09 Şubat 2010

sosyal bilimlere peynirli açma-poğaça bakışı...


niyet ve dilin birbiriyle uyuşmadığı dakikalar geçip gidebilir ama kalıcı olan sonrasıdır. olan biten bir kartopu etkisi yaratabilir, sosyal bilimlerin bile dengesini bozabilir.

sabah klasiği zeytinli açma, peynirli poğaça ikilisini karıştırmama sebep, tramvayda rastlaştığımız Kerem'in "ben şu iri peynirli olanlardan alacam" demesi belki de bilemem ama bildiğim adama "peynirli açma, zeytinli poğaça" dediğim. zeytinli poğaça yok, öze dönüş hamlesi, peynirliyle ikamesi yapılır. peki ama peynirli açma ne?

kısacık süren, anlık göz göze gelişimizde ikimiz de anlıyoruz ki paketin içine koyduğun o şey peynirli açma değil Mustafa amca. peynirli açma diye bir şey varsa bile öyle olmaz. bunu sen de ben de biliyoruz. ama susuyoruz. ben teşekkür ediyorum, sen sonraki müşterine bakıyorsun. ben peynirli açma zannıyla iri peynirli poğaçayı kemirirken düşünüyorum: ya bakışını yakalayamasaydım, ya bunu peynirli açma sanacak kadar şuursuz olsaydım, bundan sonra bana "peynirli açma nasıl bir şey anlatsana" diyenlere o iri peynirli poğaçayı anlatsaydım... sonra benim anlattığım arkadaşına bunu böyle anlatsa, o kendi arkadaşına bunu böyle anlatsa, öteki kendi arkadaşına bunu böyle anlatsa... iri peynirli poğaçalar aynı zamanda peynirli açma haline gelse...

niyet ve dilin birbiriyle uyuşmadığı dakikalar geçip gidebilir ama kalıcı olan sonrasıdır... o sonrası, sadece kişisel tarihlerimize değil hiç sanmazken sosyal bilimlerin gidişatına etki edebilir...

19 Ocak 2010

elhan-ı şita

bugün caddede öyle dururken, yanım yakınım insan dolu, öfkeli, huzursuz, "bir açık mezar olarak türkiye" lafının hâlâ arkasında, aslında pek sevmediğim şekilde lapa lapa değil de ıslak ıslak yağıyor olsa da karı görünce aklıma gelip duran şiiri bir türlü atamadım zihnimden.

elhan-ı şita, cenap şahabettin'den. kime, niye gittiği malum...

Bir beyaz lerze, bir dumanli uçuş,
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar
Gibi kar
Geçen eyyâm-i nevbahari arar...
Ey kulûbün sürûd-i şeydâsu,
Ey kebûterlerin neşideleri,
O baharin bu işte ferdâsi
Kapladi bir derin sükûta yeri
Karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem aglar.
Ey uçarken düşüp ölen kelebek
Bir beyaz rîşe-i cenâh-i melek
Gibi kar
Seni solgun hadîkalarda arar.
Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacik bir çiçekli yelpâze,
Nâ'şun üstünde şimdi ey mürde
Başladi parça parça pervâze
Karlar
Ki semâdan düşer düşer aglar!
Uçtunuz gittiniz siz ey kuşlar;
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
Gibi kar
Sizi dallarda, lânelerde arar.
Gittiniz, gittiniz siz ey mürgân,
Şimdi boş kaldi serteser yuvalar;
Yuvalarda -yetîm-i bî-efgân!-
Son kalan mâi tüyleri kovalar
Karlar
Ki havada uçar uçar aglar.
Destinde ey semâ-yi şitâ tûde tûdedir
Berk-i semen, cenâh-ı kebûter, sehâb-ı ter...
Dök ey semâ -revân-ı tabiat gunûdedir-
Hâk-i siyâhın üstüne sâfî şükûfeler!
Her şahsâr şimdi -ne yaprak, ne bir çiçek!-
Bir tûde-i zılâl ü siyeh-reng ü nâ-ümid...
Ey dest-i âsmân-ı şitâ, durma, durma, çek.
Her şâhsârın üstüne bir sütre-i sefîd!
Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar
Her sûda hayâlim gibi pûyân oluyor kar
Bir bâd-ı hamûşun Per-i sâfında uyuklar
Tarzında durur bir aralık sonra uçarlar,

Soldan sağa, sağdan sola lerzân ü girîzân,
Gâh uçmada tüyler gibi, gâh olmada rîzân
Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun,
Karlar, bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun.
Dök kâk-i siyâh üstüne, ey dest-i semâ dök.
Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök:
Ezhâr-ı bahârın yerine berf-i sefîdi;
Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi.


ps. şurada bugünün türkçelisi hali de var.

06 Ocak 2010

hesap kitap-2009


bir hafta geldi de geçti bile ama her senenin ilk yazısında hesap kitap çıkarmak gelenek olmuş. 2009'un hesabı öyleyse:

fena kitaplarla ilgilenmedim bu sene. yine de favorim vakti zamanında okuduğum (üniversite 1 olmalı, sabaha karşı bir vakitte masanın kör ışığında bitirdiğimde içimde kalan duyguyu hatırlarım. nitekim hala en son 2-3 sayfası çarpar beni) gramsci biyografisini yeniden hayata sokmak "iyi ki" dediğim işlerden. yine bir sürü yazı sağa sola. içime gayet sinenler de var, yalapşap olanlar da.

yılın sürprizi Birikim hikayesi kuşkusuz. para verip aldığım ilk Birikim'i de hatırlıyorum: Nisan 96, sayı 84. valide-peder ulus'taki halden dönüyorduk, günlerden de pazardı. aradan geçmiş 13-14 sene demek. bizim burada işler pek bilindik şekilde yürümediğinden daha ziyade sıranın bana gelmiş olmasından kaynaklı sorumlu müdüriyet. ama yine de işte 13-14 sene öncesinden bakınca hikayeye...

bozcaada, uzun zamandır unuttuğum tatil mefhumunu yeniden hatırlattı. kesinlikle "en iyi tatil" sıralamamda ilk üçe girer. her bakımdan pek güzeldi.

çok film seyrettim, istediğim kadar çok okumadım, iyi müzik dinledim (halihazırda arnavut rock-alternatif müziğini benden daha iyi tanıyan birisi olduğunu sanmam memleketimizde), zaman zaman "adamsendeciliğe" kapıldım çalışmam gerektiğini bile bile oturdum, eskiye göre biraz daha çok uyudum sanırım (yaşlılık alametleri artık bunlar), halı sahalara geri döndüm, çok sigara içtim.

maddi durumlar her zamanki gibi lotoya muhtaç halde (ulen bunu da bi tutturamadık yani), maneviyat gayet sağlam.

25 Aralık 2009

corvus... karga yani...

kargalara olan sevgimi hiç saklamadım. çok severim. favori üç kuşumun ilk sırasındadırlar zaten (ötekiler serçe, martı). üzerlerine okuyunca insanın daha da hayran olmaması işten değildir kargaya. sosyaldirler, kabile halinde yaşarlar, kendilerinden olana saldırılınca bir araya gelirler, kindardırlar, unutmazlar, hatırlar... üstelik hayvanlar aleminin gizli zekisidirler (la fontaine'in o denyo masalına inanmayın); alet edevat kullanma becerileri şempanzelerle yarışır.

haber şu:
"Fatih’teki İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne 150 metre uzaklıktaki Hocaüveyz Mahallesi’nde, 10 günde 30’dan fazla karga ölüsü bulundu.

Karga ölülerinde saçma izlerine rastlanması mahallede tüfekli birinin sistemli olarak karga avladığı görüşünü güçlendirdi... Mahalleliye göre çoğunlukla Kocasinan Caddesi’ndeki Koca Korkut Otoparkı’nda bulunan ölü kargalar, çevrede oturan biri tarafından av tüfeği ya da saçma atan havalı tüfekle öldürülüyor... Hayvan haklarını savunan derneklere başvurduklarını belirten su bayii Arif Taşar, “Polisten yardım istedik ama bize kargaları öldürenin nereden ateş ettiğini ve eşgalini sordu. ‘Bilmiyoruz’ deyince de ‘Yapabileceğimiz bir şey yok’ dedi” diye konuştu."


o havalı tüfeği sıkan dallama kargaları tanımıyor burası kesin. zira şahsen onları tanımlamak gerekse şöyle derim: "karga, kendisine çarpan arabanın plakasını alan hayvandır." üstelik mitolojide derler ki, ruhları cehenneme götürme işi de onlarındır...

hasılı, karga kanını yerde bırakmaz. bunu bilir, bunu söylerim...

18 Aralık 2009

bedduadır



"annesine yaramazlık yaptığı için allah taş etmiş, tövbe etsin diye de ellerini dışarda bırakmış". eso'nun benimle yarı dalga geçmek yarı "anneye yaramazlık yapılmaz" demek için uydurduğu bu hikaye sıhhiye parkı'nda durur. o parktan ne zaman geçsem aklıma gelir, o heykeli ne zaman görsem aklıma gelir.

dün işçileri bu soğukta, yağmurda, çamurda "provokasyon olacak" diye suya döken, ellerindeki gazı böcek ilacı sıkar gibi insanların üstüne sıkan bilumum polis zevatının yerin dibine geçip mümkünse toprağın dışında da bir şeylerinin kalmamasını diliyorum. bunu tüm o suya dökülen, gazlanan adamların-kadınların ahlarıyla, okudukları belalarla diliyorum. bedduanın hepsine tutma ihtimali zayıf ama birisinde bile işe yarasa yeter.

metafizikten medet ummak bazen yersiz değildir...

11 Aralık 2009

batistuta'nın montu



ben daha PAF takımı oyuncusuyken, pek kıymetli Yiğiter abinin (ne muhterem bir insandır, var olsun) beni usul usul A takıma adapte ederken çıkardığı maçlardan birisiydi Gabriel Omer'in hikayesi. "şu yazıyı da fakslayayım bak, yazarken kullanırsın" dediği gün evden pederin büroya nasıl gittiğimi hâlâ hatırlarım (koskoca Yiğiter abi bana iş vermiş zira). o yazı, en severek yazdığım yazılardan birisi olarak durur (heyhat kopyası yok, bir sürü başka yazı gibi). zira o zaman da şimdi durduğum yerdeydim: sevdiğim, bağlandığım ne varsa hayatta ama şimdi ama sonra bir şekilde yazacağım (birçoğunu da becerdim, şükür. ama hala bir uludağ gazoz yazısı eksikliği hissederim mesela).

şimdi düşününce Fiorentina'yı mı önce sevmeye başladım Batistuta'yı mı emin olamıyorum. ama sanırım ikisi birbirini kuvvetlendirdi. Batistuta'nın futbolculuğuna zaten laf söyleyecek yoktur; Fiorentina'dan Roma'ya transfer olup eski takımına gol attıktan sonra ağlaması da gönül köşkümüzde yükseklerde bir yer bulması için yeter sebeptir (ki, takım küme düştüğü sezon Floransa'yı bırakmayışı apayrı bir hikaye zaten).



şansla mı demeli, kosmosun oyunuyla mı bilemem artık ama dünden beri, bir mont almak üzere dolanıp dururken bir anda karşıma çıkıveren Batistuta'nın kreasyonundan bir montum var. bu vesileyle kendisinin moda işine girdiğini öğrenmiş olduk. heyhat, hemen hiçbir yerde ayrıntı yok.

özetle, hayatta bir takım adamların-kadınların-şeylerin meftunu olmakta bir beis yok. benim bunlardan bir miktar var zaten. şimdi bir de Batistuta montum oldu ki (Türkiye'de buluvermek!), daha ne isterim. hele ki aldığım en güzel yeni yıl hediyelerinden biriyse...

02 Aralık 2009

elma



ilk elmamı ne zaman yedim hatırlamıyorum. ama bildiğim, ilkokul boyunca beslenme çantamda bir elmanın sürekli olduğu. severim elmayı. kırmızısını ama. beyazından hoşlanmam. kırmızısının da mayhoş olanına ayrı bir hissiyatım vardır, her zaman yeme arzusu taşımasam da.

dün, gecenin bir yarısı, ikimiz de kendi dünyamızda (ben filmde, o bilgisayar başında), İnanç'la elma yerken onun yiyişine, kendi yiyişime baktım. sonra düşündüm, en iyi elma yeme biçiminin kendiminki olduğunu her yerde, her koşulda savunabilirim (önce ortadan bir yuvarlak oluşturacak şekilde ısırıklar -dikkat, bu aşamada kesinlikle dik tutulmayacak elma, baş ve işaret parmakları arasında döndürülecek-, sonra dik konuma getirilerek önce alt tarafı sonra saplı kısmı yukarıdan aşağı dişlemek suretiyle yenilecek. son olarak tekrar döndürme pozisyonunda çekirdekli bölgeye ulaşılıncaya kadar kemirilecek, herhangi bir kırılmaya izin vermeden iskelet halinde bırakılacak) ama işte beri yandan İnanç'ın hiç de benim yediğim gibi yemediğini, iskelet oluşturmaya dikkat etmediğini, döndürerek yemediğini gördüm.

dün gece hiç ses etmeden seyrettim, ama bir daha denk gelince "sen nasıl yiyorsun bu elmayı" diye soracağım. o zaman, ilk önce "ne diyon sen ya" diyecek, ama bir yandan da düşünecek "nasıl yiyorum ben bu elmayı" diye. ben tabii öyle yenmeyeceğini söyleyeceğim. o tabii, "töbe töbeee, sen manyaksın" diyecek. ama elmayla kısa bir süre için de olsa farklı bir ilişki kurmuş olacak.

hasılı, "her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır" diyen atalar, milletin elma yiyişini gözlememişler herhalde. ben her durumda en iyi elma yeme şeklinin kendiminki olduğunu düşünüyorum. ama bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olduğunu çok daha önceden öğrenmiştim:

"Bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir: Masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı alıp yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü." - Kafka

23 Kasım 2009

"ferman devletin..."

katıldığım ilk öğrenci derneği toplantısı, saatlerce süren muhabbetler, "yaz çalışması", kitaplar, toplantılar, "koordinasyon", "dünya yerinden oynar meclisten adam çıksa", pankartlar, "hayal gücü engellenemez", fikirler, "soru işaretçiler", 6 Kasımlar, çatışmalar, "ferman devletin üniversiteler bizimdir", kavgalar, sloganlar, soğumalar, yeni gelenler, kopmalar...

o zamanlar ankara üniversitesi hukuk fakültesi'nin içindeki kantin, "küba" ve "miami" olarak ikiye ayrılmıştı. küba'da, namı diğer "iç kantin"de geçirdiğim zamana hiç yanmam. her türlü dumanaltı olmuşluğuna rağmen oradaki cevher, hayatın orada atışı çok başkaydı. iç kantin artık yok; biz okulu bitirdikten sonra önüne bir duvar örmüşler. yeni girenlerin o duvarın arkasındaki kocaman kantine dair hiçbir fikirleri de yok artık. ama sonuçta tarih denilen şey, bir delik bulup yeniden hayata sızıyor şükür.

16 Kasım 2009

bin o uçağa-3

rasim ozan kütahyalı diye bir insan var. sorsan "ne iş yapıyorsun" diye, "gazeteciyim" deme ihtimali yüksek. hani bir besim tibuk vardı, dediği bir sürü liberal şey içinde aklımda kalanı "ofsayt kalsın, kaleler büyüsün, gol olmuyor böyle, zevki çıkmıyor futbolun" diyen, onun "yunus"larındanmış vakti zamanında.

nereden çıktı, bu alemlere nasıl girdi bilmiyorum. çok da umrumda değil esasen. neticede bir el veren vardır. bizi andı herhalde, cem uzan ağzıyla diyeyim, "açın gençlerin önünü", amenna. ve fakat işte o gençler bu durumu yanlış anlarsa ne yapmalı? netekim gencimiz önünü açmış, hem de bir başka genç bünye helin avşar'a; parlak köşeci olarak fücudunun parlaklığını da göstermeye karar vermiş. (ilk gördüğümde başbakan gibi "fotoşok bu bea" dedim ama yok değilmiş, kanlı canlı rasim'le helin)


isteyen istediğine istediği yerini açsın. ama şahsen hayatta en korktuğum, tiksindiğim ikilinin bu adamın bünyesinde, derisinin altında bir yerlerde var olduğunu hissettiğimi de söylemeden geçmeyeyim: haddini bilmemek (bunun içi geniş geniş doldurulabilir), kafa karışıklığını müthiş fikri yumurtalar olarak ortaya sıçmak. "gençte acayip ışık var" diye üstüne atlayanlar ekürilerini bulmanın mutluluğu içinde gezinsinler (nitekim "reha"yı "ahmet"le barıştırmış, "ahmet"in tek dostu "nuray"mış zaten vs vs.) biz kendisinin malum uçağa binip ortadan kaybolmasını dileyelim. yanına helin avşar'ı alsın mı? alsa ne olur, almasa ne olur ki...


ps. "o yeee biz fotoğrafları çok merak ettik" diyorsanız hz. google'a "kütahyalı avşar" yazıverin bi zahmet. ya da biraz sabredin yakında bi gazete "galeriler" bölümüne alıverir.

bin o uçağa-1
bin o uçağa-2

09 Kasım 2009

Kitabi: 06.XI.2008 - 06.XI.2009


  • Cante Jondo Şiiri
  • Federico Garcia Lorca

  • Konuşmalar
  • Nazım Hikmet

  • Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun
  • Hatice Meryem

  • Ben Bir Gürgen Dalıyım
  • Hasan Ali Toptaş

  • Kaza
  • İsmail Kadare

  • Kirpinin Zarafeti
  • Muriel Barbery

  • Medeniyet Kaybı
  • Tanıl Bora

  • Komiser Memo
  • Dritëro Agolli

  • Sandık Odası
  • Sezgin Kaymaz

  • Uçtu Uçtu İtfaiye Arabası Uçtu
  • Maj Sjöwall-Per Wahlöö

  • Duman Olan Adam
  • Maj Sjöwall-Per Wahlöö

  • Maigret ve Muhbir
  • Georges Simenon

  • Kahramanlar ve Mezarlar
  • Ernesto Sabato

  • Son Mektup-Bir Aşk Hikâyesi
  • Andre Gorz

  • Atatürk'ten Anılar
  • Kazım Özalp-Teoman Özalp

  • Penelopia
  • Margaret Atwood

  • Ateş ve Kılıç
  • Henryk Sienkiewicz

  • Erken Kaybedenler
  • Emrah Serbes

  • the Loser
  • Fatos Kongoli

  • Çulsuzlar
  • Dan Kavanagh

  • 19
  • Cem Akaş

  • Germania
  • Tacitus

  • Marcos-Onurlu İsyankar
  • Ignacio Ramonet

  • İklimler
  • Andre Maurois

  • Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru
  • Heinrich Böll

  • İttihatçılar ve Arnavutlar
  • Bilgin Çelik

  • Neo-Liberalizm ve Sınıf
  • Chris Harman-Alex Callinicos

  • Düğün
  • İsmail Kadare

  • Said Nursi-Hayatı, Eserleri, Mesleği
  • Eşref Edib

  • Futbol Savaşı
  • Ryszard Kapuscinski

  • Kanaldaki Ev
  • Georges Simenon

  • Kosova'ya Üç Ağıt
  • İsmail Kadare

  • Hollanda'da Bir Cinayet
  • Georges Simenon

  • Beyaz Zenciler
  • Ingvar Ambjörnsen

  • Michael Kohlhaas
  • Heinrich von Kleist

  • Yanılsamalar Kitabı
  • Paul Auster

  • Amerigo
  • Stefan Zweig

  • İçimizdeki Şeytan
  • Sabahattin Ali

  • Napoleon
  • Thierry Lentz

  • Cahillikler Kitabı
  • John Lloyd-John Mitchinson

  • İpek
  • Alessandro Baricco

    - İpek
    - İçimizdeki Şeytan
    - Michael Kohlhaas
    - Kosova'ya Üç Ağıt
    - Futbol Savaşı
    - İklimler
    - Çulsuzlar
    - Erken Kaybedenler
    - Kirpinin Zarafeti

    13 Ekim 2009

    "fransa beni kabul edecek"


    "100 kişi olacak, 100 olay olacak o yüzdenin arkasında kaç yazıyorsa o kadarında bu olan olacak". yüzde hesabı bunun ötesinde ne ki? "topla oynama oranları yüzde 60'a 40" misal, sahaya 100 top atsan 60 tanesiyle bi takım 40'ıyla bi takım oynayacak; "ölüm oranı yüzde 46" misal, yüz kişiyi topla 46'sını öldür; "oy oranı yüzde 7.25" misal, aramızda gezen yüz kişiden 7.25'i o partiye oy vermiş...

    "açın türkiye'nin önünü", Genç Parti, 2002 genel seçimlerinde yüzde 7.25 oy almış (2.284.644 kişi), 2004 yerel seçimlerinde yüzde 2.57 oy almış (818.968 kişi), 2007 genel seçimlerinde yüzde 3.03 oy almış (1.062.352 kişi).

    darısı osman pamukoğlu'nun başına, öfke kontrolü için kendisine verilen kitap okuma cezası ağır gelmiş olacak ki, sosyolojik çalışmalara konu olacak kadar başarılı cem uzan'ın fransa'ya siyasi mülteci olarak yerleştiğini okuyoruz. beni bozmaz, fakat işte bu herife oy veren yüzdeler var ya, en azından okkalı bir "kolları kopsun"u sonuna kadar hakkediyorlar. beddualarım tutar, yakın zamanda yüz kişiden en az 2.57'sinin kollarını görememeye başlarsanız, korkmayın!

    08 Ekim 2009

    böyle başa böyle tarak


    "Ben ekonomi tahsili gördüm. Eskiden para ve finans yönetimi diye bir şey yoktu. Muhasebe vardı. Sadece muhasebeyle bu iş yürümez. İstediğiniz kadar muhasebede başarılı olun. O kurumu başarılı kılamazsınız. Başarı, paranın ve finansın yönetiminde.

    Bunu ben toprağı bol olsun Üzeyir Garih’ten de dinledim. Bir gün belediye başkanıyım, ziyaretime gelmişti, ve demişti ki; ‘Çok mağdur kaldık, şöyle oldu, böyle oldu tarih boyunca. çalıştık, çalıştık iki şeye karar verdik. İki şeyi başarmamız lazım. Bir, bilgiyi iyi yöneteceğiz, iyi bilim adamları yetiştireceğiz, iki, parayı iyi yöneteceğiz.’ Hakikaten bakıyorsunuz bilgide Yahudi ve Musevilerin çok ciddi keşifleri var. Bu icatları sebebiyle oturdukları yerden para basıyorlar.

    Telefonun geçmişine baktığımızda orada onu görüyorsunuz. Ampulde, enerjide onu görüyorsunuz. Onlar, durdukları yerde hâlâ bunun rantını almaya devam ediyor. Aynı şekilde iletişimde bunu başarmış. Hala rantını almaya devam ediyor.

    Parayı da tabii iyi yönetiyor. İstanbul’daki Yahudi vatandaşları şöyle bir inceleyin. Ben belediye başkanılığım dönemimde inceledim. Çoğu mülk sahibi olmazlar. En iyi yerlerde kiracı olurlar. Niye? Mülk sahibi olduğu zaman o para kayıptır. Ama parayı çalıştırdığı zaman en güzel yeri de kiralar, orada oturur.
    Kirasını öder. Ama para devamlı üretmeye devam eder. Onun hesabını da gayet iyi yapar.
    Ama bizler de yeri bulduğumuz zaman neyimiz var neyimiz yok hemen oraya veririz. Ticari hayatının içinde de hiç yer almayız. Bunların üzerinde ciddi manada durmak, iyi değerlendirmek ve gelecek nesillere bu sinyalleri bu kılavuzluğu, rehberliği hep birlikte yapmamız lazım.”


    IMF protestosu sırasında durumdan vazife çıkaran vatandaşın vatandaşı dövdüğü bir memleketin başbakanın "ulan capon yapmış", "şerefsizzler paranın ağğğmına koyuyorlar", "şöyle oturduğumuz yerden bi para kazanamadık ki" tadında açıklamalar yapması anormal değil tabii.

    ps.
    - şurada muhteremin ticaretle ilişkisine dair birtakım şeyler görülebilir.
    - şuradaki "alaydaki tek kantinin subayı oldu ve yeni kantinler açtı" lafı bütün meselenin özeti olarak da görülebilir.

    06 Ekim 2009

    eve dönen çoraplar


    teki kaybolmuş çorapların nereye gittiğine dair bir fikrim yok. fakat tek çorapları atmama gibi bir huyum var. bir gün eşlerinin bir yerden çıkacağına duyduğum inançtan ziyade fazla uzaklaşmış olamayacaklarını bilmemden kaynaklı.

    nitekim günlerrrr sonra, çıktıkları uzun yurtdışı seyahati tamamlayıp eve dönen ailenin haylaz çocukları misali ama çamaşırlığın en dibinden ama çekmecenin ücra köşelerinden ortaya çıkıp tekrar eşleşen çorapları giymek sadece verdiği muzafferane duyguyla değil, "yeni bir çift çorabım oldu" duygusu yarattığı için de güzel.

    yok, resimdeki çoraplar benim değil...

    28 Eylül 2009

    john cazale

    birisi gelse "john cazale hayranıyım" dese, "kim?" derim. "oyuncu yahu" dese, "ne oyuncusu?" derim. "büyük oyuncu, önemli oyuncu" dese, "hade len" derim. yapacağım budur.

    dünyanın aslında bizim farkında olmadığımız bir takım, tırnak içinde yazıyorum, "küçük" adamların sırtında güzelleştiğini anlamak için biraz merak gerekiyor herhalde. dün deer hunterın o sıkıcı ötesi 60 dakikasına ancak katlanıp yattığımda cazale'ye dair bildiğim sadece görüp durduğum suretiydi. oysa bugün, sadece beş film sürmüş kariyerinde oynadığı beş filmin de oscar adayı olduğunu (üçünün kazandığını); ölümünden 12 yıl sonra yayınlanan altıncısının da yine oscarlık olduğunu; meryl streep'in nişanlısı olduğunu; tam da deer hunter'ın çekimlerinden sonra kemik kanserinden öldüğünü; al pacino'nun kankası olduğunu biliyorum. kendimi daha iyi hissediyorum. böyle "küçük" şeyleri bilmenin hayatta pek bi boka yaramadığını ama en azından dünyanın seyri hakkında kafamda bir şeyler çaktırdığını düşünüp seviniyorum. john cazale'yi seviyorum.

    bu yazı resimsiz olmaz belki ama bilerek, isteyerek koymuyorum cazale'nin resmini. onun yerine murray abraham var. şahane salierimiz, "oscar alıp hala metroya binen ama tanınmayan tek oyuncu benim herhalde" derken onu da biraz daha sevmemizin kapısını ardına kadar açıyor.


    ps.
    * cazale'yi merak edenlere gitsin.

    16 Eylül 2009

    kanlı testere


    hukuk fakültesinin en şık yanlarından birisinin "adli tıp" dersi olduğunu düşünmem benim psikopatlığımdan kaynaklanabilir, itiraz etmem. lezyonlar, morluklar, izler, çürüme, kesici-delici alet yaraları, asfiksi, av tüfeğiyle dağıtılmış beyinler, barut izleri, köpürmüş akciğerler. hem teori hem renkli resimlerle pratik (hatta otopsiye girme imkanı da vardır da ben derse devam etmediğimden kaçırmıştım fırsatı. fakat sonradan Baturay'ın anlattığı "kafayı böyle testereyle kesiyorlar abi" sözleri o kadar da acayip gelmemişti). hasılı midesi dayanmayanın kaldırması zor bir derstir adli tıp ama hukukun soğukluğunun da ayrılmaz parçasıdır işte.

    "hukuk şudur budur" meselesine girmeyelim, zamanında giren girmiş:
    "...Ama bizim burjuva mülkiyeti kaldırma niyetimizi kendi burjuva özgürlük, kültür, hukuk, vb. anlayışlarınızın kıstasına vurduğunuz sürece, bizimle dalaşmayı bırakınız. Bizzat kendi düşünceleriniz, kendi burjuva üretim ve burjuva mülkiyet koşullarınızın ürününden başka bir şey değildir, nasıl ki, hukukunuz, sınıfınızın herkes için bir yasa haline getirilmiş iradesinden, esas karakteri ve doğrultusu sınıfınızın varlığının iktisadi koşulları tarafından belirlenen bir iradesinden başka bir şey değilse..."

    17 yaşındaki çocukların nasıl adam doğradıklarını ("bir bebekten bir katil yaratmak"), suyun arkasında ölülerinin peşinde koşanların mallarını yağmalamak için başka diyarlardan özel araba tutup yağmaya girişenleri her zaman konuşmak gerekir ama...
    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...