
sokakta, tramvayda, otobüste, dolmuşta, takside, vapurda... bir şeyler yemekten, içmekten pek hoşlanmam ben. nadirdir yani. zira yediğim, içtiğim şeyi insanların görmesinden hazzetmem esasen. eğriliği doğruluğu tartışma dışı, bunun birazı "öyle gördük"se birazı da "bulan var bulamayan var isteyen olur istemeyen olur"cu zihniyet tabii.
halbuki şeyda, tam bir "city women" olduğundan kelli, sabah almış eline starbucks'tan kahvesini tramvay bekliyor (adını tabii ki o bardakların üzerine yazma hadisesinden biliyoruz). sonra tramvayda yeni üniversiteli oldukları belli çağrı'yla sema konuşuyorlar (yok onların ellerinde de starbucks bardağı olduğundan değil de, konuşma içlerinde adlarını geçirdiklerinden biliyoruz bunu da). bir çocuk da varmış tramvayda da, o çocukla karşılaşmak istemiyorlarmış da, çünkü çocuk bu çağrı'ya çıkma teklif etmiş de, "ama adı neydi?", "kimi diyorsun, önce bana sonra sana çıkma teklif eden çocuğu mu?", "yok o başka. bu sonra tülay'la çıkmaya başladı"...
bir de artık öss giriş formlarında boy ve kilo da yazılacakmış çağrı'nın dediğine göre. "neden?", "sınava girenlere ona göre sandalye, sıra ayarlayacaklarmış", "aaa, ne güzel. bizim günahımız neydi ki?" evet, sema, daha geniş bir sandalyede, sırada girebilseydi sınava çok başka bir üniversitede okur, çok başka bir insan olurdu. hayat işte!
bir de şunu düşündüm, uçakta gözü sürekli tavana dikip bakarsan, aslında uçanın sen değil uçak olduğunu daha iyi kavrıyorsun.
meraklısına not: çocuğun ismi bülent.