20 Ocak 2009

la luz




sana büyü yapılmış olmasından korkmayacaksın. zira büyünün tutması için itikat şarttır. büyü tuttuysa, itikadın var demektir ki ferah ferah "acayibül ala" diyebilirsin.

05 Ocak 2009

bin o uçağa-1


hazzetmediğim bir sürü insan var hayatta. normal olarak. yalan yok, bir zamandır bunların mümkünse topluca bir uçak kazasında falan ortadan kaybolmasını da diliyorum. hiç öyle insani duygulara falan sahip değilim. o listeyi sonra açıklarım ama o uçakta mutlaka olsun dediğim adamlardan birisi hakkı devrim.

bu adam nasıl oldu bir anda bir medya gurusu haline geldi birisi bana izah etsin. televizyonda konuştukça hohoho, hihihi gülenler "tonton dede"lerinin sıcaklığında, hoş sohbetinde eğlenirken bunu düşünmüyorlar elbette ama bilhassa yazılarında gündelik hayattaki faşizmi yeniden yeniden üretip duruyor bu herif. işte birtakım eblehler de "aman güzel türkçemizin bekçisi", "aman ne tatlı bir ihtiyar" diye övüp duruyorlar kendisini.

ben bunları çok zamandır düşünürdüm zaten de, geçen radikal'e yazdığı yazı tam demek istediğime denk düştü.

kürtçe trt hikayesinden bahsediyor, ne kadar memnun olduğundan söz ediyor falan filan. sonra bir eski anısını anlatıyor:

"....Çünkü efendim, davet sahibi Kürt köyünde Türkçe bilen, yani muhtarlığa aday olabilecek bir Allahın kulu yokmuş.
Hocam, ki o da Kürt kökenli ve ünlü bir ailenin evladıydı, sordu bana o zaman:
– Sence Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt politikası nedir?
– Asimilasyon değil mi Hocam, dedim?
– Anlamını da söyle o zaman!
– Asimilasyon! Yani «Kendine benzetme, bir tutma, sindirme, kendi içinde eritme, özümseme, kendine mal etme...» değil mi Hocam?
– Tamam! Bir sualim de şu sana: ahalisi arasında Türkçe de bilir tek fert bulunmayan köyler olduğuna göre, Cumhuriyet’in 40’ıncı yılında asimilasyon politikası hedefine ulaşmıştır, diyebilir miyiz?
– Diyemeyiz Hocam, dedim utanarak, üzülerek.
Onunki de öfke değil, bir teessüfün ifadesiydi zaten.
Cumhuriyet’in 40’ıncı yılında hoca-talebe birlikte dert edindiğimiz hatadan kurtuluşun ilk adımını, o günden bir 46 yıl daha sonra nihayet attık, diye seviniyorum. Bunu bana çok görmeyin!..."

tonton faşist, kürtleri asimile edemediğine 40 yıldır üzülürmüş, utanırmış yani! altına da "Ve Dil Yâresi köşemde artık «Kürtçe dostları» başlığını da kullanabilir miyim, diye düşündüm. Bunun için bana, Türkçe’yi de, Kürtçe’yi de iyi bilen bir gönüllü yardımcı lazım." diyerek ama "ayyy ne kadar demokrat bir adam yaaa" da dedirtiyor bize. (o linke tıklayın, yorumlara bakın hele)

ulan diyorum, ben mi yanlış değerlendiriyorum bir sürü hikayeyi ama biliyorum ki gündelik hayatta böyle çaktırmadan yapılan faşizm her bakımdan en tehlikelisidir aslında. zira kurda kuzu teslim etmekten farkı yoktur.

hasılı o uçakta hakkı devrim mutlaka olmalıdır, yanında okan bayülgen'le birlikte tabii...

hesap kitap


2008 hesap defterini açalım:

çalışmaklar, az uyumaklar, kendime pek dikkat etmemekler, yazmaklar baki. büyük iş Antalya'da Spor ve Antalyaspor projesi tabii; fena bir şey yapmadık, en azından altından kalktık. ferah ferah diyebilirim ki, daha iyisi yapılana kadar en iyisi budur. omuzdaki bursit ve dahi tendinit meselesi ("omuzum ağrıyor" yerine böyle deyince daha karizmatik oluyor!) durup duruyor ki sanırım artık onunla yaşamayı da öğrendim. bir zamanlar övündüğümüz, "ben sigara içmem gitanes içerim, cigar içerim, puro içerim"cilik bitti, bildiğin sigara içiyorum artık. biraz daha fazla su içiyorum ama evet.

bir zamandır kaybettiğim bir şeyi becerebilme, bir şeye yoğunlaşabilme hissiyatını yeniden kazanır gibi oldum; daha önce hiçbir ilişkim olmayan, ilişkim olacağı aklımdan bile geçmeyen bir dil üzerinden hem de: arnavutça konuşuyorum demek saçma tabii de en azından bazı kelimeleri anlayabiliyorum. mesudum.

maneviyat; bir takım yalpalamalara rağmen sağlam, şükür.

2009'dan hayalim, umudum falan yok. haybeye saçmalamaya gerek yok.

2008 hedefi, "daha iyi bir adam olmayı becerebilmek"i becerebildiğimiz şüpheli. öyleyse bu seneye de koymakta beis yoktur (hoş, bunu becerdiğimi nasıl anlayacaksam. sabit hedef haline getirmek en iyisi herhalde). loto hedefi de dursun, ki 2008'de bir kere 4 bulduğumuzu da eklemek isterim.

19 Aralık 2008

insanlar ve sözler


yaşadığı baskıyı soruyorlar adama, milyon dolarlık bir takımın başındayken, milyon dolarlık futbolcuları idare ederken, milyon dolarlık kupaların peşinden koşarken. "Baskı?" diyor, "Ne baskısı? Baskı fakir insanların ailelerini beslemek için çırpınırken yaşadığı bir duygudur. Güneşin doğuşundan, batışına kadar çalışıp çocuklarını beslemeleridir."

bazı insanları bazı sözleri söyledikleri için severiz, bazı sözleri de bazı insanlar söyledikleri için. bu ikisinin kesiştiği yerlerdir, hayatımıza çizdiğimiz yönü belirleyen çoğu zaman: insanlarımız ve sözlerimiz...

15 Aralık 2008

kaç numara?



"Irak'a beklenmedik bir ziyaret yapan ABD Başkanı Bush, Başbakan Nuri el Maliki'nin elini sıkarken öfkeli bir Iraklı gazetecinin ayakkabı saldırısına uğradı.

Maliki'nin şaşkın bakışları altında iki ayakkabısını da çıkarıp peş peşe Başkan'a fırlatan ve bir yandan da Bush'a ağır hakaretler yağdıran gazeteci, güvenlik güçleri tarafından hemen etkisiz hale getirilerek salondan çıkarıldı.

Eğilerek, başının hemen üzerinden geçen ayakkabılardan isabet almadan kurtulan Bush, saldırının kendisini etkilemediği belirtti ve esprili bir şekilde 'sadece ayakkabıların numarasının 10 olduğunu söyleyebilirim' diye konuştu..."

görmeyen çok şey kaçırır, o ayrı. ama sorulacak esas soru, bu ayakkabıların kaç numara olduğu şüphesiz!





ps. ayak topuyla alakası olmayan bir şeye "futbol" diyen bir milletin ölçü birimlerinin boktan olması da normal tabii. "10 numara" derken bizim buraların 44 numarası gibi bir şeyden söz ediyor. memleket medyasında kimsenin aklına bunu Avrupa ölçülerine çevirmek de gelmiyor o da ayrı.

yanlış anla-ma

bir sürü yanlış anlama bir sürü cinayete yol açmıyor mu? bir sürü yanlış anlama bir sürü başka yanlışlığa yol açmıyor mu? hayatta en berbat şeylerden birisi yanlış anlaşılmak değil mi? yanlış anlaşılarak ölüp giden, hayatı kayan bir sürü insanevladı yok mu ortalıkta?

paradoks kendi içinde biraz da; salimen dinlemesi gereken yanlış anlayanın standart tepkisi zaten yanlış anladığını dinlemeyi kesmek olunca, yanlış anlamaları ortadan kaldırmanın fazla da bir yolu kalmıyor.

burn after reading, bütün bütün yanlış anlamayla ilgili değil ama o saçma salak "no country for old men"den sonra "aferin ulen coen'ler" dedirten bi iş.

beri yandan ama işte Nina'sıyla, Pinta'sıyla, Santa Maria'sıyla Kolomb'un yanlış anlaması, keşfettiği yerin yeni bir kıta olduğunu anlayamadan ölmesiyle noktalandı...

05 Aralık 2008

"the man who sold the world"


kişisel gelişim kitaplarına hiç inanmam ben. zaten adında meymenet yok, "kişisel gelişim". geliştirilen kişiselliğin falan değil; bilgeliğin yollarını, daha "presentıbıl" bir insan olmayı anlatan metinlerin tamamı aslında "kendinizi nasıl daha iyi pazarlarsınız"dan ibaret. "kendini pazarlamak" ne önemli... kendini satmak ne de esaslı iş...

dünyanın kötü olmadığına kendimizi ikna etmek zor, tamam, ama en azından kendimizi pazarlamadan da manalı olmanın olanaklarını aramaktan vazgeçmemek lazım. o kötülüğe uymamak lazım. ille bi şey satmak gerekiyorsa da dünyanın anasını satmak lazım...

ps. nirvana versiyonu daha iyidir allah için ama bowie şarkısı ne de olsa....

17 Kasım 2008

"halka hizmet hakka hizmet"

neler olmaktadır anlamış değilim; 3-4 gündür hz. google'a la şantami kantare yazan buraya geliyor akın akın. buldukları da bu . hayır, duymadığımız bilmediğimiz bir şey mi var anlamadım. gelenler de zaten bir şey bulamayıp muhtemelen küfrederek gidiyor. işi gücü bırakıp "halka hizmet hakka hizmet" diyoruz o zaman.

şarkının orijinal adı "lasciatemi cantare". "l'italiano" olarak da biliniyor. esas söyleyen toto cutugno, ki biz tabii ki celentano versiyonunu tercih ediyoruz. bitti mi? bitmedi. ben sözünü de görmek isterim diyenler, buraya buyursun, ki sürpriz türkçesi de var. bitti mi? bitmedi. dinlemek isteyen de buradan buyursun. (ama yanılmayın bu söyleyen toto abi, adriano abi değil)

biraz da kişiselleştireyim, ben küçükken bu şarkıyı manasızca pek söylerdim. muhtemelen arayıp duranlar da hep benimle aynı durumda zaten. toto abi ise gözümün önünde eurovision 90'da "insieme 1992" diye bir şarkıyı söylerken durup duruyor. kendisi memleketteki laşantami cantare arayışını duysa kesin ilk uçağa atlar gelir o da ayrı tabii.

ps. sokak çocuğu mehmet'in söylediği şarkıya la şantami kantare demişim, ama hayır, o feliçita'yı söylüyordu. şimdi buraya da feliçita yazdık, bi de onun dalgası gelir ya hadi bakalım hayırlısı.

07 Kasım 2008

Kitabi: 06.XI.2007 - 06.XI.2008


  • Karga
  • Boria Sax

  • Zoraki Diplomat
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu

  • Yedi Gece
  • Jorge Luis Borges

  • Hacı Murat
  • Tolstoy

  • Kötü Bir Şaka
  • Italo Svevo

  • Masumiyet Müzesi
  • Orhan Pamuk

  • İlahi Komedya-Cehennem
  • Dante

  • Rubailer
  • Mevlana

  • Günlükler
  • Franz Kafka

  • Kosova-Balkanları Anlamak İçin
  • Noel Malcolm

  • Puslu Kıtalar Atlası
  • İhsan Oktay Anar

  • Taş Kentin Günlüğü
  • İsmail Kadare

  • Arnavutluk Öyküleri Antolojisi
  • haz. Kaya Öztaş

  • Ateş Canına Yapışsın
  • Sezgin Kaymaz

  • Jose Mourinho
  • Luis Lourenço

  • Kör Baykuş
  • Sadık Hidayet

  • Kara Kitap
  • Orhan Pamuk

  • Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir
  • Emma Goldman

  • Görme Biçimleri
  • John Berger

  • Solak Kadın
  • Peter Handke

  • Parfümün Dansı
  • Tom Robbins

  • Bella'nın Ölümü
  • Georges Simenon

  • Katip Bartleby
  • Herman Melville

  • Aslan Asker Şvayk
  • Yaroslav Haşek

  • Ölü Ordunun Generali
  • İsmail Kadare

  • Demian
  • Hermann Hesse

  • Kosova'da Türk Kültürü veya Türkçe Düşünmek
  • Altay Suroy Recepoğlu

  • Kosova Hamamları
  • Raif Vırmiça

  • Kürk Mantolu Madonna
  • Sabahattin Ali

  • Biz Hayır Diyoruz
  • Eduardo Galeano

  • Son Hafriyat
  • Emrah Serbes

  • Tuzdan Heykel
  • Leopoldo Lugones

  • Tiffany'de Kahvaltı
  • Truman Capote

  • Cumhuriyetin Büluğ Çağı
  • Levent Cantek

  • Canavar
  • İsmail Kadare

  • Piramit
  • İsmail Kadare

  • Sandık Odası
  • Sezgin Kaymaz

  • Hitler, Annen Seni Çağırıyor
  • Alain Spiraux

  • ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’
  • Taner Akçam

  • Tekmeyi Yapıştırmak
  • Dan Kavanagh

  • Öteki
  • Dostoyevski

  • İnfaza Çağrı
  • Vladimir Nabakov

  • Adabıyla Rakı ve Çilingir Sofrası
  • Vefa Zat

  • Mutlu Ölüm
  • Albert Camus

  • Corto Maltese-Bir Tuz Denizi Şarkısı
  • Hugo Pratt

    05 Kasım 2008

    zwei, two, deux, due, dois: 2

    doğum günü partisi yapmadım ben hiç, yapan çocuklardan da hala hoşlanmam (esasen partilerden hoşlanmam. kültürüne uzaklığımızdan mıdır nedir? 3-5 arkadaş bir araya gelip oturmak, muhabbet etmek "parti" olunca bi soğuma gelir bana). zaten yasaklamaydı, her gün kitap fuarı belasına bulgar sınırına dayanmaydı derken buranın doğum gününü de atlamışız işte. dolayısıyla evet parti yok, ama tabii ki gecikmeli de olsa teşekkür var:

    hafakan; esin. kafka-camus-corto; güçlü üçlü. okuduklarım; mana. dinlediklerim; algı. hayatımdakiler; dünya. arnavutça; yapabilme azmi, duygusu. gelip geçenler, göz atanlar; sağ olsunlar. burada parti falan olmadığını bile bile yorumlarıyla muhabbet kapısından kafalarını uzatanlar; var olun.

    toparlama: onlar; beni ben yapan her neyse, beni benden alan her neyse, beni ben kılan her neyse. yine...

    31 Ekim 2008

    my left shoulder



    az şey değil tabuta girer gibi içine girip kafanda dönüp duran sesleri dinlemek. bir zaman sonra "şimdi ne diyorlar" bile diyorsun, sonra derken nasıl yanılsamalar bunlar anlıyorsun. mr denilen aletten bir tane alıp eve koymak gerek belki de; kafanın kendi sesleri yetersiz kaldığında kendini içine atmak için.

    tüm hikayenin sol omuzda cereyan etmesinde hikmet arayanlardan olmayalım demek de bir yerde mümkün değil tabii...

    15 Ekim 2008

    tabir


    misal gecenin kör vakti -hava da ayazken üstelik- bir otobüs camından, tam da hiç bilmediğim ama tanıdığımı sandığım bir kentin içinden geçerken gördüğüm o sarı sarı lojman ışıklarına bakacak olsam ne hissedebileceğimi biliyorum; misal sol omzuma bir kurşun saplansa, şaşırarak önce omzuma sonra elimdeki kana baksam ne hissedebileceğimi biliyorum; misal üzerimde herkeslerden, hatta kendimden bile sakındığım kempes varken, fermuarı sonuna kadar çekikken hem de, sabahın kör vakti denizin dibinde otursam ne hissedebileceğimi biliyorum; misal sıcak bir gün, bol insanlı bir sokaktaki bir mekanda otururken okuduğum gazetenin sayfalarını çevirecek olsam ne hissedeceğimi biliyorum; misal tam ortasından ceviz ağacı desen değil, incir ağacı desen değil kocaman bir ağaç çıkan yıkık dökük, duvarları yazılı, bahçe içindeki bir evin en üst katına baksam ne hissedeceğimi biliyorum; misal bir odanın içine aniden serçeler dolmaya başlasa, uçmasalar ama öylece dursalar yerde ne hissedebileceğimi biliyorum...

    hatta misal bir uçak düşerken nasıl hissedebileceğimi de biliyorum, heyhat "Eski tabircilerin yaşadıkları zamanlarda uçak (olmadığından ancak) havaya ve rüzgara, nispet ederek yorumla(yabiliyorum)". bu da benim kusurum sayılmaz...

    09 Ekim 2008

    ernestito


    Ernesto Che Guevara 9 Ekim 1967 günü öldürüldü. 39 yaşındaydı...

    07 Ekim 2008

    "bir tuz denizi şarkısı"



    "When a fortune-telling friend of his mother read his palm, she noticed that he had no 'Fateline'. The young Corto thereupon took his father's razor and single-handedly cut a line of Fate to suit him..." yani mealen, "Corto'nun falına bakan annesinin bir arkadaşı, gencin avucunda hayat çizgisi olmadığını görür. Bunu duyan genç Corto, sükunetle gider babasının usturasını alır, avucunu açar ve tek hamlede kendine güzel bir hayat çizgisi 'yapar'!", diyesi.

    kabul edelim, bazı yaralar insanın eline uyar. bacağa yara o kadar uymaz mesela (diz hariç mi demeli?), yüze nadiren uyar ama bazı yaralar işte insanın eline uyar. ya bıçak -ya da her neyse- iyi oturmuştur ele, ya şık bir kesiktir ya da kalan iz sanki iz değil de hep oradaymış gibidir.

    her durumda Corto olmak o kadar da kolay değildir.

    27 Eylül 2008

    "pretty left of left"



    ihtimal cool hand luke'u seyrettiğim dönem olduğundandır, ilkokul beşte doldurduğum anket defterlerinde "en sevdiğiniz oyuncu" kısmına de niro'yla birlikte onun ismini yazdığımı iyi hatırlıyorum...

    paul newman'ın kim olduğuna, nasıl bir adam olduğuna, internet elinizin altında, bir zahmet bakın. fakat şunu bilin, 1982'den beri hayır kurumlarına, vakıflara boru değil, -yazıyla- iki yüz milyon dolar, -rakamla- 200 milyon dolar bağışlamış birinden söz ediyoruz. bir de tabii, watergate zamanı nixon'ın düşman listesine girmiş, üstelik de "bundan gurur duyuyorum" demiş birinden...

    dün the sting'i seyrettikten sonra "ulan" dedim, "bu güzel adamlar da ölecek işte bir gün". allahtan filmler hep var.

    ps. bemba'ya bunu yazdığımda mart'ın 27'siymiş. newman da geçti işte dünyadan. ve evet tekrar, allahtan filmler hep var...
    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...