16 Şubat 2014

"benim meselem" Şekerspor...

Şekerspor on yıllardır kullandığı, Ankara Şeker Fabrikaları içinde yer alan tesislerinden atıldı! sebep, Türk Şeker'e olan kira borcu üzerine yapılan icra takibi. başkan diyor ki: 
"Kira bedelinin 3 bin liradan 40 bin liraya çıkarılmasının ardından kira ödememeye karar verdik. Çünkü bu konu kira artış konusunu adli mercilere taşıdık. Bunun üzerine karşı taraf bize tahliye davası açtı ve daha çabuk sonuçlandırdı ve kapının önüne koydular..."
Türk Şeker işçilerden para kesiyormuş ama kulübe 1 kuruş vermiyormuş falan filan...  epeyce laf salatası... Şeker Fabrikaları Genel Müdür Vekili meseleyi ortaya net koyuyor aslında:
"Kulüp bizim kiracımız. Alacaklarımız nedeniyle mahkeme bizi haklı buldu. Amatör branşlarımızdan oluşan kulübümüzün başkanlığını ben yapıyorum. Biz 87 yıllık bir kuruluş olarak amatör spor ruhuna her zaman inandık, destek olduk. Bu futbol kulübünün hakları, aracı bir firma tarafından daha önce bu şahıslara satılmış. Bizim tesislerimizi kullanıyorlar. Bir süredir alacaklarımızı tahsis edemiyoruz. Kulübün futbolcuları bile kulüpten alacakları olduğunu söyleyerek bize geliyorlar ama bizim bir ilgimiz, bağımız yok. Konuyu mahkemeye taşıdık ve mahkeme bizi haklı buldu. Yasal süreci uygulamak durumundayız."
Şekerspor Futbol Kulübü'nün Türk Şeker'le hiçbir bağlantısı olmadığını söylüyor adam, ki haklı. nitekim 2004 Ağustosu'nda sezonun ilk maçı için Cebeci'ye gittiğimizde olan biten şuydu:
2004'ün Ağustos'uydu. Sezon açılıyordu. Cebeci'ye maç saatinden 15 dakika kadar önce vardık. Elimdeki torbada "Haydi Şeker" yazdığımız pankartı tutuyordum. Gişeye yaklaştık, kapalı! Laklak eden polislerden birisi "Şeker çıkmamış sahaya, maç yok" dedi. Protokol girişine gittik: "Sizin takım sahaya çıkmıyor. Gelen giden kimse yok". Şekerspor'un kapısına kilidi resmen vurduğu haberi bir hafta sonra gazetelere düştü zaten. Takımsız kalmıştım. Yalnız kalmıştım...
çünkü Şeker Fabrikaları özelleştirme sürecine girmişti! genel müdürlük bisiklet, güreş, basketbol gibi birçok alanda faaliyet gösteren (üstelik çok başarılı sporcular da yetiştiren) Şekerspor'un1 profesyonel futbol şubesini kapatmaya karar vermişti. sebep tabii ki paraydı, giderlerdi! epeyce bir zaman, o hafta ne yapmış diye takip edecek bir takımım olmadı. ama derken 2005-06 sezonu başında bir inşaat şirketi (K&C Grup) futbol şubesini Etimesgut Belediyesi'nin de işbirliğiyle (Ankara'yı bilmeyenlere not: Şeker Fabrikaları oradadır) satın aldı ve kulüp anonim şirket oldu.

K&C Grup takımı aldıktan sonra hissiyatımı anlatmıştım (yukarıdaki alıntı da o yazıdan zaten). ama o iş tabii ki orada kalmadı: yaptıkları "acayip" transferlerle takımı daha ziyade kendi reklamları için kullanan K&C Grup yöneticileri futbolu da pek iyi bildikleri iddiası güdünce, proje gümledi; kötü yönetilen takım haliyle ligde bir şeyler beceremeyip bir de mali kriz yaşamaya başlayınca takımı elden çıkardılar.

K&C takımı elden çıkardı ama "gelen gideni aratır" derler ya, Orhan Kapelman namlı bir işadamının (5 milyon 700 bin liraya) satın aldığı takımın çivisi hepten çıktı. Kapelman'ın futbol konusunda ne yaptığını bilmez biri olduğu sadece bu sene şimdiye kadar 5 teknik direktör değiştirmesinden belli. nitekim en sonunda oğlunu takımın başına getirdi, herhalde artık onu da kovacak değil!

tabii bu arada muhtelif belediyelerle destek için işbirliği yapılmasıyla takımın adına da olanlar oldu: Beypazarı, Akyurt (1 hafta kadar! çünkü anlaşma sağlanamadı), Çamlıdere Şekerspor olduk hep. "Ankara'da gezmedik ilçe bırakmadılar" diye alay konusu edildik! bu sezon başında artık hiçbir belediyeyle sponsorluk anlaşması yapılamayınca nihayet düz Şekerspor'a geri döndük2. işte şimdi de tesislerden atılma hikayesi... 

ben 1997'den beri, Cem Uzan'ın Adanaspor'una karşı o unutulmaz yükselme hikayesinden beri Şekersporluyum. gönlümde başka hiçbir başka takıma da yer yok. ve fakat itiraf edeyim, bu yönetim ve anlayış yüzünden takımdan soğudum; bakkal yönetir gibi takım yönetmeye kalktılar. kulübün içine ettiler resmen, şimdi de ağlıyorlar.

sağa sola yazan, başvuran alacağı ödenmemiş bir sürü futbolcunun halini bir yana bırakalım, "manchester city'nin altyapısı olduk" zırvalamasını bir kenara koyalım, hacı-hoca sevgilerini es geçelim, twitter üzerinden futbolcu pazarlamalarını görmezden gelelim... ulan hâlâ esasını benim vakti zamanında wikipedia'ya yazdığım3, K&C zamanında siteye konulduğu için bunların da oradan alıp kullanıp durdukları maddeyle anlatıyorlar kulübü4. mangalda kül bırakmayıp, "köklü takımız, futbolcu fabrikasıyız" diyen adamların kulüple, tarihiyle ilgileri, alakaları bu kadar işte... nereden baksan inanılmaz bir çapsızlık...

lafı daha fazla uzatmayayım, çok netim ben: kulubün kapısına kilit vursalar, takımı da gönlümüze bıraksalar çok daha hayırlı olacak...

çünkü biliyorum, bu takımın başına ne gelirse gelsin benim gönlümde pamuklara sarıp kolladığım Şekerspor'um hep orada duracak.

ve tabii şunun da çok farkındayım, 6 milyon liram olmadığı ve muhtemelen hiçbir zaman da olmayacağı için kadere okuduğum lanetler içimdeki yarayı büyütmekten başka işe yaramayacak...5


1. bahis elbette Ankara Şekerspor'dan. fakat genel müdürlük Ankara'da olduğu için teknik olarak "Ankara Şekerspor" lafı kullanılmaz, doğrudan "Şekerspor" denir. yoksa memlekette her şeker fabrikasının olduğu yerde bir Şekerspor vardır ki, onlar fabrikanın olduğu şehir neresiyse oranın adıyla anılırlar.↩
2. yaklaşık 1.5 sene önce (23 Haziran 2012) tarihli bu habere -içindeki saçma sapan hamasete değil tabii- dikkat! zira Türk Şeker'le aradaki kira uyuşmazlığının başladığı görülüyor. sorunu çözmek için o zamandan bu yana bir şey yapılmaması...!↩
3. o maddeyi de federasyonun dergisi TamSaha'ya yazdığım yazıdan doğrultmuştum.↩
4. yok Sergen'i yetiştirmişiz de, yok bilmem ne... bu zırvalık nereden kaynaklanıyor izah edeyim:  K&C de o zamanlar wikipedia'da yer alan (şimdi silinmiş ne akla hizmetse) "kulübe hizmet eden futbolcular" kısmını "yetiştirdiklerimiz" olarak almıştı. ama dikkat edilirse "yetiştirdiklerimiz" sayılrıken hep "Arap Güngör" derler, soyadını söylemezler. zira soyadı olan "Sürel"i yazmamıştım "Arap Güngör"ün!↩
5. Müslüm Gürses'ten "Benim Meselem"i tekrar tekrar dinleyerek yazdım bu yazıyı↩

Başka türlü şeker olsak...

Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. 2002'nin sonlarına doğruydu, Kasım ortaları belki. Cebeci İnönü Stadı'ndaydım. Yalnızdım. Yanlış, bir de Bruno vardı resmi rakamlara göre 35 bin kişi alan stadın o üstü derme çatma saçla kaplı olmayan "açık tribün" tarafında. Rakip takım kimdi hatırlamıyorum ama bizim takımın genel gidişi felaket kötüydü. Lig başlayalı 10 haftayı geçmişti, galibiyet yoktu. Amigo Bruno, kendini yırtarcasına bağırıyordu, "Uzun oyna! Uzun oyna!". Heyhat, takım ısrarla kısa pas yapıyor, top suya takılıp kalıyordu. Bu sırada takımın genel kaptanı arkasını dönüp Bruno'ya "Kes" diye bağırdı. Ben de dayanamadım, "Adam yanlış bir şey mi söylüyor?" dedim. Bunun üzerine takıma yeni gelen abimiz, muhtemelen işçilerle memurlar arasındaki çekişmeye yollama yaparak, bu sefer bana "Senin kimin maşası olduğunu biliyoruz zaten. Şerefsiz şerefsiz yazılar yazıyorsun" diye bağırdı. O sıra, Radikal Futbol'a İkinci Lig değerlendirmeleri yazıyordum! Geçmiş gün, o sırada takımı çalıştırmakta olan hocamız da, futbol tanrıları başarılı etsin, bir şeyler söylemişti bana. Mevzu fazla da uzamadı, sonuçta sahada top oynanıyordu. Ama birbirimize o kadar yakındık işte. Yalnızlıktan... 

                                                                          ***
 

2004'ün Ağustos'uydu. Sezon açılıyordu. Cebeci'ye maç saatinden 15 dakika kadar önce vardık. Elimdeki torbada "Haydi Şeker" yazdığımız pankartı tutuyordum. Gişeye yaklaştık, kapalı! Laklak eden polislerden birisi "Şeker çıkmamış sahaya, maç yok" dedi. Protokol girişine gittik: "Sizin takım sahaya çıkmıyor. Gelen giden kimse yok". Şekerspor'un kapısına kilidi resmen vurduğu haberi bir hafta sonra gazetelere düştü zaten. Takımsız kalmıştım. Yalnız kalmıştım... 

                                                                         *** 

Sonra Bruno'nun en azından takım tekrar açılana kadar, demek ki inanıyordu, Melih Gökçek'in Ankaraspor'unu destekleyeceği haberi düştü ajanslara. Ben, zaten memleket futbolunun gittiği yerden, vardığı yerden mutsuzdum, üstelik takımsızdım. Futbol yazmayı bıraktım. Yalnızlığımla baş etmeye çalıştım... 


                                                                          ***

Derken, bu sefer futbol şubesini KC Group adlı bir inşaat firmasının satın aldığı, borçları ödediği, büyük yatırıma hazırlandığı haberlerini öğrendik. Sevincim, bir şekilde tanıştığımız memleket futbol alemindeki eli yüzü düzgün adamlardan olan Bahri Kaya ve yardımcısı Metin Yıldız'ın takımın başına geçmesiyle katlandı. KC sahiden de hevesliydi; 1. Lig deneyimi olan önemli isimlerle sözleşmeler imzalandı, takımın yepyeni ve sahiden şahane formaları oldu, her ne kadar daha önce Gençlerbirliği taraftarlar grubu Alkaralar kullanıyor olsa da "Ankara keçisi" amblem seçildi, takımın attığı her golde özel olarak yazılmış şarkısı çalındı... Tribünlerde güne gider gibi süslenmiş kadınlar, Ray-Ban gözlüklü erkekler bitmeye başladı... Çoğalıyor muyduk? 


                                                                         ***

Beşiktaşlı Sergen'in Şekerspor'a transfer olmasına kimse inanamadı elbette. Ondan sonra yaşananların üzerinden geçmeye gerek yok. Ahmet Dursunlar, Serkan Aykutlar, Ahmet Yıldırımlar... Artık kapısına kilit vurması çoğu yerde haber olmayan takımımız her gün spor sayfalarında gözüküyor. 


Herkes işin altında başka bir şeyler arıyor, ben aramıyorum. Başkanın "iyi adam" olduğunu, kendi inşaatlarında bizzat metrelerce kablo çekmekten buralara geldiğini, sosyal sorunlara belli bir duyarlılık taşıdığını, mesela Ahmed Arif-Nâzım sevdiğini, "30 Mart"ın anlamını bildiğini gayet içerden biliyorum. Sergen'in transferine değil ama bunlara seviniyorum. Beri yandan, bu kadar göz önüne çıkmak da ürkütüyor beni. Bizim "yalnız" takımımız artık tüm memleketin dilinde, ama hasetle ama övgüyle. Sonra mesela Sinan Engin'in takımımızla adı geçiyor. Öfkeleniyorum, "lütfen olmasın" zikirlerine başlıyorum. Bu takımda gençler nasıl forma bulacak bilmiyorum, üzülüyorum. "Böyle olmasak" diyorum. "Bu kadar yıldıza rağmen başka bir takım olmayı başarsak" diyorum. "Çoğalsak ama 'doğru' olsak" diyorum... 


                                                                        ***

"Endüstriyel futbola", oyuna paranın girmesine dair çok şey söyledim, yazdım. Ama "takımsız kalmanın" ne demek olduğunu da bizzat yaşadım. Şimdi sahiden kafam karışık: Takımımız gözlerimizin önünde bir yerden tamamen başka bir yere gidiyor. Türkiye'nin Chelsea'si olma yolundayız. Ama bu, en basiti belki de. Halbuki herkesin söylediği gibi batağın içindeki Türkiye futbolunda farklı bir anlayış getirebilsek, yepyeni bir soluk olsak, hakemlerle ya da saha dışında mesela tek puan kazanmasak, topçularımıza bunu anlatabilsek, anlamayanla yolları ayırsak, hocalarımızın arkasında senelerce dursak, futbolun özünde bir oyun olduğunu herkese göstersek neşemizle, endüstriyel futbol denen naneye alet olmadığımızı göstersek ucundan kıyısından... (Ki aslında geçen sene flaş transferimiz olmadığı için yazılıp çizilmedi, memleketin en centilmen takımlarından biriydi Şekerspor; maçlardan önce Federasyon'dan izinle hakemleri, rakip takım oyuncularını yemekte ağırlayacak bir profili vardı.)


Hasılı, yeni sezon başlayacak. Neler olup bitecek, kimler gidecek, kimler kalacak, takımımız neler becerecek/beceremeyecek göreceğiz. Ama Edip Cansever'in "Tahtakale" şiirini tekrarlamaktan kendimi alamıyorum: 

"Çocuksun, anlamıyorsun, süslemişler her yeri/ Dokunsan ağlayacak, konuşsan/susmayacaklar bir daha /.../Üç asker tıraş olmuş, beyaza kesmiş yüzleri/Şeker mi yiyorlar ne, düş mü kuruyorlar ne, anlamadım/Belki de bir Tanrısı var acının, hüznün, ayrılığın/Ki durup dururken öyle ansızın yürüdükleri..."
----------------------------------------
bu yazıyı 18.06.2006'da Radikal İki'ye yazmışım. KC'nin takımı satın almasından sonra. şimdi olan bitene bakınca... 

06 Şubat 2014

Başkentte Zübükzade zihniyeti...

belediye başkanlığına bir kez daha aday olan Melih Gökçek bugün projelerini açıkladı: Ankara'ya boğaz gelecekmiş, öyle bir temapark yapacakmış ki savaşan transformerslar temaparkın vazgeçilmezi olacakmış...

aşağıdaki Gökçek yazısını 2009'da Radikal Cumartesi'ye yazmıştım ama "Başkentte Zübükzade zihniyeti..." 
hala geçerli. zira Melih Gökçek, "Temsil ettikleriyle başka birçok örneği gibi vasatın, sakilliğin, popülizmin, herkesten daha zeki, herkesten daha bilgili olduğunu sanan, hırslı, pozisyonunu korumak için yeri geldiğinde türlü çeşitli manevraları art arda sergileyebilen, her daim aradan sıyrılan, akıldan ziyade kişisel tatmin peşindeki politikacının net bir portresidir."

--------------------------------------------------------

Fazla bir şey kalmadı; şunun şurasında üç ay kadar sonra yerel seçimleri bitirmiş, seçim sonuçları üzerinden siyasi analizlere girişmiş olacağız. Kimler kazandı, kimler kaybetti, sonuçların memleketin geleceğine etkisi ne olur, yükselen yıldızlar, siyaset sahnesinden belki bir daha hiç dönmemek üzere çekilecek olanlar... Bu tartışmalar için üç ay daha vakit söz konusu ama birisi var ki, üzerinde geniş geniş konuşmayı alnının teriyle hak ediyor: Neredeyse bir aya yakın zaman AKP’nin Ankara belediye başkan adayı olacak mı olmayacak mı tartışmalarının göbeğinde yer alan, ‘düello’ insanı: Melih Gökçek.

Aslına bakılırsa sadece gündemde olduğu zamanlarda değil, adıyla sanıyla cisimleşmiş bir zihniyeti temsil ettiği için her zaman konuşulması gereken birisi Melih Gökçek. 1980’li yılların başından beri içinde olduğu siyasi hayattaki seyri, memlekette olan biten bir şeyleri anlamak için o kadar iyi malzeme sunuyor ki, bu profilin çok şey barındırdığı aşikâr.

Kimdir, nedir?
Ankara’nın Keçiören’inde doğuyor; liseye kadar Gaziantep’te okuyup sonra Gazi Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu’nda okumak için tekrar Ankara’ya dönüyor. Parlamento muhabirliği ve çeşitli gazetelerin temsilciliğini yapıyor. Askere gitmeden önce bir süre Çalışma Bakanlığı’nda özel kalem müdür muavinliği görevini yürütüyor.


Asker dönüşü ticaretle uğraşan Gökçek, 1984’te ANAP’tan Keçiören Belediye Başkanı adayı olup seçilince siyasi kariyeri de başlıyor. Bir dönem belediye başkanlığı yapıp ikinci dönem seçimi kaybedince 1989-1991 arasında Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü’ne getiriliyor. 1991’de Refah Partisi’ne geçen Gökçek, aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak meclise giriyor.
İçindeki bastırılamaz başkanlık arzusu, Gökçek’in 1994 yerel seçimlerinde bu sefer Refah Partisi Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak karşımıza çıkmasına vesile oluyor. Az farkla da olsa seçimi kazanan Gökçek, Refah Partisi’nin kapatılması üzerine Fazilet Partisi’ne geçiyor. 1999 yerel seçimlerinde bir kez daha belediye başkanlığını kazanıp Ankara tarihinde iki kez üst üste seçilen ilk belediye başkanı unvanını da alıyor.

Bu dönemde Fazilet Partisi’nin kapatılması ve Tayyip Erdoğan liderliğindeki ‘yenilikçilerin’ yeni parti girişimi ortaya çıkıyor. Havayı koklamakta pek usta olan Gökçek’in burnu burada yanılıyor. Zira liderlik hırsı burnuna baskın çıkınca ‘Tayyip’i silerim’ demeçleri verip, sağın liderliği için Demokrat Parti’ye hamle ediyor. Nitekim 2002’de partililerin ‘genel başkanımız’ laflarıyla Demokrat Parti’ye katılıp usul usul yurt gezilerine bile başlıyor. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan AKP aleyhine kamuoyu araştırması yaptırdığı iddiaları hep bu döneme ait zaten.

Heyhat, Erdoğan ve AKP’nin önlenemez yükselişi karşısında hırsından da burnundan da kuvvetli ‘manevra kabiliyeti’ devreye girince kuruluşunda yer almadığı AKP’ye katılıp Erdoğan’ın hizmetine giriyor. (Bu sırada, bir iddiaya göre Demokrat Parti’nin kendisine çektiği bir protestodan söz edildiğini eklemeden geçmeyelim ki portremiz biraz daha netleşsin: “Genel Merkezimizde mevcut bilgisayar, yazıcı, telefon, faks ve diğer donanımları, sizin döneminize ait bilumum muhasebe kayıtlarına ilişkin disketleri, makam masalarını, sandalye, koltuk, kilim dahil her türlü mefruşata ve tefrişata el koyarak tarafımızca bilinmeyen bir yere taşıdınız.”) Sonrasında 2004 seçimleri, bu kez AKP’den belediye başkanlığı... Melih Gökçek’in siyasi kariyeri bir çırpıda işte böyle özetlenebilir.

Peki ‘Gökçek zihniyeti’ni aynı hızda anlamlandırmak mümkün mü? Doğrusu hem evet, hem hayır. Evet, zira Gökçek’in pragmatizminin siyasi bir amacı olduğu açıkça ortada: Şartlar ne olursa olsun bir şekilde iktidarda kalmak, yönetme arzusunu tatmin etmek, gücü elinde bulundurmak. Amacına giden yolların nereden geçtiğiyle çok ilgilenmediğinin açık kanıtı, ortamdaki boşluğu değerlendirip sağın liderliği için Erdoğan’a rakip olmaya karar verip aradığını bulamayınca, Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak istemediğinden lidere biat etmesinden de belli. Öte yandan hayır, o zihniyeti anlamak o kadar kolay değil zira işin geri planında aslında derin bir yarılma, mücadele söz konusu.

‘Ankara, güzel Ankara...’
Bu mücadelenin adını koymak pek o kadar kolay değil aslında. Meramımız için Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun leziz romanı ‘Ankara’ya başvuralım: Yeni kurulan cumhuriyetin başkentine göç eden bir İstanbullu’nun gözünden ‘çağdaş uygarlığa’ yürüyüşü tasvir eden Karaosmanoğlu, roman boyunca Anadolu’nun geri kalmışlığı, taşralılığı meselesini ve bununla mücadeleyi işler. Cumhuriyetle köhneliği ve eskiyi temsil eden İstanbul’un karşısına çıkarılan Ankara, modernliğin de başkenti haline gelmelidir. Ankara Palas’ta düzenlenen bir baloyu anlatan Karaosmanoğlu, o derin yarılmayı da ortaya koyar aslında: “İçleri bir mağaza camekânı gibi aydınlatılmış hususi arabalar ve şık kira otomobilleri, buraya, şehrin dört bir köşesinden, durmaksızın insan taşıyordu... Bunları, ağırlaştırılmış birer sinema şeridi gibi seyre dalan yerliden ve köylüden mürekkep sokak kalabalığı için, hiç şüphesiz balo denilen şey burada başlıyor ve burada bitiyordu... Buradan ötesi, artık, faraziye ve muhayyilenin işi oluyordu... Öbürü, siperi arkaya çevrilmiş kasketinin üstüne bir sarık geçirilmiş başını iki yana sallayarak cevap veriyordu: ‘İçerde ne yapılır bilirim emme, söylemem’...”

İşte Melih Gökçek’i bunca zaman sivrilten, tam da yerel siyasetin bu temel dinamiğini iyi kavrayıp baloya girenler-giremeyenler/giremeyecek olanlar ayrışmasında dışarıda kalanlarla, ama inanarak ama inanmadan, fikri düzeyde kurduğu yakınlık. Dışarıda kalanları baloya sokabilecek düzeye getirmek ya da balodakilere dışarıdakilerin güzelliklerini göstermek yerine bu ayrımı kullanıp, o gerilimden medet umması. “Tükürürüm böyle sanatın içine” derken de, otobüs üzerinden top dağıtırken de, kazandığı tazminatlarla döner ziyafetleri verirken de, Kızılay’ı ‘demokratik’ şekilde (!) yaya trafiğine kapatmak için meydana kurduğu oy sandıklarına Pursaklar’dan, Karakusunlar’dan otobüslerle Ankaralı taşırken de (ki bazılarının ‘Kızılay’ı ilk kez görüyoruz’ dediklerini hatırlayın) ne yaptığını gayet iyi biliyor o.

Simcity oynar gibi...
Ankara’nın modern bir başkentin çok gerisinde kaldığı konusunda hemen herkes hemfikir. Ankara’yı onca sevenler bile kentin banyo fayansları döşenmiş alt geçitlerinden, sosyal dokusundan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamasından, taşra ile metropol arasında kalmışlığının yarattığı onca güzelliğin silinip gitmesinden yakınıyor. Ve fakat Gökçek için bunların hiçbir kıymetiharbiyesi yok. Zira onun kafasındaki Ankara için, hızlı akan bir trafik, kentle bütünleşmesi hiç umursanmayan havuzlar, koca koca rüya parkları, -muhtemelen ne kadar Türk olduğunu göstermek için- yerleşmiş cadde isimlerini Türki cumhuriyetlerin başkentlerinin isimleriyle değiştirmek kâfi geliyor.

Kentteki su sorununu gündeme getirenlere uzun bir tatile çıkmalarını önerirken... Sağlık açısından risk taşıdığı iddia edilen Kızılırmak suyunu kimseye çaktırmadan bir aya yakın zaman su şebekesine karıştırıp ‘O kadar zaman bilmeden içtiniz bir şey olmadı, şimdi ne bu tantana’ mealinde konuşurken... Bunu bir raporla gündeme getiren ODTÜ’nün yapılarının kaçak olduğunu belediye başkanı olduktan ancak 15 yıl sonra fark edip yıkmaya kalkarken... Sanki bilgisayarda şehir kurma oyunu oynar gibi davranmasının nedenlerini tam da bu yüzden kültürel, sosyal, ekonomik bir şehircilik yaklaşımından ziyade kendi egosunu tatmin etmeye çalışan bir insan karakterinde aramak gerek.

Lafı dolandırmayalım, memleketimizin apaçık bir gerçekliğidir Melih Gökçek. Temsil ettikleriyle başka birçok örneği gibi vasatın, sakilliğin, popülizmin, herkesten daha zeki, herkesten daha bilgili olduğunu sanan, hırslı, pozisyonunu korumak için yeri geldiğinde türlü çeşitli manevraları art arda sergileyebilen, her daim aradan sıyrılan, akıldan ziyade kişisel tatmin peşindeki politikacının net bir portresidir.

Yine de bazen söz az kalır ya; dileyelim ki yakınlarda bir kanal Aziz Nesin’in kitabından uyarlanmış, Kemal Sunal’ın ‘döktürdüğü’ o nefis filmi yayınlar da tüm yazı boyunca anlatmaya çalıştığımız politikacı portresi daha da netleşir: Keşke imkân olsa da Radikal Cumartesi bu hafta her okuruna ‘Zübük’ DVD’sini verebilse!..

14 Kasım 2013

Kitabi: 06.XI.2012 - 06.XI.2013



  • Saltanat Şehri İstanbul
  • John Freely

  • Ağrı Dağı Efsanesi
  • Yaşar Kemal

  • Yabanın Tuzlu Ekmeği
  • Erich Auerbach

  • Yeni Bulunmuş Mektuplar
  • Franz Kafka

  • Mutluluğun Mimarisi
  • Alain de Botton

  • Kasap
  • (der.) Hilal Oytun Altun-Emine G. Naskali

  • Peri Gazozu
  • Ercan Kesal

  • Beyefendi
  • Hatice Meryem

  • Olduğu Kadar Güzeldik
  • Mahir Ünsal Eriş

  • Sol İlahiyat
  • (der.) Kâzım Özdoğan-Derviş Aydın Akkoç

  • Diyarbakır 5 No.lu
  • Bayram Bozyel

  • Yıkılsın Bu Düzen
  • Mete Çubukçu

  • Cehennem Çiftliğinden Kaçış
  • Barış Uygur

  • Hayalperest
  • Pam Munoz Ryan-Peter Sis

  • Yozlaşmamış Kedi
  • Terry Pratchett

  • Anılarım
  • Çerkes Ethem

  • Tesla-Zamanın Ötesindeki Deha
  • Margaret Cheney

  • Kızıl Saçlı Amazon
  • Haldun Taner

  • Ölümcül Yumurtalar
  • Mihail Bulgakov

  • Dumankara
  • Levent Cantek

  • Aşk Cumhuriyeti
  • Martin Stokes

  • Kediler Güzel Uyanır
  • Yekta Kopan

  • Azrailin Öbür Adı
  • Turhan Temuçin

  • Hücum ve Polemik
  • Necip Fazıl Kısakürek

  • Sosyalizm Komünizm ve İnsanlık
  • Necip Fazıl Kısakürek

  • Ankara Kabadayıları
  • Halil Soyuer

  • Kumarbaz
  • Dostoyevski

  • Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye
    (Fethi Okyar'ın Anıları)
  • Mehmet Seyitdanlıoğlu-Osman Okyar

  • Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan
  • Elisabeth Roudinesco

  • Kappa
  • Ryunosuke Akutagava

  • Tarihin Saklanan Yüzü
  • Çetin Altan

  • Kara Kedi
  • Edgar Allan Poe

  • Enver Paşa'nın Anıları
  • (yay. haz.) Halil Erdoğan Cengiz

  • Maus
  • Art Spiegelman

  • Zadig
  • Voltaire
    --------------------------------------
    * Zadig
    * Kappa
    * Ankara Kabadayıları
    * Azrailin Öbür Adı
    * Hayalperest
    * Ağrı Dağı Efsanesi
    * Saltanat Şehri İstanbul

    22 Ekim 2013

    yol yol yol....




    Başvekilin "yol" meselesindeki tavrını biliyoruz, iyice öğrendik artık: "Yol" diyor başka bir şey demiyor. Hatta en son ne kadar kararlı olduğunu göstermek için, "cami bile çıksa fark etmez kardeşimmm ben yolumu yaparım" noktasına kadar geldi: 
    "Yol medeniyettir. Ama medeni olmayanlar yolun kıymetini anlamazlar. Önünde cami bile olsa yol oradan geçecekse o camiyi yıkar, o camiyi gider başka yerde inşa ederiz."
    http://www.akparti.org.tr/upload/images/rteyol.jpg


    "Ağaçları kesme, ormana dokunma yav" diyenlere, "Gidin ormanda yaşayın" demişliği de var. Zaten Angara'nın büyük belediye başkanı da "Kesiyoruz ama parasını veriyoruz" demiyor mu? (Ki kesilen ağaçlar meselesi her açıldığında parasını verip ithal ettiği bilmem kaç bin ağaçtan söz ediyor)

    ***

    Yakın zamanda Arnavutluk başbakanı olan Edi Rama'nın kitabını yaptık: "Kurban". Rama, 11 yıl Tiran belediye başkanlığı yapıyor, arada Sosyalist Parti'nin başına geçiyor, 2013 içindeki son seçimlerde de Sali Berisha iktidarına son verip başbakanlığı kazanıyor. Tipik bir sağ-muhafazakar siyasetçi örneği olarak çizdiği Berisha portresi, belediye başkanıyken de parti lideriyken de Berisha'yla girdiği mücadele, Berisha'nın yapıp ettikleri-hareket tarzı o kadar tanıdık gelmişti ki, kitapla uğraşırken epeyce şaşırmıştım da doğrusu.

    Ama özellikle "yol takıntısı" Sali Berisha'da da vardı. Kitabın o kısmını hiç unutmadım, çünkü çok bizdendi aslında:
    "Sali’nin [Berisha] takıntısının ismi yol, yol, yoldur. Ancak o yolların nereye gittiği, etraflarında neler olduğu, bu yolların yapımındaki yatırım/kazanç oranının -yani ülke açısından iktisadi faydayı kastediyorum yoksa başbakanın sarayı veya saray erkânı açısından doğacak faydayı değil, zira bu bakımdan hesapların yapıldığından şüphem yok-, bugün/gelecek oranının ne olduğu konuları Arnavut hükümetinin aklından hiç geçmez. Zira hükümet meşhur bir araştırmacının, Üçüncü Dünya ülkelerinin neden başaramadıklarını anlatırken ifade ettiği acı tespitindeki hükümetin aynısıdır:
    'Bu ülkelerin hükümetleri için tek sorun vardır: Köşeye sıkıştırılması, baskı altında tutulması ve mümkünse dinmeyen gerginlikler aracılığıyla yok edilmesi gereken muhalefet. Halklarına hükümetten memnun olunması gerektiğini anlatmak için de tek yol vardır, yol yapmak. Bunu yaparken de hükümetin yol yapımı konusunda ülke tarihinde biricik olduğunu tekrarlayıp durur.'"
     
    http://cdn.internethaber.com/news/187065.jpg
    "gaz neredeydi?"

    Başvekilin hükümeti yol yapımı konusunda ülke tarihinde biricik ama şükür Türkiye, Üçüncü Dünya ülkesi değil!... 

    27 Ağustos 2013

    Başvekilin Gözyaşları...

                                                        “… Yavrum, erişmek ne müşkülmüş meğer,
                                                        Anneler gibi ağlamanın yiğitliğine?”
                                                                                                     Nâzım Hikmet



    Gözden kaçıranlar olmuştur, Sibel Eraslan’ın, Star gazetesindeki köşesinde 21 Ağustos’ta yazdığı yazının başlığı “Esra Albayrak: Babamı ağlarken gördüm bu sabah”tı. Başbakan Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak, Eraslan’a babasının İhvan liderlerinden Muhammed Biltaci’nin vurularak öldürülen 17 yaşındaki kızı Esma Biltaci’nin ölüm haberini okurken ağladığını söylemiş, Eraslan da bunu köşesinde yazmıştı.  

    Bundan bir gün sonra, 22 Ağustos’taysa başvekilin gözyaşlarını gözden kaçırmak artık namümkün hale geldi. Zira Erdoğan katıldığı bir televizyon programında Esma için bir kez daha, bu kez canlı yayında ağlıyordu: “Ağlamaktan konuşamadı” (Hürriyet), “Şehit Esma için gözyaşı” (Yeni Şafak), “Başbakan canlı yayında ağladı” (Zaman), “Aklıma kızım geldi” (Milliyet), “Tv’de Esma’ya gözyaşları” (Habertürk), “Başbakanı ağlatan mektup” (Radikal), “Erdoğan’ın gözyaşları” (Vatan)… Herkes pek bir duygulandı; başvekilin ağlamasına ağlandı, başvekilin ağlama haberini sunan spikerin ağlamasına ağlandı, başvekilin ağlama haberini sunan spikerin ağlamasına ağlayanları duyanlar ağladı, ağlandı da ağlandı…


    Erdoğan’ın kameralar önünde ağlaması yeni değil, biliyoruz. Muhtelif vesilelerle gözyaşı dökmüşlüğü var. 17 yaşındaki Esma için döktüğü gözyaşının samimiyetini de sorgulamayalım; insanevladının, ne kadar uğraşırsa uğraşsın gözyaşı kanallarına söz geçiremediği zamanlar olur. Yine de şu sorgulanabilir: En kıymetli insanlık hassalarından birini gösterip başkalarının acısı için gürül gürül ağlayabilen, “Aklıma kızım geldi” deyip ağladığı için konuşmaktan kesilen bir insan nasıl olup da bizzat başında bulunduğu devlet başka ana-babaların 19-20 yaşlarındaki evlatlarını ellerinden alırken Sultanahmet Meydanı’nındaki Dikilitaş gibi kayıtsız, mağrur durabilir? (ki o Dikilitaş da 390 yılında Mısır’dan getirilmiştir! Bir cephesinde şunlar yazar: “18. sülaleden Yukarı ve Aşağı Mısır’ın sahibi 3. Tutmosis, Tanrı Amon’a kurbanını sunduktan sonra Horus’un yardımıyla bütün denizleri ve nehirleri hükmü altına alarak hükümdarlığının otuzuncu yılı bayramında bu sütunu daha nice zamanların getireceği bayramlar için yaptırdı ve dikti.”) Evladının resmine sarılıp ağlayan ana-babalara; neredeyse 25 yıldır yaşadığı inzivadan oğlunun cenazesi için çıkıp, oğlunu gömdükten sonra gece mezarının yanında kıvrılıp yatan bir babaya; tam da ağlama haberlerinin manşet olduğu gün ortaya çıkan, oğlunun beyin kanaması geçirip hayatını kaybetmesine yol açan saldırının silindiği iddia edilen görüntülerini izleyemeyen anneye karşı bir şeyler hissetmez?  


    İnsan, herkesi sevmeyebilir, herkes için gözyaşı dökecek diye bir şey de yok; burası tamam. Heyhat, gözyaşları üzerinden konuşulan “insanlık” olunca, hele ki, bu, bir memleketin yöneticilerinin insanlığı olunca işler biraz değişiyor. Bir ülkenin yöneticilerinden hiç değilse asgari adalet duygusu beklemek de vatandaşlarının hakkıdır zira.

    17 yaşında iki kurşunla ölen Esma'nın gülüşüyle, 19 yaşında devlet destekli şiddetle ölen Ali İsmail Korkmaz'ın gülüşü aynı aslında. Biri diğerinden büyük ya da küçük değil, aynı… Ne var ki, artık çok iyi biliyoruz, herkes için, bilhassa insanlıktan söz edenler için durum pek öyle değil…

    25 Haziran 2013

    va mişkunan



    “Artvin ve Bergama'da siyanürle altın arama belası, Akkuyu'da nükleer santral, Gökova'da termik santral... derken şimdi de -ki aslında çok zaman önce başlayan- Samsun-Sarp Sahilyolu projesi. Bu proje kapsamında yok edilen ve durdurulamazsa tümüyle yok edilecek olan sahillerimiz ve çocukluğumuz ve geleceğimiz ve tarihimiz ve... YAŞAM! 

    İnsan hayatının hiçe sayıldığı, kendinden olmayanın değersiz görüldüğü, barışın ve kardeşliğin önemsiz sözcükler, insanın en değersiz şey olduğu ülkede yok olan sen, yok olan ben, yok olan sevgi, yok olan zaman, yok olan insan, yok olan... YAŞAM!”*


    *Kazım Koyuncu'nun "Viya" (2001) albümünün kartonetinden... Kazım gideli sekiz yıl olmuş... 

    19 Haziran 2013

    "Mustafa Keser'in askerleri" "Mermer Sıçanlara" Karşı...

    Milos Forman’ın şahane filmi “Amadeus”ta bir sahne vardır: Beaumarchais'nin tiyatro eseri “Figaro’nun Düğünü”, zenginlerle ve aristokratlarla alay ettiği için Viyana’da yasaklıdır. Mozart, bundan uyarlanan bir opera yapmaya girişir ve İmparator Joseph’i ikna etmeye çalışır. Kraliyet müzisyenleri ise “Aman efendim, olur mu öyle şey” minvalinde karşı argümanlar geliştirirler. Tanrılar ve efsaneler gibi “yüce” şeyler üzerine bir şeyler hazırlamasının çok daha yerinde olacağına dair söylenenlere Mozart cevabı yapıştırır:

    “Haydi biraz dürüst olalım. Hepiniz, Herkül, Horaitus ya da Orpheus yerine berberinizi dinlemeyi tercih etmez misiniz? Hep o eski can sıkıcılar! Öyle yüceler ki, sanki mermer sıçıyorlar!” 


    “Chapulling” diye bir kelime yaratan, “Mustafa Keser’in askeri” olan, çareyi Drogba’da gören, Çarşı’ya tapan, “Tayyip winter is coming” deyip aslında “diziler üstü” bir pozisyon alan, “I love Gaviscon” yazılarıyla biber gazına karşı bir mide ilacı yanında saf tutan, penguenleri direnişçi yapan, gazların sinüsleri açtığına inanan, “Tek Yol Devrim” yazısının altına karikatür kahramanı Fırat’ın “dinimiz amin” lafını iliştiriveren, birbirlerine öldüresiye düşman rakip takım taraftarlarını kol kola sokuveren, hiç tanımadığı insanlara evinin kapısını açmaktan gocunmayan, birbiriyle kelimenin bütün anlamlarıyla dayanışma içinde olan bir hareket 31 Mayıs hareketi... “Yüce” olanın ne olduğunu soluduğu gazla, kafasına yediği biber gazı kapsülüyle, sırılsıklam eden Toma saldırısıyla iliklerine kadar hisseden, bunun şiirini yazan bir hareket… Polisle, tüm o eski can sıkıcılıklarla, insanın içine fenalık getiren aşınmış kavramlarla, hatta kendisiyle dalga geçmeyi bilen, “mermer sıçanlar”a karşı inadını ortaya koyan bir hareket…

    “Şöyleler”, “böyleler” diyenlere kulak asmayın; sürekli ayar almaktan, azarlanmaktan, tedip edilmekten sıkılanlara, memleketin üzerine sinen boğucu havadan bunalanlara, farklılarla bir arada yaşamayı unutturan “vatan millet Sakarya” hamasetini geride bırakanlara dikkat kesilin. Kendinize göre hiçbir şey bulamazsanız en kötü ihtimal berberinizin orada olacağı kesin…

    (Birikim-Güncel, 06.06.2013)
    (http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=961&makale=%22Mustafa%20Keser%27in%20askerleri%22%20%22Mermer%20S%FD%E7anlara%22%20Kar%FE%FD...)

    03 Haziran 2013

    psikoloji, polis, şahların şahı...



    "devrimler üstüne yazılmış bütün kitaplar, sendeleyen yetkenin çürüyüşünü ya da halkın sefalet ve acılarını anlatan bir bölümle başlar. oysa bu kitaplar ürkütülüp sindirilmiş, dehşete düşmüş bir adamın, birdenbire nasıl olup da korkusunu yendiğini, nasıl rahatladığını anlatan psikolojik bir bölümle başlamalıdırlar. bazen aniden, bir şok ya da arınma gibi gerçekleşiveren bu olağandışı sürecin aydınlatılması gerekir. kişi korkuyu başından atar ve kendini özgür hisseder. bu gerçekleşmeden hiçbir devrim mümkün değildir..."




    "... Polisin deneyimi: Bir insana bağırıp sopamı kaldırırsam, o önce korkudan uyuşup kalır, sonra koşarak kaçar. Kalabalığın kenarındaki adamın deneyimi: Yaklaşan bir polis gördüğüm anda ödüm kopar ve koşmaya başlarım. 

    Bu deneyimlere dayanarak iyi bir senaryo hazırlayabiliriz: Polis bağırır, adam kaçar, diğerleri toz olur ve meydan boşalır. Fakat bu kez her şey farklı bir biçimde gelişiyor. Polis bağırıyor, fakat adam kaçmıyor, orada dikilip polise bakıyor; bu bakış yalnızca tedbirli ve korkulu değil, aynı zamanda sert ve cüretli, işte durum bu merkezde. 

    Kalabalığın kenarında duran adam üniformalı yetkiliye küstahça bakıyor. Polis kımıldamıyor. Etrafına göz atıyor ve aynı bakışı diğer yüzlerde de görüyor. O adamınki gibi diğer yüzler de uyanık, hâlâ biraz korkak, fakat daha şimdiden metin ve sert. Polis bağırmaya devam ediyor, ama hiç kimse kaçmıyor; sonunda o da sesini kesiyor. Bir anlık sessizlik. Polisle o adamın olup bitenlerin farkında olup olmadıklarını bilmiyoruz. Adamın korkusu geçmiştir, bu da kesinlikle devrimin başlangıcıdır. 

    Şimdiye dek bu iki adam ne zaman birbirine yaklaşsa, bir üçüncü şahıs hemen araya girmişti. Üçüncü şahıs korkuydu. Korkuysa polisin dostu, adamın düşmanıydı. Korku kendi kurallarını dayatıyor ve her şeye karar veriyordu. Şimdiyse iki adam ilk defa yalnız, yüz yüze. Korku yok oluyor. Şimdiye dek bütün ilişkileri heyecan, saldırganlık, hakaret, öfke ve terörle doluydu hep.

    Ancak şimdi korku yok olmuş, bu sapık ve nefret dolu birlik ansızın yıkılmış, sanki bir ateş söndürülmüştür. Bu iki adam artık birbirine karşı kayıtsız ve ilgisiz hale gelmiştir; bu yüzden kendi bildiklerini okuyabilirler. Böylece polis ağır ağır karakola dönerken, adam orada dikiliyor ve gözden kaybolan düşmanına bakıyor..."

    Şahların Şahı
    , Ryszard Kapuscinski

    15 Ocak 2013

    yazmak, Altaylı Tahir ve başka şeyler...

    yazmaktan konuşur gibi yapıp başka şeylerden söz edelim: yazıyı kendileri için yazanlar ve başkaları için yazanlar iki farklı tiptir. kendileri için yazanlar, gönüllerinin çerçevesinin genişliği dahilinde kalemle ilişki kuranlardır çoğu zaman ki, şüphesiz onlar için "başkaları ne diyecek"ten, "göze girmek"ten önemlisi "başkalarına bir şey dedirtebilmek", "göze sokmak"tır.

    futbol konuşur gibi yapıp başka şeylerden söz edelim: takımları ayakta tutanlar büyük futbolculardan ziyade işini yapan futbolculardır ki onlar, yıllar sonra pek hatırlanmayacak olmanın bilincinde, sohbetlerde "ha bir de öyle biri vardı" lafının kenarına ilişeceklerinin farkındadırlar. yine de, sadece işlerini yapmayı bildikleri için işlerini yapıp kenara çekilmekten gocunmazlar. dünya öyle insanların sayesinde mana kazandığını neredeyse hiç bilmez.

    Altaylı Tahir'den konuşur gibi yapıp başka şeylerden söz edelim: sadece işini yapıp birilerinin aklına girmiş birisini -nedeni, nasılı mühim değil- gönlüne sokmuş birisi oturur bunun hakkında iki satır bir şeyler yazar, yıllar yıllar yıllar sonra telefonu çalıp "ben Altaylı Tahir, çok teşekkür ederim yazıya" lafını duyarsa, hani o dandik "evrenin sırrı" kitaplarında anlatılan esriklik halinin rahat rahat beş mislini yaşamış olur...


    yazmak, hiç tanımadığın birilerinin gönlüne dokunabildiğin için kuvvettir, kıymettir... o yüzden ilk yazmaya başladığın gün verdiğin sözü unutmayacaksın işte kendine: "PAF takımı oyuncusu heyecanını yitirdiğin gün bırak bu yazıyorum ayaklarını. başkaları yemez zaten de kendine hiç yediremezsin!" 

    ----------------

    - Altaylı Tahir kimdir bilmeyen vardır, böyle buyursun

    - bu da 6 Ağustos 2005'ten, o bianet yazısı: 

    Altaylı Tahir: Azalan Bayrak Adamlar
    29 Temmuz akşamı, İzmir'de Alsancak Stadı'nda bir jübile maçı vardı. Altay ve Beşiktaş arasında oynanan maçla, Altay'ın "emektar" kaptanı Tahir Karapınar, iki yıl önce bıraktığı futboldan resmi olarak kopuyordu.

    Siyah-beyazlı takımda 12 sene boyunca top koşturmuş, hatta takımın zora düştüğü zamanlarda geçici olarak teknik adamlık görevini de yapmış Tahir, dışarılarda "bayrak adam/futbolcu" tabir edilen bir kuşağın memleketimizdeki son örneklerindendi. Hazır memleketimizin "süper" (!) ligi de başlamaktayken, Tahir üzerinden bu konuya biraz daha yakından bakalım mı?

    Futbola Tirespor 'da başlayan Tahir, Muğlaspor, Manisaspor ve Göztepe 'de forma giydikten sonra 24 yaşında Altay'a transfer oldu. O andan itibaren, 12 yıl boyunca Altay takımının formasını giyen Tahir'in, Altay denilince aklıma gelen ilk isim olması boşuna değildir sanırım.

    Zaman içinde takımın ayrılmaz parçalarından birisi olan ve kaptanlığa kadar yükselen futbolcu, daha ilk yıllarından itibaren ortaya koyduğu yoğun emek ve takımı için her şeyini vermeye hazır oyunuyla, birçok futbolsever tarafından Altay'la özdeşleştirildi. Nitekim kendisi de jübilesi öncesinde şöyle konuşuyordu: "İlk yıllarda hep Altay'da sembol olmak istediğimi söylemiştim. Bunu ne kadar başardığımı kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Gittiğim her yerde Altaylı Kaptan Tahir olarak sevgi ve ilgi görmek benim için gurur verici."

    Velhasıl kaptan Tahir, gerek efendiliği gerekse "görev adamı" formu ile "bayrak futbolcu" sıfatını çoktan hak etmiştir. İki sene önce Radikal Futbol'da yazdığım bir yazıda kendisinden söz ettikten sonra, Yücel Uz adlı bir okurdan gelen mail, Altaylılar'ın Tahir'e bakışının net bir özetidir aslında:

    "Bu tür takımların oyuncuları, eğer potansiyel bir 3 büyükler yolcusu değilse, 'şöyle kişilikliymiş, böyle centilmenmiş'diye kimse tarafından konuşulmaz bile. Bu yüzden sana, Radikal Futbol'un, 2 Eylül sayısında eski Kaptanımız Tahir'le ilgili olarak yazdığın güzel şeylerden dolayı, geç kalmış bir teşekkür borcum vardı.
    O gerçekten kişilik sahibi bir insan. Onun bu yapısı futboluna yansımıştı. Bu da onu, 50'lilerde, 60'larda kalan bir futbolcu tipinin (Takımıyla özdeşleşen, yarı profesyonel) günümüzdeki yansıması yapmıştı. Bu tip insanların toplumda daha çok vitrine çıkarılması ve kişilik modeli olarak lanse edilmesi gerektiğini düşünüyorum...".

    Uz'un mailinin kapsayıcılığına dikkat: Malûm üçlü İstanbul oligarşisinde oynamayan bir futbolcunun, bayrak adamlığının öne çıkmayacağı savunusu haklı ve yerinde değil mi?

    Her ne kadar, üzerinde daha önceden kalem oynatılmış olsa da, ısrarla ve inatla tekrar tekrar yazılması gereken, ama şimdilik bir başka yazının konusu olan bir mevzuu. Bu futbolcu tipinin 50'lerde-60'larda kaldığı fikriyatı da kuvvetli bir yaklaşım. Ama o kadar gaddar olmayalım; belki o kadar eski değil bu tipin kaybolması. Ancak 80'lerden sonra çok daha az görmeye başladığımız, hatta 90'larda görememeye başladığımız da gerçek.

    Zira bayrak futbolcu fikriyatının temeli, para bağımsız bir düşünmeyi gerektiriyor! Lafı uzatmayalım, Tahir'e, bir türün son temsilcilerinden birine saygılarımızı sunmak boynumuzun borcu.

    Son temsilcilerinden birisi deyince, yazının finalinde bir başka isme değinmeden geçmemek de şart: Söz ettiğimiz, 12 yaşında başladığı futbolda, 19 yıl boyunca başka hiçbir takımın formasını giymemiş birisi. Artık takımda istenmeyen adam olduğunu bildiğimiz, takımdan gönderildiği açıklanan. Ancak son durumu hakkında hiçbir yerden bilgi alamadığımız bir isim: Bülent Korkmaz!

    Hani UEFA Kupası finalinde, çıkık koluyla maçı tamamlayan, kupayı da askıya alınmış koluyla kaldıran Galatasaray kaptanı...
    (link) 

    07 Aralık 2012

    enver'in mahallesi

    vakti zamanında Ayasofya'ya bakıp demişim bunu: "tarih, bir tür oyuncak... neresinden, nasıl tutacağını bildin mi, hayır, lise Tarih I'in ilk paragraflarında yazdığı gibi 'nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz'un cevabını tam olarak asla bulamadığın ama evet, çok eğlenebileceğin, gözünü, gönlünü açabilecek bir şey..."

    hem de nasıl açılıyor gözün, gönlün. "bakıp geçmiyorsun" en azından, "vay be" diyorsun, "Sual eylen bizden evvel gelene/Kim var imiş biz burada yoğ iken"... İttihat Terakki'nin 1 numaralı üyesi İbrahim Temo'nun 31 Mart ayaklanmasında evinden seyrettiği çatışmanın bugünkü Alman Hastanesi'nin tam karşısındaki, sık sık geçtiğim sokakta olduğunu bilmek, oradan geçerken heyecanlandırıyor beni mesela.

    ya da misal,
    "1297 senesi teşrîn-i sanisi bidâyetinde, 1299 senesi muharrem ayının birinci salı günü sabahı, saat on iki raddelerinde, İstanbul'da, Divanyolu'nda, eski Lisan Mektebi karşısındaki evimizde dünyaya geldim. Üç yaşında, evin yanındaki ibtidai mektebine gitmek hususunda gösterdiğim arzuma ebeveynim mani olmayarak, ilk besmeleyi mekteb muallimi Kara Hafız Efendi'nin önünde telaffuz ettim." 
    diyor adam.

    "bu lisan mektebi neresi ola ki?" diye bakınıyorsun. anlaşılıyor ki, şimdiki İstanbul Kız Teknik ve Meslek Lisesi'nin Moda Tasarımı bölümü. yani dükkandan yemek için çıktığımda geçtiğim sokaklarda yürürken aslında Enver Paşa'nın mahallesinde yürüyormuşum...



    doğuştan Cağaloğlulu adamın evin yakınındaki "mektebe" gidişini, Divanyolu'nda koşturmasını, Ayasofya'ya bakışını, neden sonra Babıali'yi basışını, "Enverland"a giden hikayeyi ve sonrasını ve sonrasını düşününce insanın gözü, gönlü bir hoş oluyor işte. 

    neticede, evet, tarih bir tür oyuncak..





    13 Kasım 2012

    Kitabi: 06.XI.2011 - 06.XI.2012




  • Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908
  • Şerif Mardin
  • İbrahim Temo'nun İttihat ve Terakki Anıları
  • İbrahim Temo
  • İdama Beş Kala
  • Cavit Bey
  • Rauf Orbay'ın Hatıraları
  • (yay.haz.)Osman Selim Kocahanoğlu
  • İzmir Suikasti
  • (yay.haz.) Sümer Kılıç
  • Bilinmeyen Arnavutluk
  • Yılmaz Çetiner
  • Raziye
  • Melih Cevdet Anday
  • Mihman
  • Akif Kurtuluş
  • Yedinci Gün
  • İhsan Oktay Anar
  • Umberto Eco ve Futbol
  • Peter Pericles Trifonas
  • Üstat ile Margarita
  • Mihail Bulgakov
  • Feriköy Mezarlığı'nda Randevu
  • Barış Uygur
  • Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde...
  • Mahir Ünsal Eriş
  • Topkapı Sarayı’nda Yaşam
  • Albertus Bobovius ya da Santuri Ali Ufkî Bey’in Anıları
  • Hay bin Yakzan
  • İbn Tufeyl/İbni Sina
  • Memleket Hikâyeleri
  • Ayfer Tunç
  • "Futbolistas": Futbol ve Latin Amerika
  • (der.) Dario Azzellini-Stefan Thimmel
  • Otlakçı
  • Memduh Şevket Esendal
  • Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar?
  • Franklin Foer
  • Eristik Diyalektik - Haklı Çıkma Sanatı
  • Arthur Schopenhauer
  • Muhyiddin İbn Arabi
  • Claude Addas
  • Corto Maltese-Gençlik Yılları
  • Hugo Pratt
  • Corto Maltese-Tuzlu Denize Balad
  • Hugo Pratt
  • Türkiye, Yahudiler ve Holokost
  • Corry Guttstadt
  • Labirentindeki General
  • Gabriel Garcia Marquez
  • Anadolu Sosyalizmine Bir Katkı-Nurettin Topçu Üzerine Yazılar
  • Fırat Mollaer
  • Malafa
  • Hakan Günday
  • Kum Kitabı
  • Jorge Luis Borges
  • Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet
  • Thomas De Quincey
  • Türk Sufiliğine Bakışlar
  • Ahmet Yaşar Ocak
  • Hisar'dan Ahmet
  • Hüseyin Kıyar
  • İstanbul'un Zaptı (1204)
  • Robert de Clari
  • Emeğin Tevekkülü
  • Yasin Durak
  • Vathek
  • William Beckford
  • Kazım Karabekir'in Gözüyle Yakın Tarihimiz
  • Mustafa Armağan
  • Barışa Emanet Olun
  • Hasan Cemal
  • Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları
  • Elizabeth Lunday
  • Mozart ve Naziler
  • Erik Levi
  • Fahrenheit 451
  • Ray Bradbury
  • Kabil
  • Jose Saramago
  • Cesur Yeni Dünya
  • Aldous Huxley
  • Homo Juridicus-Hukukun Antropolojik İşlevi Üzerine
  • Alain Supiot
    ----------------------
    * Rauf Orbay'ın Hatıraları
    * Üstat ile Margarita
    * Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde...
    * Hisar'dan Ahmet
    * İstanbul'un Zaptı (1204)
    * Vathek
    * Kabil

    08 Ekim 2012

    Soyu tükenmek üzere olan bir hanedanın son temsilcisi: Corto Maltese



     
    1887’de doğduğuna göre 125 yaşında ama her zaman gençlikle, orta yaşlılık arasında “şık” bir yerde kalmış gibi. Annesi lakabı “Cebelitarıklı kız” olan Sevilla doğumlu bir Çingene, babası ise Cornwall asıllı bir İngiliz denizci; oysa o ne dogmalara ne de bayraklara inanır. Resmî ikametgahı Antiller’in Antigua kenti olsa da Arjantin’e, Venedik’e, Yemen’e, Hindistan’a, Afganistan’a, Türkiye’ye, İsviçre’ye, Rusya’ya, Honduras’a, İrlanda’ya, Sibirya’ya, Etiyopya’ya, daha bir sürü yere bakın, oralardan hep geçmiştir. Annesinin bir arkadaşının el falına bakarken dehşetle fark ettiği üzere avucunda kader çizgisi yoktur; dert etmez, 10 yaşındaki çocuk sükunetini hiç bozmadan gider babasının usturasını alır, tek hamlede kendine güzel bir kader çizgisi “yapar”.  Yaratıcısı Hugo Pratt’ın en büyük başarılarından biri olan hayalle gerçeği iç içe geçirme gücü, en nevi şahsına münhasır çizgi roman kahramanlarından Corto Maltese’nin sadece maceraları için değil kişiliği ve yaşamı için de geçerlidir yani.

    Türkiye geç tanıştı
    Dünyada okur karşısına ilk olarak 1967 yazında çıkan Corto Maltese’nin Türkiyeli okurlarla buluşması epey gecikmeli: 1999’da Dost Yayınları’nın yayımlamaya başladığı Corto’nun yaklaşık 30 macerasının ancak üçte birini Türkçe’de görebildik. Şimdi ise Alev Er çevirileriyle NTV Yayınları Corto’yu tekrar yayımlıyor. Dost’tan farklı olarak renkli ve yine Dost baskılarına göre daha küçük boy olan Corto Maltese serisinde an itibariyle toplam beş macera var, ki bunlardan bazıları tekrar çeviri bazıları ise ilk kez Türkçe’de. Şüphesiz bunlar Corto severler için şahane gelişmeler. Peki ama Corto’yu bunca özel kılan ne?

    Her şeyden önce Corto’nun “yolda olmak”la kurduğu sarsılmaz ilişkiden söz etmek gerek herhalde. Corto Maltese, Pratt’ın yarattığı eşsiz, kendine has olduğu kadar tarihî ve coğrafi düzlemlerde sıkı bir gerçeklikle iç içe olan dünyada oradan oraya sürüklenirken her ne kadar bir amacı var gibi gözükse de -ama bir define bulmak, ama bir arkadaşını aramak olsun- aslında macera arayan değil maceranın gelip kendisini bulduğu birisidir. Önemli toplumsal olayların gayet içinde olsa da (Boxer Ayaklanması, Rus-Japon Savaşı, 1. Dünya Savaşı’nın filizlenmesi, Afrika’da sömürgelerin ayaklanmaları, Enver Paşa’nın ölümü...), önemli insanlarla dostluk kursa da (Stalin, Jack London, Herman Hesse, James Joyce, Butch Cassidy...) görmüş geçirmiş denizcimiz  bunların hiçbirini gözümüze sokmaz, sadece basit bir “oradaydım” duygusu kalır geride. Aslında Corto’nun karakteri hayata karşı serin, olayları akışına bırakan ama kaderine boyun eğmeden mücadele eden, karizmasını karizma mücadelesi vermemesinden alan, tüm gösterişsizliği içinde cezbedici özellikler gösterir; “cool” kavramını dibine kadar doldurur Corto.  

    “İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değildir”
    Ama sonuçta onun etiyle, kemiğiyle bir insan olduğunu da hiçbir zaman unutmayız. Zira Corto’da iyilik verili bir değer değildir. Bir anda karşımıza çıkıveren duyarsızlığı, sadece kendi çıkarını düşünen, bencil profili ermiş, bilge denizci imajına  oturmaz. İyilik ve ahlâk konusunda aşırı derece duyarlı kahramanlar ailesinden değildir Corto; bunların göreceli şeyler olduğunu iyi bilir. Onun hayat felsefesinin “insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir” sözü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kendisini bir yere götürmesi için Corto’yu övüp duran birisine “Bir şey yapmam için bana methiyeler düzülmesi gerekmez. Kabul ediyorum, çünkü işime geliyor” derken de, bir kavgada kurtardığı bir başkasının “Niye yaptın?” sorusuna “Doğrusu, bilmiyorum... Kim bilir belki kahramanlığa, cömertliğe inanan, soyu tükenmek üzere olan bir hanedanın son temsilcisi, yani, belki de salakların şahıyımdır!...” cevabını verirken de kendisi gibidir Corto. Oysa onun başkalarına, olan bitene aldırmaz görünmesinin arkasında kimsenin hikâyesine müdahale etmek istememesi yattığını biliriz. Zira onun zulme sessiz kaldığını, haksızlığa karşı çıkmadığını görmek de zordur. İlişkilerini kullanmayı tercih etmez; Corto’nun temel prensiplerinden biri de insanlardan yararlanmak değil onlardan mümkün olduğunca öğrenmeye çalışmaktır.

    Corto kendi sınırlarını bilen bir o kadar da dünya sırlarına vakıf birisidir.  Mütevazılığındaki bilgeliğin, hırssızlığındaki arınmışlığın ötesinde en dikkat çekici özelliği hayvanlarla-doğayla kurduğu ilişkidedir. Corto Maltese, doğanın bir parçası olarak var olduğunu sürekli hissettirir; etrafına toplanan kedilere masal anlatırken ya da bir ağacın altında uzanıp hayallere dalarken dünyayla bütünleşmişliği onu bambaşka kılar.

    Elbette bütün bunların mimarı Hugo Pratt. Corto Maltese maceralarında Pratt çizgilerinin başarısının yanında hikâyelerin özgünlüğü, kompleks yapıları sıradan çizgi roman konularına göre çok dikkat çekicidir: 10 yaşında ailesiyle Etiyopya’ya yerleşen, 20’li yaşlarının ortasında Arjantin’e göçen Pratt’ın zengin dünya görüşü Corto’ya olduğu gibi yansır.

    “Bir Tuz Denizi Şarkısı”ndan “Tuzlu Denize Balad”a

    Corto Maltese’yi Türkiye’ye siyah-beyaz tanıyanlar için NTV edisyonunun renkli–kuşe kağıda olması başta biraz yadırgatıcı gelse de buna hızla alışılıyor. Ve fakat iki edisyon arasında sadece çeviriyle ilgili değil (örneğin Dost baskısında “Bir Tuz Denizi Şarkısı” olan macera NTV baskısında “Tuzlu Denize Balad”) yapısal olarak da ciddi farklar var: Bir Tuz Denizi Şarkısı’nın başında yer alan mektup, Tuzlu Denize Balad’ta yer almayınca Corto’nun yaşlılığında günlerini yüzü denize oturur bir şekilde geçirdiğini öğrenemiyoruz. Ya da maceranın geçtiği Escondida’nın haritası NTV edisyonunda yer almıyor. Dost baskılarının girişlerinde ve bazen de sonlarında yer alan metinlerin de Corto’yu kavramakta yarattığı zenginlik NTV baskılarından edinilemiyor.

    Her durumda çizgi roman dünyasının başkalığı içinde bambaşka duran bir karakterdir Corto Maltese. Kahramanların “üst-insan” özelliklerini onda görmek mümkün değildir. Ancak tıpkı Corto gibi sahici bir merak ve keşif duygusuna sahip olanların, kendisiyle barışık olanların Corto’yla çıkacakları yolculukların insanın derinliklerine yapılan yolculuklar olacağı; Corto’nun okumayı en çok sevdiği ama hiç bitiremediği Thomas More’un Ütopya’sını onunla birlikte sürekli baştan okumaya başlayacakları kesin.

    Kıvanç Koçak (Agos Kitap/Kirk, Eylül 2012)   



    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...