bindiğim arabalar içinde en çok mitsubishi galant'ın ('88 falan olmalı) iki koltuğunun arasına oturmayı sevdim ben; iki bacağımı iki koltuğun arasına sokup çoğu zaman kafamı direksiyondaki pederimin koltuğuna yaslayıp yolu seyrederdim. en çok gece yolda olmayı severdim o arabayla; arada sırada karşıdan gelen arabaların farları, hep arabanın altında kayboluşlarını seyrettiğim asfalt çizgileri, uzaklardan görülen şehirlerin, köylerin ışıkları, "şuraya şu kadar kilometre var" diyen levhalar... koyu yeşil bir arabaydı.
halbuki babam o kadar sevmez ahmet kaya'yı ama o arabada ahmet kaya'nın "iyimser bir gül: adı bahtiyar" kaseti çok çaldı. pek severdim, hala da en iyi albümüdür diyebilirim gönül rahatlığıyla. "kardelenler açınca" -o zaman adını bilmezdim- başlayınca çok acayip hissederdim kendimi. o girişteki şiir hiçbir yere gitmedi aklımdan bunca zamandır ("bayrakları göndere çeken çocuklar" deyişi, "bir gelin parmağıyla deşer rahmini" deyişi, "satarsın ulan satarsınnn" deyişi). şarkının kendisi de ayrıca şahanedir zaten. şiir orhan kotan'ınmış, şarkının sözleri yusuf hayaloğlu'nun, müzik ahmet kaya. özel bir ilgim olduğu söylenemez hayaloğlu'na ama işte öldü ya, bu da bir nevi o yeşil mitsubishi galant'a, o küçükken geçtiğimiz yollara saygı duruşu olsun.
04 Mart 2009
24 Şubat 2009
"and the winner is..."

radyobemba benim için bittiğinden beri "haftanın filmleri" diye de bir seriye başlayayım diyorum bir türlü girişemiyorum. bari şu oscar'ı vesile edip, ayağımı suya sokayım belki o seriye de başlarız.
en iyi filmden başlayalım tabii. soru basit: slumdog millionaire sahiden bu kadar çok oscar alacak kapasitede bir film midir? cevap veriyorum: hayır. çok iyi bir fikir evet, fakat işlemesi o kadar da iyi değil. yani şu bu kanalda eğlencelik niyetine seyrettiğimiz filmlerden çok mu farkı var, karşısında milk ya da reader dururken? saçma bir aşk muhabbeti üzerine oryantalist soslar.
kadına erkeğe sözümüz yok: winslet da penn de sevdiğimiz, beğendiğimiz ablalar abiler. yardımcı kadına da bi şey demeyeyim cruz ablayı seyretmedik. ama yardımcı erkek için çok net şekilde "benim jokerim jack nicholson'dan başkası olamaz" derim ("sen hiç donuk ay ışığında şeytanla raksettin mi?" deyişi ilk duyduğum andan itibaren ). ölüye saygı başka bir şey ama philip seymour abinin hakkını yemeyin ulen. yönetmen de milk'le van sant'ın hakkıdır zaten bence.
Etiketler:
film,
jack nicholson,
kate winslet,
oscar,
philip seymour,
sean penn
10 Şubat 2009
las meninas

resimden anlamam; çizemem, o zaten ayrı ama böyle bir resme uzun uzun bakıp iç geçirenlere karşı imrenmeyle "ya bi gidin" demek noktaları arasında bir yerde dururum. resimden anlamam ama evet, benim de güzel dediğim, etraflıca baktığım bir sürü tablo var. misal monet'yi pek severim. caravaggio'yu, dürer'i, bruegel'i, klimt'i...
fakat, en azından şimdiye kadar, hiçbir resim karşısında bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi. "çaresiz" kelimesini seçmem boşa değil; zira ilk gördüğümde "ulan bu resimde bi acayiplik var ama nedir?" diye az düşündüm, başka işlerle uğraştım tekrar resme döndüm, bu sefer uzun düşündüm, başka işlerle uğraşıp tekrar resme döndüm, bu sefer tam düşündüm, sağa sola da baktım gördüm ki sahiden de bir başyapıtmış kendisi (uzun uzun nedenlerini yazacak değilim, girin netten bakın). bir türlü algılayamamanın yarattığı "leziz" bir çaresizlikten söz ediyorum yani. insanın bir türlü içinden çıkaramadığı acayip bir duygudan. güzel bir şeyden.
velazquez, neredeyse 350 yıl önce ölmüş, "las meninas"ı yapalı da neredeyse bir o kadar. ama işte onca zaman sonra, bir kişiye bile böyle "çaresiz" hissettirebiliyor. "sanatın gücü" gibi bir klişeye bağlamak istemezdim mevzuyu ama bazen tam da klişeden başka söyleyecek laf kalmadığından kıymet daha da artabilir.
03 Şubat 2009
van minut, ekscüz mi...

"romantik isyankar" eline kronometreyi almış, gerekli ölçümleri yapmış ama daha esaslı bir şeye de temas etmiş: bizim kofti kahramanın kahramanlığını en azından o ilk anda sadece bizim anladığımızı söylüyor.
cinsiyetçilik tartışmasını bir kenara koyalım, adına "delikanlılık" denilen şeye anlam biçenlerdenim ben şahsen. hatta bunun bir hayat tarzı, dünya görüşü olduğunu da iddia edebilirim. fakat başka bir sürü şeyde olduğu gibi bunda da asıl olan, senin o kalıba girmenden ziyade, onun bir kalıp olarak senin üstüne oturup oturmamasıdır. bunu da ancak hayattaki hal ve gidişin belirler zaten. sonuna kadar kovalanan artistliklere manalı da olsa manasız da gönlümüz açık ama artistlik yapıp ondan sonra "benim sözüm moderatöreydi" falan demeyeceksin tabii. ya da ne bileyim, "gazze'de çocuklar ölüyor" diye feryat ederken kendi memleketinin boşaltılan, yakılan köylerinde ölen çocukları, daha 12 yaşındayken vücutlarına 13 kurşun giren çocukları unutmayacaksın. yoksa zaten üzerinde anca anca delikanlı olmayı çok arzulayan lümpen bir mahalle bıçkınına yakışacak kadar duran artistlik de delikanlılık da silinir gider.
haaa, tabii mevzu şu, memleketimiz artık delikanlılığın başka türde kodlandığı bir yerdir, memleketimiz artık at izinin it izine karıştığı bir yerdir. tam o yüzden işte koyun-keçi-abdurrahman çelebi denkleminin gayet geçerli olduğu bir yerdir; o da ayrı...
şükür, eso'nun meşhur sözü hep kulağımda büyüdüm ben: "kıçına güvenmiyorsan borazancı olmayacaksın." en azından artistliğimin kaynağını, kıçımın ölçüsünü biliyorum. allah olmayana da versin tabii...
26 Ocak 2009
hayırlı cuma
pazartesi sendromu denilen şeyle işim olmaz, demiştim. ters açıdan bakınca bir de "cuma manyaklığı" var tabii: "ayyy, cuma geldi, hafta sonu başlıyor, tatil, coşalım, eğlenelim..."
ben bunu esasen İstanbul'da gördüm, bizim Angara'da böyle şeyler bilmezdim. bilmezdim derken, şükür, "öğrendim, ben de cuma manyağıyım" demiyorum. zaten koşturmayı sevmem, parti insanı değilim, özel özel "canlı müzik dinlemek" denilen şeyden nasıl bir zevk alınacağına dair pek fikrim yok (netekim konser de sevmem: maksat iyi müzik dinlemekse vatandaş onun kendince ennn iyi halini albümünde zaten yapmış, konserde yapacağı ekstra şey gitar solosunu uzatmak, üç-beş ses oyunu yapmak başka ne olacak. heee ama deniyorsa ki, "nasıl şarkı söylediğini görmeye gidiyoruz" ona eyvallah.)...
"biz meyhane insanı olalı çok olmuş" tespitini yapalı epey oluyor. zira söz dinlemek isterim ben karşımdakinden. sesi sonuna kadar açık müzikle, sallanıp durmak pek gitmez bana. fakat tabii meyhanede de fasılı, vatandaşın kafasının üstünde gezinip duran klarnetçileri, darbukacıları, kemancıları hiç sevmem, dövesim gelir. (bir de hayatta en anlaşamadığım meslek grubu garsonlardır. çoğu zaman onları da dövesim gelir.)
ama başka bir şekilde evet, cuma manyağı oldum: bitmesin o cumalar, cumartesiler, seyredilen filmler, yenilen abur cuburlar, şunlar bunlar isteyen bir kişiyim artık. hiçbir şikayetim yok...
ben bunu esasen İstanbul'da gördüm, bizim Angara'da böyle şeyler bilmezdim. bilmezdim derken, şükür, "öğrendim, ben de cuma manyağıyım" demiyorum. zaten koşturmayı sevmem, parti insanı değilim, özel özel "canlı müzik dinlemek" denilen şeyden nasıl bir zevk alınacağına dair pek fikrim yok (netekim konser de sevmem: maksat iyi müzik dinlemekse vatandaş onun kendince ennn iyi halini albümünde zaten yapmış, konserde yapacağı ekstra şey gitar solosunu uzatmak, üç-beş ses oyunu yapmak başka ne olacak. heee ama deniyorsa ki, "nasıl şarkı söylediğini görmeye gidiyoruz" ona eyvallah.)...
"biz meyhane insanı olalı çok olmuş" tespitini yapalı epey oluyor. zira söz dinlemek isterim ben karşımdakinden. sesi sonuna kadar açık müzikle, sallanıp durmak pek gitmez bana. fakat tabii meyhanede de fasılı, vatandaşın kafasının üstünde gezinip duran klarnetçileri, darbukacıları, kemancıları hiç sevmem, dövesim gelir. (bir de hayatta en anlaşamadığım meslek grubu garsonlardır. çoğu zaman onları da dövesim gelir.)
ama başka bir şekilde evet, cuma manyağı oldum: bitmesin o cumalar, cumartesiler, seyredilen filmler, yenilen abur cuburlar, şunlar bunlar isteyen bir kişiyim artık. hiçbir şikayetim yok...
20 Ocak 2009
la luz
05 Ocak 2009
bin o uçağa-1

hazzetmediğim bir sürü insan var hayatta. normal olarak. yalan yok, bir zamandır bunların mümkünse topluca bir uçak kazasında falan ortadan kaybolmasını da diliyorum. hiç öyle insani duygulara falan sahip değilim. o listeyi sonra açıklarım ama o uçakta mutlaka olsun dediğim adamlardan birisi hakkı devrim.
bu adam nasıl oldu bir anda bir medya gurusu haline geldi birisi bana izah etsin. televizyonda konuştukça hohoho, hihihi gülenler "tonton dede"lerinin sıcaklığında, hoş sohbetinde eğlenirken bunu düşünmüyorlar elbette ama bilhassa yazılarında gündelik hayattaki faşizmi yeniden yeniden üretip duruyor bu herif. işte birtakım eblehler de "aman güzel türkçemizin bekçisi", "aman ne tatlı bir ihtiyar" diye övüp duruyorlar kendisini.
ben bunları çok zamandır düşünürdüm zaten de, geçen radikal'e yazdığı yazı tam demek istediğime denk düştü.
kürtçe trt hikayesinden bahsediyor, ne kadar memnun olduğundan söz ediyor falan filan. sonra bir eski anısını anlatıyor:
"....Çünkü efendim, davet sahibi Kürt köyünde Türkçe bilen, yani muhtarlığa aday olabilecek bir Allahın kulu yokmuş.
Hocam, ki o da Kürt kökenli ve ünlü bir ailenin evladıydı, sordu bana o zaman:
– Sence Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt politikası nedir?
– Asimilasyon değil mi Hocam, dedim?
– Anlamını da söyle o zaman!
– Asimilasyon! Yani «Kendine benzetme, bir tutma, sindirme, kendi içinde eritme, özümseme, kendine mal etme...» değil mi Hocam?
– Tamam! Bir sualim de şu sana: ahalisi arasında Türkçe de bilir tek fert bulunmayan köyler olduğuna göre, Cumhuriyet’in 40’ıncı yılında asimilasyon politikası hedefine ulaşmıştır, diyebilir miyiz?
– Diyemeyiz Hocam, dedim utanarak, üzülerek.
Onunki de öfke değil, bir teessüfün ifadesiydi zaten.
Cumhuriyet’in 40’ıncı yılında hoca-talebe birlikte dert edindiğimiz hatadan kurtuluşun ilk adımını, o günden bir 46 yıl daha sonra nihayet attık, diye seviniyorum. Bunu bana çok görmeyin!..."
tonton faşist, kürtleri asimile edemediğine 40 yıldır üzülürmüş, utanırmış yani! altına da "Ve Dil Yâresi köşemde artık «Kürtçe dostları» başlığını da kullanabilir miyim, diye düşündüm. Bunun için bana, Türkçe’yi de, Kürtçe’yi de iyi bilen bir gönüllü yardımcı lazım." diyerek ama "ayyy ne kadar demokrat bir adam yaaa" da dedirtiyor bize. (o linke tıklayın, yorumlara bakın hele)
ulan diyorum, ben mi yanlış değerlendiriyorum bir sürü hikayeyi ama biliyorum ki gündelik hayatta böyle çaktırmadan yapılan faşizm her bakımdan en tehlikelisidir aslında. zira kurda kuzu teslim etmekten farkı yoktur.
hasılı o uçakta hakkı devrim mutlaka olmalıdır, yanında okan bayülgen'le birlikte tabii...
Etiketler:
düşmanını tanı,
hakkı devrim,
okan bayülgen,
tiksinç
hesap kitap

2008 hesap defterini açalım:
çalışmaklar, az uyumaklar, kendime pek dikkat etmemekler, yazmaklar baki. büyük iş Antalya'da Spor ve Antalyaspor projesi tabii; fena bir şey yapmadık, en azından altından kalktık. ferah ferah diyebilirim ki, daha iyisi yapılana kadar en iyisi budur. omuzdaki bursit ve dahi tendinit meselesi ("omuzum ağrıyor" yerine böyle deyince daha karizmatik oluyor!) durup duruyor ki sanırım artık onunla yaşamayı da öğrendim. bir zamanlar övündüğümüz, "ben sigara içmem gitanes içerim, cigar içerim, puro içerim"cilik bitti, bildiğin sigara içiyorum artık. biraz daha fazla su içiyorum ama evet.
bir zamandır kaybettiğim bir şeyi becerebilme, bir şeye yoğunlaşabilme hissiyatını yeniden kazanır gibi oldum; daha önce hiçbir ilişkim olmayan, ilişkim olacağı aklımdan bile geçmeyen bir dil üzerinden hem de: arnavutça konuşuyorum demek saçma tabii de en azından bazı kelimeleri anlayabiliyorum. mesudum.
maneviyat; bir takım yalpalamalara rağmen sağlam, şükür.
2009'dan hayalim, umudum falan yok. haybeye saçmalamaya gerek yok.
2008 hedefi, "daha iyi bir adam olmayı becerebilmek"i becerebildiğimiz şüpheli. öyleyse bu seneye de koymakta beis yoktur (hoş, bunu becerdiğimi nasıl anlayacaksam. sabit hedef haline getirmek en iyisi herhalde). loto hedefi de dursun, ki 2008'de bir kere 4 bulduğumuzu da eklemek isterim.
19 Aralık 2008
insanlar ve sözler

yaşadığı baskıyı soruyorlar adama, milyon dolarlık bir takımın başındayken, milyon dolarlık futbolcuları idare ederken, milyon dolarlık kupaların peşinden koşarken. "Baskı?" diyor, "Ne baskısı? Baskı fakir insanların ailelerini beslemek için çırpınırken yaşadığı bir duygudur. Güneşin doğuşundan, batışına kadar çalışıp çocuklarını beslemeleridir."
bazı insanları bazı sözleri söyledikleri için severiz, bazı sözleri de bazı insanlar söyledikleri için. bu ikisinin kesiştiği yerlerdir, hayatımıza çizdiğimiz yönü belirleyen çoğu zaman: insanlarımız ve sözlerimiz...
15 Aralık 2008
kaç numara?

"Irak'a beklenmedik bir ziyaret yapan ABD Başkanı Bush, Başbakan Nuri el Maliki'nin elini sıkarken öfkeli bir Iraklı gazetecinin ayakkabı saldırısına uğradı.
Maliki'nin şaşkın bakışları altında iki ayakkabısını da çıkarıp peş peşe Başkan'a fırlatan ve bir yandan da Bush'a ağır hakaretler yağdıran gazeteci, güvenlik güçleri tarafından hemen etkisiz hale getirilerek salondan çıkarıldı.
Eğilerek, başının hemen üzerinden geçen ayakkabılardan isabet almadan kurtulan Bush, saldırının kendisini etkilemediği belirtti ve esprili bir şekilde 'sadece ayakkabıların numarasının 10 olduğunu söyleyebilirim' diye konuştu..."
görmeyen çok şey kaçırır, o ayrı. ama sorulacak esas soru, bu ayakkabıların kaç numara olduğu şüphesiz!

ps. ayak topuyla alakası olmayan bir şeye "futbol" diyen bir milletin ölçü birimlerinin boktan olması da normal tabii. "10 numara" derken bizim buraların 44 numarası gibi bir şeyden söz ediyor. memleket medyasında kimsenin aklına bunu Avrupa ölçülerine çevirmek de gelmiyor o da ayrı.
yanlış anla-ma
bir sürü yanlış anlama bir sürü cinayete yol açmıyor mu? bir sürü yanlış anlama bir sürü başka yanlışlığa yol açmıyor mu? hayatta en berbat şeylerden birisi yanlış anlaşılmak değil mi? yanlış anlaşılarak ölüp giden, hayatı kayan bir sürü insanevladı yok mu ortalıkta?
paradoks kendi içinde biraz da; salimen dinlemesi gereken yanlış anlayanın standart tepkisi zaten yanlış anladığını dinlemeyi kesmek olunca, yanlış anlamaları ortadan kaldırmanın fazla da bir yolu kalmıyor.
burn after reading, bütün bütün yanlış anlamayla ilgili değil ama o saçma salak "no country for old men"den sonra "aferin ulen coen'ler" dedirten bi iş.
beri yandan ama işte Nina'sıyla, Pinta'sıyla, Santa Maria'sıyla Kolomb'un yanlış anlaması, keşfettiği yerin yeni bir kıta olduğunu anlayamadan ölmesiyle noktalandı...
paradoks kendi içinde biraz da; salimen dinlemesi gereken yanlış anlayanın standart tepkisi zaten yanlış anladığını dinlemeyi kesmek olunca, yanlış anlamaları ortadan kaldırmanın fazla da bir yolu kalmıyor.
burn after reading, bütün bütün yanlış anlamayla ilgili değil ama o saçma salak "no country for old men"den sonra "aferin ulen coen'ler" dedirten bi iş.
beri yandan ama işte Nina'sıyla, Pinta'sıyla, Santa Maria'sıyla Kolomb'un yanlış anlaması, keşfettiği yerin yeni bir kıta olduğunu anlayamadan ölmesiyle noktalandı...
05 Aralık 2008
"the man who sold the world"
.jpg)
kişisel gelişim kitaplarına hiç inanmam ben. zaten adında meymenet yok, "kişisel gelişim". geliştirilen kişiselliğin falan değil; bilgeliğin yollarını, daha "presentıbıl" bir insan olmayı anlatan metinlerin tamamı aslında "kendinizi nasıl daha iyi pazarlarsınız"dan ibaret. "kendini pazarlamak" ne önemli... kendini satmak ne de esaslı iş...
dünyanın kötü olmadığına kendimizi ikna etmek zor, tamam, ama en azından kendimizi pazarlamadan da manalı olmanın olanaklarını aramaktan vazgeçmemek lazım. o kötülüğe uymamak lazım. ille bi şey satmak gerekiyorsa da dünyanın anasını satmak lazım...
ps. nirvana versiyonu daha iyidir allah için ama bowie şarkısı ne de olsa....
17 Kasım 2008
"halka hizmet hakka hizmet"
neler olmaktadır anlamış değilim; 3-4 gündür hz. google'a la şantami kantare yazan buraya geliyor akın akın. buldukları da bu . hayır, duymadığımız bilmediğimiz bir şey mi var anlamadım. gelenler de zaten bir şey bulamayıp muhtemelen küfrederek gidiyor. işi gücü bırakıp "halka hizmet hakka hizmet" diyoruz o zaman.
şarkının orijinal adı "lasciatemi cantare". "l'italiano" olarak da biliniyor. esas söyleyen toto cutugno, ki biz tabii ki celentano versiyonunu tercih ediyoruz. bitti mi? bitmedi. ben sözünü de görmek isterim diyenler, buraya buyursun, ki sürpriz türkçesi de var. bitti mi? bitmedi. dinlemek isteyen de buradan buyursun. (ama yanılmayın bu söyleyen toto abi, adriano abi değil)
biraz da kişiselleştireyim, ben küçükken bu şarkıyı manasızca pek söylerdim. muhtemelen arayıp duranlar da hep benimle aynı durumda zaten. toto abi ise gözümün önünde eurovision 90'da "insieme 1992" diye bir şarkıyı söylerken durup duruyor. kendisi memleketteki laşantami cantare arayışını duysa kesin ilk uçağa atlar gelir o da ayrı tabii.
ps. sokak çocuğu mehmet'in söylediği şarkıya la şantami kantare demişim, ama hayır, o feliçita'yı söylüyordu. şimdi buraya da feliçita yazdık, bi de onun dalgası gelir ya hadi bakalım hayırlısı.
şarkının orijinal adı "lasciatemi cantare". "l'italiano" olarak da biliniyor. esas söyleyen toto cutugno, ki biz tabii ki celentano versiyonunu tercih ediyoruz. bitti mi? bitmedi. ben sözünü de görmek isterim diyenler, buraya buyursun, ki sürpriz türkçesi de var. bitti mi? bitmedi. dinlemek isteyen de buradan buyursun. (ama yanılmayın bu söyleyen toto abi, adriano abi değil)
biraz da kişiselleştireyim, ben küçükken bu şarkıyı manasızca pek söylerdim. muhtemelen arayıp duranlar da hep benimle aynı durumda zaten. toto abi ise gözümün önünde eurovision 90'da "insieme 1992" diye bir şarkıyı söylerken durup duruyor. kendisi memleketteki laşantami cantare arayışını duysa kesin ilk uçağa atlar gelir o da ayrı tabii.
ps. sokak çocuğu mehmet'in söylediği şarkıya la şantami kantare demişim, ama hayır, o feliçita'yı söylüyordu. şimdi buraya da feliçita yazdık, bi de onun dalgası gelir ya hadi bakalım hayırlısı.
07 Kasım 2008
Kitabi: 06.XI.2007 - 06.XI.2008
05 Kasım 2008
zwei, two, deux, due, dois: 2
doğum günü partisi yapmadım ben hiç, yapan çocuklardan da hala hoşlanmam (esasen partilerden hoşlanmam. kültürüne uzaklığımızdan mıdır nedir? 3-5 arkadaş bir araya gelip oturmak, muhabbet etmek "parti" olunca bi soğuma gelir bana). zaten yasaklamaydı, her gün kitap fuarı belasına bulgar sınırına dayanmaydı derken buranın doğum gününü de atlamışız işte. dolayısıyla evet parti yok, ama tabii ki gecikmeli de olsa teşekkür var:
hafakan; esin. kafka-camus-corto; güçlü üçlü. okuduklarım; mana. dinlediklerim; algı. hayatımdakiler; dünya. arnavutça; yapabilme azmi, duygusu. gelip geçenler, göz atanlar; sağ olsunlar. burada parti falan olmadığını bile bile yorumlarıyla muhabbet kapısından kafalarını uzatanlar; var olun.
toparlama: onlar; beni ben yapan her neyse, beni benden alan her neyse, beni ben kılan her neyse. yine...
hafakan; esin. kafka-camus-corto; güçlü üçlü. okuduklarım; mana. dinlediklerim; algı. hayatımdakiler; dünya. arnavutça; yapabilme azmi, duygusu. gelip geçenler, göz atanlar; sağ olsunlar. burada parti falan olmadığını bile bile yorumlarıyla muhabbet kapısından kafalarını uzatanlar; var olun.
toparlama: onlar; beni ben yapan her neyse, beni benden alan her neyse, beni ben kılan her neyse. yine...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
