalist solu bir yana koyuyorum ama Türkiye’de sosyal demokrasi temsiliyetinin CHP güdüklüğüne hapsedilmiş olmasının yarattığı sorunları, hatta AKP iktidarını sona erdirmenin tek yolu doğru dürüst, eli yüzü düzgün bir sosyal demokrat alternatif ortaya koymak. Bu, o kadar net ki.

Ülkenin Kürt hareketine burun kıvırmayacak, onlarla yan yana gelmekten gocunmayacak, milliyetçilikle arasına keskin bir çizgi koyacak, emekten yana tutum alacak, “garip” İslamcılarla değil Müslümanlarla temasın önemini bilen, tabusu olmayacak, dünyayı doğru dürüst okuyabilecek, memleketin tarihiyle yüzleşmekten korkmayacak bir parti kurup, taş üstüne taş koymak çok mu imkânsız? Yoksa 400 bilmem kaç kilometre yol yürümek daha mı kolay geliyor? Gerçi Ertuğrul Özkök gibi büyük bir düşünür bile “CHP Mazlumların Partisi mi Oluyor?” diye yazı yazdığına göre keyifler neden bozulsun ki?

Çok umutsuz, karanlık, kötümser düşünceler bunlar, biliyorum; belki bu kadar umutsuz olmayı gerektirecek bir şey de yoktur. Durum sahiden güçlü, kendini yenilemiş bir muhalefetin ortaya çıkması için müsaittir, bilmiyorum. Ama şundan eminim, bu memlekette bir şeylerin değişme ihtimali ancak ve ancak Diyarbakır'da bir dolmuşta klima açma tartışması sırasında geçen şu konuşma gerçek olduğunda söz konusu olabilecek:
Terini pantolonuna silen adam, “Kemal Kılıçdaroğlu bu tarafa doğru yürüsün” dedi. Belki klima açıldığı için canlanmıştı sesi. “Bu tarafa yürüsün, Allah vekil memlekette sorun kalmaz. Ne sıcak kalır ne başka bir şey.”


04 Temmuz 2017

seyir defteri / haziran 2017

The Big Heat (1953): 6/10

Kedi (2016): 5/10

Power Rangers (2017): 6/10

The Switch (2010): 5/10

Gifted (2017): 7/10

Alamet-i Kiyamet (2016): 2/10

T2 Trainspotting (2017): 5/10

Dangal (2016): 7/10




10 Haziran 2017

seyir defteri / mayıs 2017

John Wick: Chapter 2 (2017): 5/10

Amélie (2001:) 7/10

Perfect Strangers (2016): 8/10  



The President (2014): 5/10

The Proposal (2009): 6/10

The Boss Baby (2017): 6/10

Hellboy II: The Golden Army (2008): 5/10

Hellboy (2004): 7/10

Young Frankenstein (1974): 6/10

The Invisible Guest (2016): 7/10

The Peanuts Movie (2015): 7/10

The Founder (2016): 6/10

The Ninth Gate (1999): 6/10

Ghost in the Shell (2017): 7/10

Admiral (2015): 7/10

02 Mayıs 2017

seyir defteri / nisan 2017

Guardians (2017): 3/10

Office Christmas Party (2016): 5/10

Split (2016): 6/10

Hidden Figures (2016): 6/10

Silence (2016): 7/10  

03 Nisan 2017

seyir defteri / mart 2017

I, Daniel Blake (2016):  8/10  



La La Land (2016): 5/10

The Salesman (2016): 7/10

Lion (2016): 5/10

Assassin's Creed (2016): 5/10

Bleed for This (2016): 5/10

Moonlight (2016): 6/10

05 Mart 2017

seyir defteri / şubat 2017

Passengers (2016): 7/10

Doctor Strange (2016): 5/10

Toni Erdmann (2016): 7/10  



The Handmaiden (2016): 6/10

Hacksaw Ridge (2016): 6/10

Storks (2016): 5/10

Fantastic Beasts and Where to Find Them (2016): 6/10

12 Şubat 2017

seyir defteri / ocak 2017

The Magnificent Seven (2016): 5/10

Les diaboliques (1955): 8/10  



Inferno (2016): 6/10

Spectral (2016): 7/10

Jack Reacher: Never Go Back (2016): 5/10

The Girl on the Train (2016): 6/10

Deepwater Horizon (2016): 4/10

31 Aralık 2016

2016'nın kitabı-filmi

yılın en heyecanlı zamanı: "2016'da okuduğum en iyi kitap", "2016'da seyrettiğim en iyi film" ödüllerini açıklama vakti...

2016'da okuduğum kitapların listesini çıkarmıştım (bu sene 10. gurur yılı. bu bloga 10 senedir yazdığıma, bu listeleri 10 senedir tuttuğuma şu an ben bile inanamadım: "Kitabi" kısmına, okuduğum kitapları not alayım, döner tekrar bakarım diye başlamıştım ama 10 sene tutarım diye düşünmemiştim hiç. ne acayip, neyse). 2016'da (benim 1 yıllık listem Kasım'dan Kasım'a uzanıyor) okuduğum bütün kitapların içinde (ki burada iş icabı okuduğum kitaplar yer almıyor tabii ki, bunlar tamamen kendi zevkim için okuduğum kitaplar. arada illa ki 2-3 tane unuttuğum da oluyor) öne çıkanlar şunlardı:

* İyi İnsan Bulmak Zor - Flannery O'Connor
* Cüce ile Bebek - Heinrich Böll
* Güneşteki Adamlar - Gassan Kanafani
* Köpek Kalbi - Mihail Bulgakov

"İyi İnsan Bulmak Zor"da, O'Connor'ın on öyküsü var. O'Connor hepsinden önce kendi tarzını, dilini, ritmini bulmuş bir yazar; iyi insan bulmak zor evet, ama böyle yazar bulmak da kolay değil! insanı çarpma kapasitesi epey yüksek öyküler kitaptakiler. çok, çok sevdim ben.

"Güneşteki Adamlar" da bir öykü kitabı aslında ama kitaba ismini veren bir novella sayılır. Kanafani, bir Filistinli, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi mensubu, arabasına konan bombayla öldürülmüş. haliyle yazdıklarındaki politik damar hissediliyor. fakat o kadar iyi anlatıyor ki, "oralara" gitmiş, olan biteni bir kenardan seyrediyormuşsunuz gibi oluyor.

Bulgakov'u nispeten geç keşfettim ben ("Üstat ile Margarita" tüm zamanlarda okuduğum en iyi kitaplar listesinde kesin yer bulur kendine) ama keşfettikten sonra kopamadım. "Köpek Kalbi" de iyi Bulgakov kitaplarından. aslında bilindik bir konu (insan bedenine giren köpek) ama ironisi çok yüksek. eğlenceli de üstelik. daha ne olsun.

"Cüce ile Bebek" yine bir öykü kitabı (bu sene öykü senesi olmuş demek ki biraz da), Heinrich Böll'ün öykülerinden bir derleme. Böll, iyi yazar. üstelik insani duruşuyla da büyük yazar. "Almanya'nın Orhan Kemal'i" demek geliyor içimden: "küçük insanları", görünmez, sıradan insanları anlatıyor. o sıradan hayatların acayipliklerini, değişivermelerini ya da tekdüzeliklerini, parlaklıklarını, sönüklüklerini müthiş çiziyor: yüzünün ifadesi yüzünden hapse atılan adam; bir köprüden gelip geçeni sayan memur; kendi açlıklarını unutup eve zor durumdaki aslandı, fildi dolduran çift; karısıyla kendi kraliyetinden kaçan bir kral; herkesten borç para alıp duran bir adam... uzun lafın kısası, "2016'da okuduğum en iyi kitap ödülü"nü "Cüce ile Bebek" eseriyle Heinrich Böll bey kazandı. bravo. hayırlı, uğurlu olsun... 

(kitabın peşine düşecek olanlara not: baskısı yok, anca sahaflardan ya da internet üzerinden bulunuyor.
ama çok fazla aramadan, nispeten kolay çıkıyor insanın karşısına)


geçelim film ödülüne: geçen yıldan beri, imdb'de zaten her filme verdiğim notları ay ay, seyir defteri başlığıyla bloga da aktarıyorum (10 üzerinden: 4-berbat, 5-kötü, 6-idare eder, 7-seyredilir, 8-iyi film, 9-10 zaten çok çok iyi film). 2016 aday listesi şöyle (söz konusu ayda en yüksek puanı almış filmler):


Ocak-Şubat: Trumbo (2015): 8/10
Mart: Spotlight (2015): 7/10
Nisan: Beasts of No Nation (2015): 7/10
Mayıs: Sarmaşık (2015): 7/10
Haziran: Zootopia (2016): 7/10
Temmuz-Kasım:  Brief Encounter (1945): 8/10  
Aralık: Anthropoid (2016): 7/10

geçen senelere göre daha az film seyretmişim. üstelik çoğu da anca "seyredilir" filmlermiş. zira ödül için kapışacak sadece iki film var. bu azlıkta ödülü ikisine de verebiliriz aslında ama orta yolculuğa gerek yok.

Brief Encounter epey eski bir film. klasik bir yasak aşk hikayesi. fakat -aslında bir tiyatro oyunundan uyarlama olduğu için belki de- gayet sade, lafı pek dolandırmadan, usul usul akıp gidiyor. beri yandan oyundan uyarlanmış olması yüzünden karakterleri yeterince derin işleyemiyor sanki, alttan alta bir ahlakçılık da var. oyunculuklarsa çok iyi.

Trumbo tam da şimdilerde memlekette içinden geçtiğimiz zamanlarla paralel bir film. Amerika'nın, daha doğrusu Hollywood'un o zamanlarını, "cadı avı"nı anlatıyor. olan bitenin gerçek olduğunu bilerek, "bunlar sahiden yaşanmış" diyerek seyretmek daha da etkileyici kılıyor filmi (Dalton Trumbo'nun yasaklı olduğu için takma isimle yazdığı iki filmle iki Oscar kazanıp, ikisinde de adının geçmemesi mesela; köpek gibi çalışma hali mesela). Bryan Cranston da iyi oynuyor doğrusu; adamın haleti ruhiyesini iyi veriyor. o halde "aferin" diyor, "2016'da seyrettiğim en iyi film" ödülünü Trumbo'ya veriyorum.




30 Aralık 2016

seyir defteri / aralık 2016

Ben-Hur (2016): 5/10

The Accountant (2016): 6/10

İftarlık Gazoz (2016): 4/10

Bad Moms (2016): 5/10

Under the Shadow (2016): 6/10
 
Anthropoid (2016): 7/10  


03 Aralık 2016

seyir defteri / temmuz-kasım 2016

Snowden (2016): 5/10

Kubo and the Two Strings (2016): 6/10

Green Room (2015): 5/10

Eye in the Sky (2015): 7/10

Ouija: Origin of Evil (2016): 7/10

War Dogs (2016): 7/10

Sausage Party (2016): 8/10  

47 Meters Down (2017): 5/10

Captain Fantastic (2016): 6/10

Before I Wake (2016): 5/10

The Third Man (1949): 7/10

Nine Lives (2016): 5/10

Brief Encounter (1945): 8/10  


Hardcore Henry (2015): 6/10

Men & Chicken (2015): 6/10

The Conjuring 2 (2016): 6/10

The Purge: Election Year (2016): 5/10

Nerve (2016): 6/10

Ice Age: Collision Course (2016): 5/10

Train to Busan (2016): 6/10

Lights Out (2016): 6/10

İtirazim Var (2014): 4/10

The Night Of (2016 Mini-Series): 6/10

Mechanic: Resurrection (2016): 5/10

Independence Day: Resurgence (2016): 4/10
 
Batman v Superman: Dawn of Justice (2016): 5/10

Warcraft (2016): 6/10

The Legend of Tarzan (2016): 4/10

Captain America: Civil War (2016): 5/10

The Shallows (2016): 6/10

London Has Fallen (2016): 5/10

26 Kasım 2016

Kitabi: 06.XI.2015 - 06.XI.2016

İyi İnsan Bulmak Zor - Flannery O'Connor
Pera'dan Beyoğlu'na - Orhan Türker
Aforizmalar - Soren Kierkegaard
Kötü Çocuk Türk - Nurdan Gürbilek
Erol Güney'in Ke(n)disi - Haluk Oral-M.Şeref Özsoy
Vitrinde Yaşamak - Nurdan Gürbilek
Amerikan Devrimi - Robert J. Allison
Dostum Mozart - Nadir Nadi
Kürklü Venüs - Sacher Masoch
Benim Hüzünlü Orospularım - Gabriel Garcia Marquez
Gilgameş/Tarihte İlk Kral Kahraman - Muazzez İlmiye Çığ
Güzel Tehlike - Michel Foucault
Yalan Yıllar - Can Kozanoğlu
Günlükler - Erdal Öz
Cüce ile Bebek - Heinrich Böll
Bakmak - Sevgi Soysal
Barış Adlı Çocuk - Sevgi Soysal
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku - İlhami Algör
Şeytanname - Mihail Bulgakov
Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz? - Pierre Bayard
Tonio Kröger-Tristan - Thomas Mann
İntihar Kulübü - Robert L. Stevenson
Güneşteki Adamlar - Gassan Kanafani
Köpek Kalbi - Mihail Bulgakov
Barış - Aristophanes
Lysistrata - Aristophanes
İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar - Stefan Zweig
Taş Kentin Düşüşü - İsmail Kadare
Firavun İmanı - Tarık Buğra

------------
İyi İnsan Bulmak Zor - Flannery O'Connor
* Cüce ile Bebek - Heinrich Böll
* Güneşteki Adamlar - Gassan Kanafani
* Köpek Kalbi - Mihail Bulgakov

23 Eylül 2016

"e güzel..." değil, hiç değil

ne yazayım? sabahın köründe arayıp "kalk, geliyorum, kapının önüne çık 10 dakikada" demelerine kızmaktan bir zaman sonra vazgeçtiğimi mi, birlikte işe gelmeyi en çok arabada yalnız ikimiz varken sen müziği sonuna kadar açarken sevdiğimi mi, aşağıdan arayıp sadece "gel" demelerine hiç bekletmeden uymayı aslında kendi içimde bir kural haline getirdiğimi mi?

ne diyeyim? "iyi müzikten anlardı, sıkı rockçıydı aslında, hatta jan garbarek'i bile sesi kökleyip dinlerdi" mi? "çok kral adamdı, çok başka adamdı, onu tanımayanlar kendilerini şanssız saymalı" mı? "bir iş bir an önce hallolsun ister, imkansızlıkları umursamazdı hiç" mi? "nezaketin kitabını yazmıştı" mı?

neden söz edeyim? mesela aslında ne kadar çocuk olduğundan mı? kitaro konserine bilet ayarlayıp, bir metin yazıp, google translate ile japoncaya çevirip, biletle birlikte bir zarfa koyup, bana gönderip, "lan bu nereden çıktı, ne diyor" diye beni dört döndürdüğünden mi? arada dellenip, masanın üzerinde eline geçen ne olursa -tabii acıtmayacak şekilde- bize fırlatmandan mı? gülmediğinde herkesin bir şeylerin ters gittiğini anlayacak kadar güleryüzlü olduğundan mı? sarayburnu'ndan denize girdiğinden mi? beykoz genci olduğundan mı? fırlamalıklarından nasiplenmemiş kimse olmadığından mı? bana aldığın kocaman nazarlıklardan mı, hediye ettiğin -arada bizzat doldurduğun- "muhtar çakmağı"ndan mı?


peki, ne yazayım? en yakası açılmadık lafları sadece sana söylebildiğimi çünkü sadece senin kavrayabileceğini bildiğimi? seninle "düşük zevklerin" insanı olmaktan acayip hoşlandığımı? sen öğreten adamlık yapmazken senden hiç anlamadan bir sürü şey öğrenmiş olduğumu fark ettiğimi? beni, bizi ne kadar kolladığını çok iyi bildiğimi? tam da fotoğraftaki gibi ağzının içine baktığımı? seni çok sevdiğimi?


ne yazayım, ne diyeyim, neden söz edeyim hiç bilemiyorum. şu halimi görsen bana kızacağını biliyorum ama; yıllar önce yurt dışından gelen kitap kolilerinin birinin içinden çıkan, kitaplar hırpalanmasın diye koliye doldurulmuş pamukları bana verip "sakla bunları, ölünce lazım olacak" demiş adamsın.

hasılı kelam Nihat Tuna, çok acayip bir adamdın sen. dünyadan geçişin de emin ol, acayip ve şahane oldu (düşün ki onca zaman aslında bir tür "görünmeyen adam"ken ölünce en çok konuşulanlardan oldun). çünkü dokunduğun herkese sadece iyilik bıraktığını gördük, anladık...

fakat şu da kesin Nihat Tuna: "e güzel" derdin ya hep, bu hiç güzel olmadı, hiç...

13 Temmuz 2016

Huh!

Üç-dört yıl öncesine kadar futbolda kimsenin ciddiye almadığı İzlanda’nın 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan geçişini görmüş, görmediyseniz duymuş, duymadıysanız okumuşsunuzdur. Sadece maçları esnasında değil, elendikten sonra da turnuvaya kattıkları renk için neredeyse herkesin teşekkür ettiği, turnuvanın en sevilen takımı olan İzlanda yaptığı büyük işle artık kupa tarihinde izi olan takımlardan biridir.

Şurası çok net, İzlanda’nın elde ettiği başarının arkasında -başka örneklerde de her zaman karşımıza çıktığı gibi yine- "doğru planlama, doğru yatırım, çok çalışma" üçlüsü var. Nitekim İzlanda’nın yakında görevi devredecek cumhurbaşkanı Grímsson da başarının tesadüf olmadığının, sistematik bir yaklaşımın ürünü olduğunun altını çiziyor: "Eğitim programımız şunu kanıtladı: Eğitim ve takım ruhu ile küçük bir ülke de mükemmel işlere imza atabilir." (link) Ayrıca anlatmaya gerek yok, ülkenin futbolla imtihanını, yapılıp edilenleri daha etraflıca öğrenmek isteyenler Alper Öcal’ın yazısına mutlaka göz atmalı: "İzlanda futbolu sıfırdan zirveye nasıl çıktı?" (link)

Aslında Türkiye için İzlanda’nın Euro 2016’da gösterdiği performans pek de sürpriz sayılmaz; malum grup eleme maçlarında iki ülke aynı gruptaydı. "Baktığımız zaman elle topu kaleye götürseler 3 defa götürürler" (link) denilen takım, gruptan çıkmayı Türkiye’den çok çok önce garantiledi. Üstelik grup eleme maçlarının daha ilkinde Türkiye’yi 3-0 yenerek. Türkiye ise elemelerin son maçında ancak son dakikada gelen serbest vuruş golüyle İzlanda’yı yenip (ve aslında gerçekleşmesi gereken diğer olasılıkların gerçekleşmesiyle) şampiyonaya katılmaya hak kazanabildi. İki takımın turnuvadaki performanslarını kıyaslamak zaten manasız: Gazdan başka bir şeyle çalışmadığı bu turnuvada artık iyice ortaya çıkan Türkiye’nin aksine sistemli bir futbol eğitimi yoluna giren ve takım ruhuna sahip İzlanda damgasını vurdu turnuvaya.

İlk defa bu ölçekte bir uluslararası turnuvaya katılan İzlanda üstelik sadece oynadığı futbolla, çeyrek finale kalmasıyla değil başka hasletleriyle de öne çıktı: İşini yapmaya odaklanan, "pislik yapmayan" bir oyuncu topluluğu; eşbaşkanlık sistemini andırır eşteknik direktörlük sistemi; teknik direktörlerinden birinin diş hekimi, kalecisinin yönetmen olması; takımlarını desteklemek üzere Fransa’ya giden nüfusun neredeyse %10’unun şahane taraftarlığı; "huh" sesli Viking alkışı...   
 

Daha ne yapacaktı ki İzlanda? Daha nasıl damga vuracaktı turnuvaya? Mesela turnuvaya katılan mili takımların teknik direktörleri içinde en yüksek üçüncü ücreti alıp takımın kötülüğünde hiç payı yokmuş gibi "Ülkece hazırlanamadık zaten turnuvaya", "Utanması gereken biri varsa ben değilim" diyen, yıllardır "ders almayan ders veren" bir teknik direktörü mü olsaydı? Ülkenin en iyi futbolcusu olduğu söylenen, oynayıp durduğu reklam filmlerinde üst düzey oyunculuğu sürekli vurgulanan, haliyle de kendisinden yüksek beklentiler olan yıldız futbolcusu taraftarı mı tehdit etseydi, maçta tribünle diyaloga girip oyuna mı küsseydi, "Hesap soracağım" mı deseydi? Takımın 18 yaşındaki gurbetçi oyuncusu atılan gole sahici bir neşeyle sevinirken, gol kralı olmuş tecrübeli oyuncusu attığı golü sinirli bir suratla, el kol hareketli jestle kutlamayı mı tercih etseydi? Galibiyet elden gitmesin diye numaradan yerde kıvranan oyunculardan, bunu teşvik eden bir teknik heyetten kurulu bir takım mı olsaydı?  

İzlanda’nın nüfusu 350 bin civarında. Ülkenin yarısından çoğu kutup bitki örtüsü tundrayla kaplı; zemin futbol oynamaya hiç elverişli değil. Futbol ekonomisi Türkiye’yle kıyaslanamayacak kadar küçük. Avrupa’nın gündemindeyse Türkiye’ye kıyasla pek izi olmayan bir ülke: Anca, -muhtemelen İzlandalılardan başka kimsenin adını doğru dürüst söyleyemediği- Eyjafjallajökull volkanının 2010 Nisanı’nda püskürmeye başlayıp bütün Avrupa hava trafiğini alt üst etmesiyle (link) ve 2008’de yaşadıkları büyük finans kriziyle (link) kendilerinden uzun uzun söz ettirdiler. 1 Ağustos 2016 itibariyle yeni cumhurbaşkanları bir tarih profesörü olacak; seçilir seçilmez maçları izlemek için Fransa’ya gitti, öyle özel bir yerden falan değil diğer İzlandalılarla kol kola maçları izledi (link). (Değinmeden geçmeyelim: 2009’da İzlanda’nın ilk kadın başbakanı olan Jóhanna Sigurðardóttir dünyanın eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra göreve gelen ilk hükümet başkanı olmuştu. Kendisi İzlanda’da ilk resmî eşcinsel evliliği yapan isim aynı zamanda).

Bütün bunları, olup biteni alt alta koyduğumuzda elendikten sonra ülkelerine döndüklerinde muazzam bir şekilde karşılanan İzlanda milli takımına duyduğumuz sevginin nedeni biraz daha netleşiyor. Çünkü neredeyse her bakımdan kesin olan bir şey apaçık ortada: Bizde olan ne varsa onlarda yok; onlarda olan ne varsa bizde yok!

Şimdi Alman Berliner Morgenpost gazetesinin özel olarak hazırladığı linke tıklayıp İzlandalılarla birlikte "huh" çekebiliriz (link). İzlanda için, başarının tesadüfle değil planla programla geleceğini bir kez daha gösterdikleri için sevinçle; onyıllardır içinde debelenip durduğumuz saçma futbol ortamımız için öfkeyle; yenilse bile memlekete döndüğünde sevgiyle karşılayabileceğimiz, dünyanın sempatisini kazanacak bir milli takıma sahip olabilme hayali için umutla...
 


(*) "Viking alkışı" için bir dipnot şart: Bu tezahüratın Viking savaşçılarıyla ilgili tarihsel kökenleri olduğu da, balina çağırma sesi olduğu da söyleniyor. Ancak işin aslının bunlarla hiç ilgisi olmadığına dair de iki farklı görüş var: Biri İzlandalıların  bu tezahürat biçimini İskoç takımı Motherwell’den aldıkları, diğeriyse çok daha önce Polonyalı bir hentbol takımında gördükleri yönünde. (link). Hikâyesi ne olursa olsun, İzlandalıların her durumda şahane bir adaptasyon yaptıkları gerçek!




04 Temmuz 2016

seyir defteri / haziran 2016

Zootopia (2016): 7/10


Bridge of Spies (2015): 6/10

Osman Pazarlama (2016): 4/10
 
Baskin (2015): 5/10
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...