15 Mayıs 2015

İbrahim Aras'ı unutmamak!

Adana'da İbrahim Aras diye 15 yaşında bir çocuğu sokağın ortasında kafasını parçalayarak öldürdüler. tam 11 ay önce bugün. annesi, "Biz çocuğumuzu tek parça olarak bile gömemedik.Kafasının yarısı dışarıda, yarısı toprağın altında.Bunun hesabını kim verecek" diyor. zira 11 aydır etkili soruşturma yürütülmüyor: olay, "gizli tanık" ifadesiyle 14 yaşında bir başka çocuğun üzerine kalacak gibi gözüküyor. bunlar zaten olayı şöyle böyle duyanların bildiği şeyler. bir iki defa da yazdım.



benim diyeceğim daha ziyade sosyal medyadan "duyar kasmak"la alakalı bir şeyler.

bu çocuğun, o biçimde ölümü bana o kadar dokundu ki, öldürüldüğü günden beri twitter'a girdiğim her gün adını yazdım. "katilleri bulununcaya, ceza alıncaya kadar da yazmaya devam edeceğim" dedim (buradaki tavrım da net: ister polis ister başkası kim öldürmüşse fark etmiyor benim açımdan).

başta kendime sürekli telkin etmem gerekiyordu "unutma" diye ama bir noktadan sonra artık o telkine de gerek kalmadı: twitter'a bir şeyler yazmadan önce adeta otomatiğe bağlanmış gibi "İbrahim Aras" yazdım. yaptığımın pek bir halt olmadığını biliyordum ama yine de, "kendimce" diyelim, bir şeydi. çok azlardı ama bana katılan insanları gördükçe, benden bağımsız çocuğun ismini yazan, hatırlayan insanları gördükçe sevindim.

fakat işte facebook, twitter "duyarı" o kadar acayip bir şey ki. önce birisi bir "kahraman", bir "sembol", bir "kavram" yaratıyor, sonra hemen herkes onun peşinden koşuyor. tutarsa, ne ala; tutmazsa, zaten o kadar gündemin içinde yaşanıyor ki, geçip gidiyor.

İbrahim'in durumu biraz böyle oldu işte. adını koyalım: tutmadı! aldığım ekran görüntüsü, twitter'ın arama kutusuna #İbrahimAras yazınca 9-15 Mayıs arasında çıkanlar (saat 12 itibariyle. ekranı daha fazla küçültünce okumak mümkün olmuyordu o yüzden orada bıraktım). genel olarak durum şu aslında: gazetelerde, internette iki satır haber çıkınca İbrahim davasıyla, ailesiyle ilgili bir anda herkes hatırlamaya başlıyor ama sonra... sonrası yok. 

yanlış anlaşılmasın, niyetim kat'a bir kıyaslama yapmak değil ama bir Berkin, bir Ali İsmail, bir Ethem olmadı, olamadı İbrahim. nedeni, niçinini bilmiyorum. çok da düşünmüyorum. ama üzerilerine geniş geniş konuşmadan, üç dört şey söyleyebilirim hızlıca:

birincisi; kızgınım, bu çocuğun bu kadar sahipsiz bırakılmasına.

ikincisi; "fikri takip" denilen şeye dair insanlardaki takatsizlik, daha da beteri hafızaların gün geçtikçe kurumaya başlaması ne acayip.

üçüncüsü; zaman zaman işe yaradığı kesin olan "sosyal medya duyarı" denilen şeyin içinde taşıdığı çürüklük zamanla insanın kendi fikirlerinin de pörsümesine neden oluyor sanki, zira sürekli birilerinin peşine takılıp gidiyorsun.

dördüncüsü; muhtemelen İbrahim'in öldürülüşünün birinci senesinde, yani gelecek ay da durum değişmemiş olacak.

beşincisi; ben unutmuyorum. unutmayacağım da! çünkü, ne olursa olsun, 15 yaşındaki çocukların sokak ortasında kafaları parçalanıp öldüğü bir ülke, bununla doğru dürüst hesaplaşamıyorsa "başka" bir ülke falan olamaz, kendi batağında debelenmeye mahkumdur!

20 Nisan 2015

Çığlık...

Herkes onu “Çığlık” olarak bilse de Edvard Munch’un tablosuna verdiği orijinal isim “Der Schrei der Natur” aslında. Yani, “Doğanın Çığlığı”:
“Bir akşamüstü bir yolda tek başıma yürüyordum. Bir tarafta şehir, bir tarafta fiyort vardı. Kendimi yorgun ve hasta hissettim. Durdum ve fiyordun ötesine doğru baktım; güneş batıyordu ve bulutlar kan kırmızı bir renge dönüşmüştü. Doğanın üstünden bir çığlığın geçtiğini duyumsadım; sanki o çığlığı duymuşum gibime geldi…”
Günlüğünde Çığlık’ın ortaya çıkış hikâyesini böyle anlatıyor Munch (link).

Munch, 1893-1910 yılları arasında aynı temanın farklı versiyonlarını da yapmış. Birbirinin aynısı gibi gözükseler de, öndeki “esas kahraman”ın duruşu dahil, aralarında ciddi farklar var aslında: Arkadaki adamların pozisyonları, gemiler, renklerin kullanımı… Ancak her durumda “Çığlık”  bir kült haline geldi; hatta “zamanımızın Mona Lisa’sı” olarak tanımlayanlar oldu. Herkes onda yalnızlık, çaresizlik, öfke, hayal kırıklığı, hüzün, korku, melankoli gibi farklı farklı birçok insani duyguyu gördü. Resim bu kadar ünlenip, dünyanın en pahalı tabloları arasına girince haliyle hırsızların da ilgisini çekti: Bir versiyonu 1994’te çalındıktan üç ay kadar sonra bulundu; 2004’te bir başka versiyonu bu kez Munch’un bir başka tablosuyla beraber çalındı, ancak iki yıl sonra ele geçirilebildi (link).   
***
HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş geçtiğimiz hafta içinde, seçim kampanyası öncesi, Diyarbakır’da yaşayan ailesini ziyaret etti. Annesi, babası, (aldığı cezalar yüzünden sürgünde yaşamak zorunda kalan abisi Nurettin dışında) kardeşleri maaile bir aradaydı. Türkiye’nin neresine giderseniz gidin benzerini görebileceğiniz standart, sevimli bir aile pozu vermişler, gazetelerde, televizyonlarda gördük. Poz güzeldi fakat tam da oturdukları koltuğun arkasındaki yer alan “şey” de gözden kaçacak gibi değildi: Duvar halısı? Poster? Bir kolaj? Tablo?...


Başka karelerde “resim” netleşti: Bir tablo. Demirtaş’ın kız kardeşi Bahar Demirtaş tarafından yapılmış:
"Fotoğrafta yer alan tablodan 6 adet yaptım. Tabloyu Hawar espri kopyası olarak yapmıştım. Hawar Kürtçe'de yakarış, yardım nidası anlamına geliyor. Ünlü 'Çığlık' tablosundan esinlendim. Karışık teknik kolaj çalışması. Yaklaşık 3 yıldan beri evimizde asılı duruyor. Annem o tabloyu çok beğendiği için hep duvarda tutuyor. Aile olarak sanata aşırı derecede düşkünlüğümüz var. Sanat tüm aile bireylerinde var dememiz yerindedir." (link)
Nitekim daha sonra Bahar Demirtaş’ın tabloyu çok daha önce twitter hesabından paylaştığı da anlaşıldı zaten. (link)
***
O aile fotoğrafına HDP’ye dair yaftalamaları, şunu, bunu bir an için kenara koyup bakın; muhtemelen tek dertleri daha huzurlu, daha güvenli, daha mutlu, daha tasasız bir hayat sürmek olan bir aile göreceksiniz. Türkiye’nin neresine giderseniz gidin benzerine rastlayabileceğiniz standart, sevimli, çocuklarıyla gurur duyan bir aile. Tam da kapı komşunuz olan bir aile. Evlatlarından biri siyasetin içinde memleketi ailesinin daha huzurlu, daha güvenli, daha mutlu, daha tasasız bir hayat sürmesi için mücadele eden bir aile. Ama beri yandan öyle ya da böyle epey acı da çekmiş bir aile; abinin fotoğrafta olmaması, olamaması bir şeyler anlatmıyor mu?
***
Bir Demirtaş güzellemesi yapmak değil amacım. Üstelik HDP’li de değilim; eleştirel mesafemi koruyorum. Ve fakat "seçim sath-ı maili"ne girdiğimiz bu günlerde sağda solda görmeye başladığımız, muhtemelen daha da çok göreceğimiz "İlla bir parti daha barajı aşacaksa, HDP yerine Vatan Partisi’nin aşmasını arzu ederiz" gibi Özdilci, milliyetçi zırvalara kulak asmadan önce, "Kürt partisi" etiketini kullanmaya başlamadan önce mesela "Bunlar gerçekten ne diyor?", "Bunlar gerçekten memleketin kötülüğünü istiyor olabilirler mi?" gibi sorular sorsak güzel olmaz mı? Onyıllardır sürüp giden bir hak mücadelesinin, daha demokratik, daha özgür, daha adil bir ülke mücadelesiyle birleşip kaynaştığı yerler üzerine -yeri geldiğinde eksiğini gediğini de söyleyerek tabii- düşünsek, güzel olmaz mı? 
***
Munch’un tablosuna bakan herkes yalnızlık, çaresizlik, öfke, hayal kırıklığı, hüzün, korku, melankoli gibi farklı farklı birçok insani duyguyu görür. Türkiyelilerse aslında tüm bunları ve daha da fazlasını içeren bir Türkiye tablosuyla karşı karşıya olduklarını da sezebilirler herhalde. Seçimler, bu tabloyu değiştirmek için küçücük de olsa bir umut barındırıyorsa ona koşulsuzca değil tabii ama biraz daha aklı selimle yaklaşmak gerekmiyor mu?
Munch’un "Çığlık"ı, epey karamsar, neşeden, mutluluktan uzak bir tablo; çalınıp duruyor, sürekli hırsızların hedefi. Beğenin, beğenmeyin fakat Bahar Demirtaş’ın "Çığlık" uyarlamasına tekrar bakın: Oradaki Ahmet Arif’in "Uy Havar" şiirini, Kamber Ateş’in annesinin "çığlığını", yok yere ölüp gitmiş memleket gençlerinin, çocuklarının seslerini ama yine de içerdiği umudu, mutluluğu, eğlenceyi, özgürlüğü sadece ben fark ediyor olamam herhalde? Öyleyse söyleyebiliriz: O tabloyu çaldırmamak için bir oyunuz var, kullanın!

 


Birikim Haftalık, 11.04.2015

02 Nisan 2015

seyir defteri / mart 2015

Rashomon (1950):  6/10

Exodus: Gods and Kings (2014): 5/10

The Water Diviner (2014):  6/10

Pek Yakinda (2014):  6/10

Foxcatcher (2014):  5/10

'71 (2014):  6/10

The Pyramid (2014):  5/10

Penguins of Madagascar (2014): 7/10 


The Hobbit: The Battle of the Five Armies (2014): 6/10

Relatos Salvajes (2014): 7/10

30 Mart 2015

Bir "Yeni Türkiye İnsanı" Modeli Olarak Melih Gökçek

Lunaparklardaki çarpışan arabalar birçok kişi için büyük eğlencedir, haklı sebeplerle: Hem güvenlidir hem yalandan da olsa bir arabayı idare etme duygusu verir. Üstelik kafaya taktığınız, gözünüze kestirdiğiniz birine elalem ne der aldırmadan çarpıp durabilirsiniz. Zil çalıp arabalardan inmek gerektiğinde o kafayı taktığınız kişi eşiniz dostunuz, tanıdığınız değilse hiçbir şey olmamış gibi ayrı yönlere gitmek de cabası.  

Melih Gökçek’le Bülent Arınç, çarpışan arabalarla birbirlerine girişmiş, zil çalmış olmasına rağmen bir tur daha biletleri olduğundan arabaları kenara çekip birbirlerini gözleyen iki çarpışan araba sürücüsü gibi değil mi?

Arınç’ı kenarda yalnız görünce, muhtemelen “Cumhurbaşkanı bunu gözden çıkardı, girişirim” diye düşünen Gökçek -“ağır abi”nin usta şoförlüğünü hesaba katamadığından belki- sağdan soldan, önden arkadan gelen Arınç darbeleriyle direksiyon hâkimiyetini epeyce kaybetti. Allahtan “tur bitti” zili zamanında çaldı.

Arınç-Gökçek kavgasında gördüğümüzün ne olduğunu anlamlandırmaya çalışanlar arasına ben de katılayım: Bülent Arınç’ı şimdilik bir yana koyacağım -ki, kendisini Erbakan hoca zamanından beri ilgiyle takip ederim, son yıllardaki performansı benim için çokça hayal kırıklığıdır- Gökçek’e bakacağım. Zira Melih Gökçek, siyasi hayattaki seyri, temsil ettikleri, yapıp ettikleriyle “yeni Türkiye insanı"nın geçmişten günümüze süzülüp gelen, adeta billurlaşmış bir yansıması olarak okunmaya müsait değil mi?



***

Gökçek’in siyasi kariyeri 1984’te ANAP’tan Keçiören Belediye Başkanı adayı olup seçilince başladı. İkinci dönemde tekrar girdiği seçimi kaybedince 1989-1991 yılları arasında Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü’ne getirildi. 1991 seçimleri öncesinde Refah Partisi’ne geçen Gökçek, %17 civarında oy alan partinin meclise soktuğu 62 milletvekilinden birisi oldu. Milletvekilliği “icracı” insanlara göre değildir pek malum, Gökçek de 1994 yerel seçimlerinde bu sefer Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olup, az farkla da olsa seçimi kazandı. 1998’de Refah Partisi’nin kapatılması üzerine Fazilet Partisi’ne geçip, 18 Nisan 1999 yerel seçimlerinde bir kez daha belediye başkanı oldu.

Gökçek, Ankara’nın başına tekrar seçilirken ekürisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan bir ay kadar önce Pınarhisar Cezaevi'ne girmişti (26 Mart 1999). Erdoğan 4 ay sonra hapisten çıktığında, Fazilet Partisi’nin kapatılmasının da gündemde olmasıyla, onun liderliğindeki “yenilikçiler”in yeni parti girişimleri iyice ete kemiğe bürünür olmuştu. Fakat Erdoğan “muhtar bile olamaz”dı! Dolayısıyla Gökçek’in havayı koklamakta usta burnu “liderlik” sevdasına yeniliverdi; malum icracı insanlar daha büyük icraatlar yapmak isterler hep: “Tayyip’i silerim” demeçleri verip (link), yeniden dizayn edileceği anlaşılan merkez sağın liderliği için Demokrat Parti’ye yanaşması, 2002’de partililerin “genel başkanımız” laflarıyla Demokrat Parti’ye katılması (link) hep bu dönemin sonuçları olarak sayılabilir.

Ancak değindiğimiz gibi havayı koklamak da onun önde gelen yeteneklerinden biridir: Bugün cumhurbaşkanı sıfatıyla muhtarlarla toplantı yapıp duran “muhtar olamayacak adam”ın önlenemez yükselişi karşısında geri basıp, üstün manevra kabiliyetiyle AKP'ye katıldı, Erdoğan’ın hizmetine girdi. Sonrası 2004, 2009, 2014 seçimleri zaten… Ölürüm yoluna Ustam, Büyük Ustam…

***

Ne olursa olsun iktidarı kaybetmemek, güç sahibi olmak, muhatabını hem  "muktedirliğiyle" hem laf kalabalığıyla sindirmek, amaca giden yolda neredeyse her şeyi mubah görmek, önünde olup bitene, kendi yapıp ettiğine gözünü kapayıp suçu hep "kahrolasıca bir düşman"a atmak -Gökçek’in iyi temsilcilerinden birisi olduğu- "yeni Türkiye insanı pragmatizmi”nin temellerini oluşturuyor.

Gökçek’in Erdoğan’a rakip olmaya kalkıp sonra vazgeçerek biatçı olmasına, 17 Aralık sürecinde başlarda sessizliğe gömülen bir çizgi takip etmesine, bir zamanlar insanlara "Terbiyeni takın. Fettullah Gülen'e Feto diyemezsin. Ben sana lakap taksam hoşuna gider mi? Lütfen özür dile" derken (link) Bülent Arınç’ı bile "paralelci" ilan edecek noktaya gelmesine ve daha da arttırılabilecek örneklere bu gözle bakın. Vasatın, sakilliğin, popülizmin, yerini korumak için "kraldan çok kralcılığın" izlerini göreceksiniz (Örnekleri çoğaltmak istemiyorum ama Gökçek’in, Olimpiyat Oyunları’nın Türkiye’ye verildiği sanıp twitter’a yazdığı "İŞTE BU KADAR...OLİMPİYATLAR İSTANBUL'DA...TEŞEKKÜRLER BAŞBAKANIM...TEŞEKKÜRLER EMEĞİ GEÇENLER...BÜYÜKSÜN TÜRKİYE.." mesajı nefis özetlerden biri bence-link).

***

"Yeni Türkiye insanı" bitmez tükenmez sanılan bir şimdinin peşinde şu sıralar her daim aradan sıyrılabiliyor. En olmayacak şeyleri eylemekte, lafları etmekte bir beis görmüyor. Büyük Usta’ya yaranmak için gerekirse herkesi "düşman", "hain" ilan etmeye hazır. Kabataş gibi yalanlar atabiliyor mesela veya gerçeklikten kopuk bir fantezi dünyası içinde analizlere girişebiliyor.

Lunapark metaforuyla başladık, öyle devam edip bitirelim: "Yeni Türkiye insanı" arabayı pist dışına çıkarıp arabası olmayanları, "kafayı taktıklarını" çiğneyip geçmekte sakınca bulmuyor; "kutlu bir ülkü" için savaşan asker olarak dönüp arkasına bakmaya tenezzül bile etmiyor. Heyhat, o şimdinin bir gün biteceği aşikâr. İşte o zaman hem çarpışan arabalar güvenlik duygusundan yoksun halde birbirlerine büyük bir hınçla saldıracak hem de pistin kenarındakilerin eğlencesi başlayacak herhalde. "Güleriz ağlanacak halimize" lafındaki gibi bir eğlence olacağı muhakkak; Arınç-Gökçek kavgasında gördüğümüzü en azından bunun fragmanı da sayabiliriz belki de.



Not: Yazı için 2009’da Radikal Cumartesi’ye yazdığım "Başkentte Zübükzade Zihniyeti" yazımdan epeyce yararlandım: http://www.radikal.com.tr/hayat/baskentte_zubukzade_zihniyeti-917320

Ayrıca söz konusu kavga üzerine muhtelif haberler ve değerlendirmeler için şu linklere de göz atabilirsiniz (Tuğçe Kazaz'ın değerlendirmelerine mutlaka bakın derim):

- http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/gokcek-arinc-gerilimi-savcilik-sorusturna-baslatti

- http://www.sendika.org/2015/03/davutoglu-arinc-gokcek-ikilisine-disiplin-kurulunu-isaret-etti/

- http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/bulent-arinc-yanlis-yaptim-ancak-gokcek-mahkemeye-giderse

- http://www.radikal.com.tr/politika/gokcek_emir_demiri_keser_arincla_ilgili_konusmayacagim-1321215

- http://www.milliyet.com.tr/arinc-gokcek-tartisimasina-bakan/siyaset/detay/2033518/default.htm

- http://haber.sol.org.tr/turkiye/gokcek-arinc-kavgasina-tugce-kazaz-da-katildi-111349

- http://www.medyaradar.com/rusen-cakirdan-olay-melih-gokcek-iddiasi-haberi-137438

- http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/arinc_gokcek_kavgasinin_gizledigi_asil_nokta-1320890



Birikim Haftalık, 28 Mart 2015

04 Mart 2015

seyir defteri / şubat 2015

The Hunger Games: Mockingjay - Part 1 (2014): 6/10

The Hunger Games: Catching Fire (2013):  6/10

The Hunger Games (2012):   6/10

American Sniper (2014):   6/10

PK (2014):  7/10


Pride (2014):  8/10

Big Driver (2014):  6/10 

Equilibrium (2002): 8/10  

The Boondock Saints (1999): 7/10

Predestination (2014): 7/10

Quiz Show (1994): 7/10

The Act of Killing (2012):  8/10  

02 Mart 2015

28 Şubat’ta neredeydiniz?

Hızlıca cevap verin: Şu an neredesiniz? Hemen cevapladınız elbette. Peki, “şöyle biraz geçmişe gidiyorum”: 28 Şubat 1997’de neredeydiniz?!

Üzerinden 18 yıl geçince hatırlaması biraz zor tabii. Son yıllarda (özellikle Gezi sürecinden sonra) dolaşıma giren, bilhassa AKP’yi eleştirenlere, hükümete, cumhurbaşkanına laf söyleyenlere sorulan, 28 Şubat "postmodern darbe"sine gönderme yapan bu soruyla varılmak istenen de fizikî olarak değil, fikrî olarak nerede olduğunuz zaten: “Ordu istediği gibi at koştururken, memleket askerî vesayet altındayken, başörtüsü yasağı varken, İslâmcılar zulüm görürken 28 Şubat’ta neredeydiniz?”

Biliyoruz, bilhassa “yandaşlar” için bir tür can simidi haline gelmiş bir soru bu: “Yolsuzluk”, “hırsızlık”, “yozlaşma”, “çürüme”, “demokrasi”, “insan hakları” demeye görün bir tokat gibi(!) geliveriyor: “28 Şubat’ta neredeydiniz?” Tüm ikbalini iktidarda olmaya, iktidarda kalmaya bağlamış; şanını, şöhretini içi boş bir şimdi ve gelecek söylemine dayayan; “toplumsal konsensüse” falan neredeyse hiç aldırmadan meşruiyetini sadece oy çokluğuna yaslamış bir zihniyet için o kadar anlaşılmaz bir soru değil aslında bu. Zira bunu kendilerce bir tür “ikiyüzlülüğü” afişe etmek için kullanıyorlar: “O zamanlar demokrasi mücadelesine katılmadınız…” Buradan hareketle de “28 Şubat’ta neredeydiniz”le  yaratılmak istenen toplumsal algı kimseyi ayırt etmiyor; hükümeti, şimdinin cumhurbaşkanını, icraatlarını eleştiren herkes aynı çuvalın içine dolduruluveriyor: Darbecisiniz!

Günümüz teknolojisiyle 28 Şubat’ta kimin, nerede durduğunu bulmak, öğrenmek o kadar zor değil aslında. İnsan haklarından, özgürlüklerden, demokrasiden yana solcular, sosyalistler güçleri yettiğince, öyle ya da böyle, ordunun da, medya manipülasyonunun da, genel algının da karşısındaydılar 28 Şubat’ta. O yüzden bu sorunun muhatabı olmaları abes.

Ancak şunları da net biçimde teslim etmek gerekir: O zamanlar “sosyal medya” denilen güç yoktu ortada; şimdi sürekli sorgulanan bir sürü kavram, başlık, yazı, kişi, kurum neredeyse sorgusuz sualsiz kabul ediliyordu; toplumun büyük çoğunluğunun (hatta sol-sosyalist hareket içinden bir kısmın bile) ordu müdahalesine karşı olduğunu söylemek, direnişe geçtiğini söylemek mümkün değildi. Sonuçta “şeriat” tehlikesi kapıdaydı, şanlı ordumuz bir kez daha vatanı kurtarmıştı!

İşte tüm bunlara rağmen, bir avuç da olsalar birileri hak ve özgürlüklerden, demokrasiden yana tavır takınmıştı. Nitekim misal “Ne şeriat ne darbe” sloganı o zamanlardan kalma bir slogan (ki bu sloganın ekseninin yanlışlığına dair bir yazıyı Ruşen Çakır’dan okuyabilirsiniz - link). Ordunun siyaset üzerindeki belirleyiciliğine, askerî vesayete, başörtüsü yasağına karşı çıkanların; Kürt ya da İslâmcı zulüm gören kim olursa olsun onların yanında olanların; insan hakları, özgürlükler mücadelesi verenlerin 28 Şubat’ta nerede oldukları belli hasılı.  

Üstelik o zaman henüz doğmamış olanlar da, şimdiden bakarak bir cevap verebilirler bu soruya, ki çok sayıda kişinin “Direnirdim” diyeceğini tahmin edebiliriz artık. Zira Gezi zamanından geriye bir şeyler kaldıysa, en kıymetlilerinden biri şu laf değil mi misal?: “Biz yıllarca Kürt sorununu da bu medyadan takip ettik.” Çünkü demokrasi, özgürlükler ve insan hakları mücadelesi; nereden, kimden ve kime yönelik gelirse gelsin her türlü “kötülüğe” karşı durmayı gerektiriyor. Çünkü kötülük, kötülüktür işte; “başkasına yapılınca iyi, bana yapılınca kötü” olmaz. Çünkü darbenin iyisi, kötüsü olmaz.





Foto muhabiri Ali Öz’ün (link) 2006 yılında Bülent Ecevit’in cenazesinde çektiği ironi dolu, memleketin güzel özetlerinden olan fotoğrafa, askerlere, arkadaki panolara iyice bakın. “28 Şubat’ta neredeydiniz” diye sorulan insanların çoğu, 28 Şubat’ın üstünden geçen yaklaşık 10 yılın ardından İnsan Hakları Derneği’nin o zamanlar yürüttüğü bir kampanyadaki yer eksenindeydiler işte yine, tıpkı 28 Şubat 1997’de oldukları yerde: “Yasaksız, Korkusuz, Tehditsiz Konuşalım”, “Şiddet İçermeyen Her Düşünceye Sınırsız İfade Özgürlüğü”, “İfadeye Özgürlük, İnsana Özgürlüktür”… 

Lafı uzatmayalım, bugün o fotoğraftan askerleri kaldırıp “başkanın adamları”nı, fantastik milletvekillerini ve milletvekili adaylarını, yabancı devlet başkanlarını karşılayan “Duşakabinoğulları”nı, kerameti kendinden menkul "yağlamacıları" koyun 28 Şubat’ta nerede olduğunu, olacağını bilenleri şimdi yine o panolarda göreceksiniz.

Oysa tamamen ezbere bir retorikle, çakma demokrasi ve insan hakları savunuculuğuyla “28 Şubat’ta neredeydin” diye soranlar bırakın yıllar sonrayı, şimdi bile “17-25 Aralık’ta neredeydin”, “Gezi’de çocuklar öldürülürken neredeydin”, “Roboskî’de 34 insan katledilirken neredeydin” sorularına sağlam cevaplar verecek durumda değiller. Bu da onların derdi olsun!

Birikim Haftalık, 28.02.2015

26 Şubat 2015

"Nefret Toplumu" Türkiye


AKP’li CHP’liden, HDP’liden; CHP’li AKP’liden, HDP’liden; HDP’li CHP’liden, MHP’liden, AKP’liden; Türkler Kürtlerden, Ermenilerden, Suriyelilerden; kadınlar erkeklerden; erkekler kadınlardan ve çocuklardan; çocuklar devletten; devlet herkesten; sürücüler yayalardan; yayalar sokak hayvanlarından; polisler her muhaliften; muhalifler bazı başka muhaliflerden; işadamları emekçilerden; okurlar yazarlardan; yazarlar ülkeden; ülke dünyadan… nefret ediyor! Nefret ediyor, net! İçinde yaşadığımız toplum, Türkiye toplumu artık iliklerine kadar bir “nefret toplumu”, “şiddet toplumu”, bu haliyle toplum olmaktan çıkmış bir toplum: Mecliste tokmak, sokakta kartopu yüzünden bıçak...

Şiddet, cinayet, tecavüz, yolsuzluk, hırsızlık, yalan, riya, yalakalık, kumpas, güvensizlik… Sokakta, siyasette, kültürde neredeyse hiçbir insani değeri kalmamış durumda ülkenin. En fenası bu. Bunu görmemek için de ya kör olmak gerekiyor ya da içi boş hamasete ahmakça inanıyor olmak. Sadece siyasette değil, toplumsal katmanların her türünde ayrışmanın ve kutuplaşmanın geçerli olduğu, üstelik muhtemelen daha da yükseleceği bir ülke burası artık.

Böyle şeyler bir anda ortaya çıkmaz onu da biliyoruz tabii. Onyıllardır, adeta sistematik biçimde körüklenen bir olgudan söz ediyoruz aslında. İşin kötüsü yine onyıllardır ne o körüklere malzeme bulma sıkıntısı var ne de o malzemeleri geçersiz kılacak, o malzemeleri boşa çıkarabilecek bir irade. 

Sevgi, saygı, hoşgörü, empati çoğu zaman boş laftır. Çünkü çoğu zaman lafın gelişi, inanmadan söylenir bu kelimeler. Ve fakat en azından, bu kavramların oralarda bir yerlerde durduğunu bilmek bir toplumun bir aradalığı için önemlidir. Oysa artık Türkiye’de ideal düzeyinde bile bu kavramlarla kimsenin pek işi kalmamış durumda. Tam da bu yüzden, bir Türkmen gazetecinin yıllarca Türkmenistan’ın "milli iradesini” tek başına temsil eden Devlet Başkanı Niyazov’un ölümünden sonra söylediklerini çok önemli buluyorum şahsen: “Problem her şeyi mahvetmiş, harap etmiş olması. Etrafındaki her şeyi ve herkesi berbat etti, bozdu. Tıpkı tepedekiler gibi sıradan insanlar da artık hiç ama hiç kimseye güvenmiyorlar.” (link)

Türkiye’deki her şey ve herkes berbat olmuş, bozulmuş durumda, açık: Demokrasi, hukuk, adalet, özgürlükler, haklar, çalışma yaşamı, kültürel hayat, eğitim, siyaset, toplumsal yapı… Esas olarak bu bozuklukların bir yansıması işte “nefret toplumu” dediğim şey. Zira tüm bu çarpıklıklardan besleniyor, kendine alan açıyor, kökleşiyor.  

Siyaseti falan bir kenara koyup doğrudan evden, sokaktan başlayarak en azından kendi çevremizde başka bir dili hâkim kılmaya çabalamaktan; bu dili savunmaktan başka çare yok gibi gözüküyor diyeceğim tüm sinikliğiyle ama doğrusu en azından bugün o bile manasız geliyor. Zira mecliste tokmak, sokakta kartopu yüzünden bıçak...

Birikim Güncel, 18.02.2015

24 Şubat 2015

"Yürü Bre Hızır Paşa"dan "Hasta Siempre"ye...

İsmini duymadığınızı tahmin ettiğim biri Enrique Avila. Bir resim-heykel sanatçısı. 8 Ekim 1993’te, tek parça çelikten ve güçlendirilmiş betondan yaptığı 36 metre yüksekliğinde, 20 metre genişliğinde ve yaklaşık 16 ton civarındaki heykel-görsel törenle açıldı. Havana’da. Devrim Meydanı’nda. Küba’da.

İsmini dünyanın neresine giderseniz gidin herkes tarafından bilinen bir parola gibi kullanabileceğiniz birinin portresiydi Avila’nın eseri: Ernesto "Che" Guevara’nın.

İsmini sınırlı sayıda insanın bildiğini tahmin edebileceğimiz ama bir tür "galaktik imparator" olma iddiasındaki (link) Recep Tayyip Erdoğan’ın, işte o Avila’nın Havana-Devrim Meydanı’ndaki işte o Che heykeli önünde çekilmiş fotoğrafı üzerine epey konuşuldu. Uzun zaman Erdoğan’ın konuşma metinlerini yazan, milletvekilliği için görevinden istifa eden Aydın Ünal misal, "Sol hiç itiraz etmesin! Kapitalizmin tüketim nesnesi yapılan Che figürü önünde gerçek bir Devrimci'nin fotoğrafı bu" dedi. (link) Yaptığı üst düzey analizlerle bilhassa dış politikada efsaneleşmiş bir isim olan(!) Ceren Kenar da boş duracak değildi tabii: "Hasta Siempre Comandante"yi yapıştırıverdi (link). "Sonsuza dek, komutan" olarak çevirebileceğimiz, Che Guevara’ya yapılan bir göndermeye göndermede bulunuyordu Kenar ama twitter’da kendisine verilen cevaplardan birine yazdığı "Rahmetlinin kimseye pek hayrı olmamıştı" notuyla da Che’ye olan mesafesini de kaydediyordu tabii. Şükür!

Egemen Bağış’ın "Rahmetli yaşasaydı AKP’ye oy verirdi" lafından (link) MHP’li merhum Mehmet Gül’ün Che’nin alameti farikalarından yıldızlı bereyi taktığı (link) günlere uzanan (Allahtan bir başka usta(!) gazeteci Melih Altınok yıldızlı bereli, hem de ağzında purolu bir pozunu instagram hesabına koydu da Gül’ü aratmadı-link) uzunca bir Türk sağı-Che yazısı yazılabilir aslında ama bunu çok daha önce Gökçe Aytulu nispeten yapmıştı (link).


Şüphesiz Erdoğan’ın fotoğrafı özel bir fotoğraf değil: Küba’yı ziyaret eden her yabancı ülke temsilcisinin Devrim Meydanı’nda benzer bir fotoğrafını görmek mümkün. Dolayısıyla Che’nin kim olduğunu, nasıl bir hayatı olduğunu bilenler için bunun "mavrasını" yapmak da yeni bir şey değil. Enteresan olan, aslında yapıp ettikleriyle, işaret ettikleriyle ülkemizde pek de hoşlanılmayan bir adamın, bir devrimcinin (misal Aydın Ünal’ın yazdığı yukarıda değindiğimiz "bir Devrimcinin fotoğrafı bu" tweet’inin altında aynen şöyle bir cevap var: "Biz şeyh şamilin torunlarıyız gerçek devrimci pozuymuş... Erdoğan'la kötü edeceksiniz bizi... Nerden geldi che merakı? Yazık...!") -adını koyalım- kerameti kendinden menkul bir başka liderle muhtemelen büyük büyük anlamlar biçerek aynı kefeye konması.

Bunun neden tamamen anlamsız bir çaba olduğuna  dair izahat Che’nin inançları, yaşam tarzı, siyasete ve insana bakışı, aldığı kararlar çerçevesinde bulunabilir. Nitekim önümüzdeki aylarda İletişim Yayınları’ndan çıkacak Margaret Randall’ın "Che on My Mind" ("Aklımdaki Che") adlı kitabında (link) bunlar epey etraflıca işleniyor. Randall, Che Guevara’nın "kapitalizmin tüketim nesnesi" haline gelmesine rağmen fikirlerinin, ideallerinin nasıl olup da hâlâ yaşadığını; bir tür "sahte peygamberliğin" çok ötesine nasıl geçtiğini; muktedirlere karşı başkaldırıda, direnişte hâlâ nasıl bir sembol olabildiğini; sadece bir ülkede, bir kıtada değil tüm dünyada itibarlı bir konumdayken ikiyüzlülükten ve açgözlülükten kaynaklanan alçakça heveslerle nasıl mücadele ettiğini; yeryüzündeki her dilde bilinen bir isim olmasının nedenlerini -yeri geldiğinde Che’yi eleştirerek- işliyor. Özünde söyledikleri ise basit: Bu adam gerçek bir devrimci gibi yaşadı ve öldü; kamu gücünü kendi çıkarları için kullanmadı; her zaman haksızlığın karşısında yer aldı; öyleymiş gibi yapmayıp gerçekten, kodamanların değil halkın yanında saf tuttu; özü sözü birdi...

Asla Che Guevara olamayacağını bilenler için olduğu kadar, aslında Guevara’yla uzaktan yakından alakası olmadığını bildikleri biri için "goygoy" yapanlar açısından da acıklı bir durum var ortada. Heyhat, anlıyoruz, biliyoruz, devir bu devir! Öyleyse en iyisi, gözümüzün önüne Guevara’nın güzelim gülüşünü getirip Pir Sultan’ın sözleriyle "Yürü bre Hızır Paşa senin de çarkın kırılır" türküsünü Che’nin yeni devrimler için Küba’dan ayrılırken yazdığı mektuba bir cevap niteliğindeki, sözü ve müziği Carlos Puebla’ya ait "Hasta Siempre"ye bağlamak...



Birikim-Haftalık, 14.02.2015

08 Şubat 2015

seyir defteri - ocak 2015


Serial (Bad) Weddings (2014): 6/10

La Isla Mínima (2014):  6/10


Birdman (2014): 8/10 

The Imitation Game (2014): 7/10 

Still Alice (2014): 7/10 

John Wick (2014): 5/10

Whiplash (2014): 7/10

Breaking Away (1979): 6/10  

The Judge (2014): 7/10

Nightcrawler (2014): 7/10

Dumb and Dumber To (2014): 6/10

The Killing Fields (1984): 5/10

RED 2 (2013): 7/10  

31 Ocak 2015

Bana Milli Mutabakatın Fotoğrafını Çekebilir misin?

19 Ocak’ta internet sitelerine, gazetelerin sitelerine bir haber düştü; dikkat çekmeyecek gibi değildi ama, memleket gündemi malum, şöyle bir konuşulup geçildi. Çok değil on gün kadar sonra, 28 Ocak’ta internet sitelerine, gazetelerin sitelerine başka bir haberle birlikte muhtelif fotoğraflar düştü; özellikle fotoğraflar dikkat çekmeyecek gibi değildi, nispeten biraz daha fazla konuşuldu üzerine. Hak ediyordu; hakkını vermeyi deneyelim.
19 Ocak tarihli haberle başlayalım: Ergenekon davası nedeniyle hakkında yurt dışına çıkış yasağı bulunan Doğu Perinçek’in yasağın kaldırılması için yaptığı başvuruyu inceleyen mahkemenin, hem de oybirliğiyle, Perinçek’i haklı bularak yasağı kaldırdığıydı haber. Böylece Doğu Bey, 28 Ocak’ta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülecek duruşmasında bizzat yer alabilecekti. Mahkemenin gerekçesi de zaten Strazburg’da görülecek bu davaydı: “Sanığın AİHM'deki duruşmaya katılması şahsi bir durumdan ziyade, Türkiye Cumhuriyeti'nin Ermeni olayı hakkındaki tez ve savunmalarını da yakından ilgilendiren bir husustur...”
Peki bu dava neydi? Perinçek, 2005 yılında İsviçre’de çıkarılan "Ermeni soykırımının inkâr edilmesini yasaklayan" yasanın yürürlüğe girmesinin ardından bu ülkeye gitmiş, verdiği muhtelif konferanslarda, yaptığı konuşmalarda Ermeni iddialarını reddeden konuşmalar yapmıştı. Bunun üzerine hakkında dava açılmış, yargılanarak İsviçre tarafından 90 gün hapse mahkûm edilmişti. Perinçek konuyu AİHM’ye taşıdı; AİHM’de bu sefer İsviçre’ye mahkûmiyet kararı çıktı.  Bu karara karşı İsviçre boş durmadı tabii, temyiz başvurusunda bulundu. Temyiz başvurusunu kabul eden mahkeme, davanın Büyük Daire tarafından görülmesini kararlaştırdı. 28 Ocak’taki, "Perinçek’in şahsi durumundan ziyade Türkiye’yi yakından ilgilendiren duruşma", bu duruşmaydı.
28 Ocak’ın haberi işte buydu ama fotoğrafı şüphesiz Egemen Bağış, Deniz Baykal ve başka milletvekillerinin de bulunduğu Türkiye’den bir heyetin topluca aynı karede gözüktüğü, gülümsedikleri fotoğraf...
İşte özlenen fotoğraf! İşte yolsuzluktu tape’lerdi, bakara makaraydı, yatak odası kasetiydi iktidardı, muhalefetti her şeyi geride bıraktıran fotoğraf! İşte memleketimizin ihtiyaç duyduğu -Ahmet İnsel’in yerinde adlandırmasıyla- “milli mutabakat”!
Üstelik fotoğraftakiler sadece buz dağının görünen kısmı. Zira yine haberlerden, fotoğraflardan öğreniyoruz, salonun dışında 500 kadar Türk, 50 kadar Ermeni’ye karşı Türk bayrağını dalgalandırırken Süheyl Batum’dan Yaşar Okuyan’a, Masum Türker’den Zekeriya Beyaz’a, Nasuh Mahruki’den Mustafa Mutlu’ya, Canan Arıtman’a kadar birçok ünlü Türk büyüğü(!) de oradaymış.
Facebook’ta gazeteci Mustafa Mutlu’nun okurları tarafından açılan, kendisinin de "izleyip okurlarıyla buluştuğu" bir grupta, Mutlu’nun Strazburg notları var. Diyor ki, "Egemen Bağış’ın Baykal’ın sağından ayrılmaması, ikilinin zaman, zaman içtenlikle sohbet etmesi de ilginç görüntüler arasındaydı". Hatta yine Mutlu’nun yazdığına göre AKP heyetinden Bağış, CHP heyetinden Haluk Koç’la duruşmaya verilen arada sohbet ederken, "Doğu Perinçek, burada Charlie Hebdo" demiş! (link)
Milletvekillerinin, heyetlerin, bayrakçı Türklerin Strazburg’da bulunma sebebi ağırlıkla "100 yıllık yalanı bitirmek için" olarak tarif edildiğine göre buradaki esas meselenin Perinçek’in ifade özgürlüğü hakkını savunmak olmadığı, en azından bunun ikinci planda kaldığı ortada. Nitekim Yeni Akit, Perinçek’in genel başkanı olduğu İşçi Partisi’nin genel başkan yardımcısının görüşlerini tam da bu bağlamda yayımlıyor (Şaşırmayın! Evet, Yeni Akit! "Milli mutabakat" dedik ya):
"‘Soykırım Yalanı Fransa’da Tarih Oldu’ - … Mustafa Güleç, ‘Sayın Doğu Perinçek ve avukatlarının güçlü delilleri ve savunmaları karşısında emperyalist bloğun söyleyeceği bir şey kalmadı. Dolayısıyla 100 yıllık Ermeni soykırımı yalanı Fransa’da ayaklar altına alındı, çiğnendi, tarihe karıştı’ diye konuştu. Güleç, ülkenin bağımsızlığından yana olan tüm milli güçlerin bu milli davada tek vücut olduğunu ifade etti." (link)
Fotoğrafın üzerine uzun uzun bir şeyler yazmak gereksiz değil mi? Perinçek’in ifade özgürlüğünü savunmak, inkâr yasalarına karşı olmak "tek vücut" olmakla o kadar iç içe geçiyor ki, insan en hafif tabiriyle nerede duracağını şaşırıyor. Bir ulusa devlet gücüyle yaşatılan acılar, tehcir, insanların yerinden yurdundan olması, katledilmesi "milli dava" karşısında o kadar görünmez oluyor ki, insan en hafif tabiriyle üzülüyor. "Solcuyum" diyeninden "sağcıyım" diyenine öyle bir "mutabakat" sağlanıyor ki, en hafif tabiriyle "Bu kadar da olmasın" diyorsun, "kafalar bu kadar da karışık olmasın."
Şaşırıyorsun, üzülüyorsun, "bu kadar olmasın diyorsun" da sonra çok değil yine 10-15 gün öncesini hatırlıyorsun. Misal, CHP, Agos gazetesinin bulunduğu Ergenekon Caddesi’nin adının Hrant Dink Caddesi olarak değiştirilmesi yönünde kanun teklifi veriyor (link). "Ne güzel" demeye kalmadan, CHP Beyoğlu İlçe Başkan Yardımcısı, CHP’li milletvekillerinin Hrant Dink anmasına “Yüzleşin Hrant’la, Soykırımla!” pankartının arkasında katılmasına tepki göstererek disipline gönderilmeleri için dilekçe veriyor (link). "Haydaaa" derken, CHP İlçe Başkanı, "O başvuru bireyseldir, biz kendisiyle aynı görüşleri paylaşmıyoruz" diyor (link)... Sağı zaten bir yana koyalım, sadece CHP’de değil, sol olduğu iddiasındaki başka bir sürü insanda da, partide de, harekette de, başka bir sürü konuda da bu tahterevalli böyle inip inip kalkıyor. Çünkü hadi sağ neyse de, aslında bir türlü "yeter yahu" denilip, silkelenip atılamayan bir "zihniyete", bir "bakış açısına" kilitli kalmış durumda sol olduğu iddiasını taşıyanlar da.   
Fotoğrafın üzerine uzun uzun bir şeyler yazmak gereksiz. O kare bir devletin zihniyetidir, anlayışıdır! Yüce devlet geleneğimizi, şanlı ecdadımızı sergilemek üzere merdivene dizilen 16 eski Türk devletinin askerleri yerine o karedekileri de dizebilirsiniz mesela, sırıtır mı? Zira sol da olsa, sağ da olsa üzerinde "milli mutabakata" varılan; bir türlü yüzleşilemeyen, belki de yüzleşilmek istenmeyen; oysa çok bile değil biraz silkelense epeyce ferahlayacağımız, Türkiye toplumunun yakasına yapışıp kalmış, inatçı izlerin resmidir o kare. Ne yazık ki... Türkiye’de oyuncu George Clooney üzerinden konuşulan, çeşit çeşit "galeriler" açılan avukat Amal Clooney’nin fotoğraflarından çok daha önemlidir. Ne yazık ki... 

19 Ocak 2015

seyir defteri-aralık 2014




Kış Uykusu (2014): 8/10

The Salvation (2014): 6/10

 The Expendables 3 (2014): 5/10

 The Guest (2014): 6/10

 A Christmas Carol (2009): 7/10

 Guardians of the Galaxy (2014): 6/10

 Redirected (2014):  4/10 

 [REC] 4: Apocalypse (2014):  6/10 
 
Terminator Salvation (2009):  4/10 

Million Dollar Baby (2004):  7/10 

The Equalizer (2014):  7/10 

Gone Girl (2014):  7/10 

Teenage Mutant Ninja Turtles (2014):  5/10 

St. Vincent (2014):  6/10 

Chef (2014):  6/10 

The Babadook (2014):  6/10 

Wedding Crashers (2005):  5/10 

Ümmü Sibyan: Zifir (2014):  4/10 

Dracula Untold (2014):  5/10 

Jessabelle (2014):  5/10 

If I Stay (2014):  5/10 

Into the Storm (2014):  6/10 

How to Train Your Dragon 2 (2014):  7/10 

Paris-Manhattan (2012):  6/10 

The Possession of Michael King (2014):  7/10 

Dawn of the Planet of the Apes (2014):  5/10 

Owning Mahowny (2003):  6/10 

Bedevilled (2010):  5/10 

Dead Man's Shoes (2004):  7/10 

Lucy (2014):  5/10 

Begin Again (2013):  6/10 

Transformers: Age of Extinction (2014):  4/10 

03 Ocak 2015

"Hoş Geldin Bebek Yaşama Sırası Sende..."

Jacque Emery-Tekani adını duyduğunuzu sanmıyorum: Paeroa-Yeni Zelanda’dan Jack McLaren ve Nikita Metekingi Tekani’nin kızları. Çiftin üçüncü çocuğu olarak doğdu.
Aaron’u da duymamışsınızdır: Bijay ve Nanuka Shahi çiftinin oğlu, Avustralya’nın Yeni Güney Galler eyaletinin başkenti Sydney’de bir hastanede doğdu.
Peki, Zeljko ve Giani Jokic çiftinin ilk çocukları Maya'yı? Söyleyeyim, pek tatlı bir kız; Manchester'daki bir hastanede açtı gözlerini dünyaya. Tüp bebek yöntemiyle dünyaya gelmiş olması bir şey değiştirir mi?
Bebek Ogechukwu, 2.5 kilo ağırlığında, Nijerya-Lagos’ta doğdu. Bu aralar herkes doğumun nasıl olduğunu merak ediyor ya, not düşelim, sezaryenle değil normal doğumla geldi dünyaya! Hong Konglu Amie ve Ka-ho Chan çifti, güzel kızlarının doğmasını 12 gün sonra bekliyorlardı; erken geldi. Annesi, “Doğum tarihini kendisi seçti” diyor. Dalal Saleem-Jassim Mohammed çiftinin oğulları Bahreynli...  
***
Bu, isimli, henüz isimsiz çocukları daha tanımıyoruz ve fakat onlar da dünyayı tanımıyorlar. Çünkü hepsi yeni doğdular! Hepsi “2015’in ilk bebeği” haberlerine konu oldular, ki aslında onlar sadece kayıtlara geçenler; çoğunlukla hastanelerin reklamlarını yapmak/yaptırmak için haber olmuş bebekler. (Nitekim ABD’nin birçok yerinde hasta mahremiyeti, güvenlik gereği hastanelerin “ilk bebek”le ilgili kayıtları yayınlaması, haber yaptırması yasaklanmış).
Fakat bu yeni doğan bebeklerin hiçbirinin yanında söz konusu ülkelerin sağlık bakanı bitiverip, “Oh, oh pek güzel. Annelik kariyeriniz hayırlı olsun. Aman, bir başka kariyeri merkeze almayın. Ama normal doğumu merkeze alın. Baba, sana da aferin koçum, üçüncü çocuğu yapmışsın, demek ki söz dinliyorsun” demedi. Bunların dendiği ülke tabii ki, şanlı Türkiyemiz; “sözde” yeni yılda İstanbul’da doğan ilk bebek Meryem Azra’yı ziyaret eden bakan aynen bunları söyledi.
***
Devletlerin, hükümetlerin insanların yatak odalarına müdahale eden tavrı sadece Türkiye’ye özgü değil, bunu biliyoruz. Yeni bir şey de değil aslında. Zira Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında nüfus artışını teşvik için yapılmış yasal düzenlemeler var (Misal 1965’te kaldırılıncaya kadar Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda “Bu kanunun neşrinden sonra berhayat çocuğu altı veya altıdan fazlaya baliğ olan kadınlara Devletçe mükafatı nakdiye verilmesi için her sene Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti bütçesinde bir faslı mahsus açılır. Arzu edenlere nakdi mükafat yerine ihdas edilecek bir madalya verilir…” maddesi yer alıyordu, halk arasında Yol Vergisi olarak bilinen 1525 sayılı Şose ve Köprüler Kanunu’nun 9. maddesi beşten fazla çocuğu olanları vergiden muaf tutmuştu ya da "Bekârlık Vergisi" için yapılan uzun tartışmalar epey uzun zaman gündemde kalmıştı).
Her dönemi kendi içinde değerlendirmek gerek şüphesiz. Ne var ki, memleketimizde bir zamandır doğru tartışma zeminlerini kolaylıkla kaybediyoruz sanki. Bugün yaşananları "Cumhuriyet’in ilk yıllarında da böyleydi" diyerek ele almak nasıl mümkün değilse salt muhafazakârlık, İslâmcılık eksenine oturtarak tartışmak da aslında kolaycılığa kaçmak. Zira bunlarda haklılık payı olabilir olmasına ama olan bitenin bir yandan da neoliberal politikalarla çok yakından alakası var. Bir tür "gözetim-denetim toplumu"nun tekrar tekrar üretilmesine vesile olması da cabası. Nitekim Seda Saluk, yaptığı görüşmelerle geliştirdiği "Üreme Politikaları Üzerine Bazı Notlar: Sağlıkta Dönüşüm Programı Aile Hekimliği ve GEBLİZ Sistemi" başlıklı yazısında bunlardan etraflıca söz ederek şöyle diyor: 
Doğurganlığı ve çocuk sayısını artırmayı hedefleyen politikaların kanımca muhafazakârlık tartışmalarına hapsedilmemesi gerekiyor. Bu politikalar, hem devletin ve hükümetin çekirdek aileyi merkezine alan nüfus politikalarıyla hem de emeğimizi ve bedenlerimizi yeniden düzenlemeyi hedefleyen neoliberal politikalarla yakından ilişkili. Pronatalizmin [kabaca, "doğum yanlısı" – K.K.] sağlık hizmetlerindeki izdüşümlerinin de sağlık sisteminin içinden geçtiği neoliberal reform süreçlerinden ayrı okunamayacağını düşünüyorum.
Sağlık Bakanı’nın, adını koyalım, saçmalamasını, tabii ki dert etmek gerekiyor. Tabii ki kendisi bir zihniyetin temsilcisi. Tabii ki o zihniyet kendi içinde çok problemli, kadını adeta salt bir "kuluçka makinesi" olarak, bir araç olarak görüyor. Ve fakat buna dair iki çift laf ederken, cinsel sağlık ve özgürlük mücadelesini bir bütün olarak neoliberal projeler ve dönüşümden; kadın emeğine dair tartışmalardan; devletin sözünü dinleyen, "makbul vatandaş" olarak görülen erkeklerden; kadınların kendi bedenleri üzerindeki haklarından, sağlıklarından; kadına yönelik şiddetin varlığından; genel olarak sağlık politikaları bağlamından koparmak pek de artı yazmıyor. Tam tersine birilerinin istediği gündemi, kutuplaşmayı konuşmaktan öteye gidemiyor mevzu. Biraz da bu yüzden değil mi mesela, Urfa’da doğan "yılın ilk bebeği" Suriye asıllı İbrahim Halil Salih’in, babası Muhammet’i Suriye’deki savaşta kaybettiği için, babasız doğduğunu neredeyse hiç konuşmayışımız?... 
***
yenidoganlar
Yeni yılda doğmuş ilk bebek kim tam olarak bilmek asla mümkün değil. Jacque Emery-Tekani, Aaron, Maya, bebek Ogechukwu, Bahreynli, Hong Konglu, İbrahim Halil Salih, Meryem Azra... Anasına babasına, milliyetine, dinine bakmadan bunlardan hangilerinin insanlık tarihinde, dünyada bir iz bırakacağını, hatta belki de dünyayı değiştireceğini de! Bu bebeklerin, büyüdükçe, dünyayı tanıdıkça onu daha iyi bir yer haline getirmek için mücadele etmelerini temenni edebiliriz ama. En iyisi -onlara daha iyi bir dünya bırakabilmek için mücadele etmeyi de unutmadan tabii-, her yeni doğan için her anne-babanın istediğini, "sağlıklı ve mutlu bir hayat"ı dilemek onlara. "Hoş geldin bebek, yaşama sırası sende" demek... 
"hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma
            ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan
tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını
            kuraklık falan
karasevda ayyaşlık filan
polis copu hapisane kapısı falan
senin yolunu gözlüyor atom bombası falan
hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor sosyalizm komünizm filan.
(10 Eylül 1961, Laypzig)"
                                                                       Nâzım Hikmet
------------------------------------------------------
- Kıymetli Aksu Bora, bir müneccim gibi, annelik ideolojisi, kariyer, zamanın ruhu üzerine 15-20 gün önce yazmıştı "İçimde Kim Vardır, Bir Bilebilsem" başlıklı yazısında.
- Meraklısı Birleşmiş Milletler’in 2013 dünya üreme/doğurganlık raporunu görmek için şuraya bakabilir: http://www.un.org/en/development/desa/population/publications/pdf/fertility/world-fertility-patterns-2013.pdf  (Hemen arayacaklar için kestirme söyleyeyim, Türkiye, soldaki tabloda alttan 13. sırada yer alıyor.)   
ps: Birikim-Haftalık, 03.01.2015

22 Aralık 2014

Bir Büyük(!) Devlet Adamı...

Muhalifleri hapishanelere doldurdu, kimini ortadan kaybetti, hatta kimini akıl hastanesine kapattırdı.

İnsan hakları diye bir şeye aldırmıyordu, uluslararası kuruluşlar tarafından hep eleştirildi.  

Operayı, baleyi “gereksiz” bulup, “milli kültüre yabancı, uygun değil” diye yasakladı: “Bale bizim kanımızda yok. Baleden anlamıyorum, ne işime yarar ki?”

Televizyonlarda, düğünlerde, konserlerde, her türlü etkinlikte “playback” yapmayı, yani sanatçıların önceden kaydedilmiş eserleri söylüyormuş gibi yapmasını yasakladı. Çünkü bu durum gerçek kültüre, milletin müzikal değerlerine zarar veriyordu: “Maalesef televizyonlarda sesi çıkmayan yaşlı şarkıcıların eski şarkılarını söylerken dudaklarını oynattıklarını, şarkı söyler gibi yaptıklarını görüyoruz. Playback yapıp yeteneklerinizi öldürmeyin… yeni kültürümüzü yaratın.”

Geçirdiği bir kalp ameliyatından sonra sigarayı bıraktı, hemen ardından da tüm ülkede sigaraya karşı amansız bir savaş başlattı. 

Çoğu zaman boş kalsa da yaklaşık 10.000 kişi alabilen, dünyanın en büyük kubbeli camisi sayılan, 91 metrelik minareleri olan, Orta Asya'nın en büyük camisini inşa ettirdi. Yaklaşık 100 milyon dolara…

Ülkenin sıcak olmasına falan bakmadan buzdan bir saray yaptırmaya karar verdi: “Şöyle buzdan bir saray yapsak, içine 1.000 kişi sığsa. Böylece çocuklarımız kayak yapmayı öğrenir. İçine de kafeler, lokantalar kurarız.”

İhalelerden pay aldığı, yurt dışındaki bankalarda milyonlarca dolarlık bir serveti olduğu söyleniyordu.  

Birçok defa ülkesine demokrasi getireceğini, demokrasi yolundan geri dönüş olmayacağını söylerken “Ebedi Cumhurbaşkanı” seçildi; her seferinde baskı biraz daha arttı, örneğin internet erişimine sıkı kontrol uygulandı, internet kafeler yasaklandı…

***

Tüm bu icraatlar, projeler, laflar size birilerini hatırlattı mı bilemem ama ben Saparmurat Atayeviç Niyazov’dan söz ediyorum. Adından hemen çıkaramayanlar, kendi kendine verdiği ve dünyanın onu bildiği ismi söyleyince hemen tanıyacaktır: "Türkmenbaşı". Yazının konusunun Türkmenbaşı olmasının nedeni ölüm yıldönümü vesilesiyle bu büyük(!) devlet adamını tekrar anmak. Zira 21 Aralık 2006’da ölünceye kadar Türkmenistan’ın "milli irade"sini tek başına temsil ederken; her yerde, her şeyde ismi varken (hatta bir meteorda bile) şimdilerde usul usul tarihten siliniyor gibi gözüküyor!


Niyazov’dan sonraki cumhurbaşkanı Kurbankulu Berdimuhammedov, ki Türkmenbaşı’nın en yakınındaki isimlerden biriydi, göreve geldiğinden beri eski devlet başkanının izlerinin ortadan kalktığı biliniyor. Mesela Niyazov’un kafasına göre değiştirdiği takvimdeki ayların ve günlerin isimleri (Ocak ayına lakabı "Türkmenbaşı" ismini vermişti. Sadece Nisan ayı değil, “ekmek” kelimesi de annesinin ismini almıştı) (link) eski haline çevrildi; adeta ülkenin anayasası haline gelen, Kuran’dan sonra ikinci kutsal kitap muamelesi gören, üç kez okuyanın direkt cennete gideceği söylenen yazdığı kitap Ruhname’nin okullarda zorunlu olarak okutulmasına son verildi (link); eğitim sistemi tekrar düzenlendi (link); altındaki oynar kaidesi sayesinde sürekli güneşe bakan, altın kaplı heykeli kaldırıldı (link) vesaire vesaire…  (Tabii bu arada Berdimuhammedov’un yani "Arkadağ"ın (link) indirdiği Niyazov resimlerinin yerine kendisininkileri astırdığını eklemeden geçmeyelim.) (link)

***

Niyazov, 1985’te Türkmen Komünist Partisi başına geçip lideri olduğu Türkmenistan’ı 2006’ya kadar tek başına yönetti. Orta Asya’daki (ve aslında dünyadaki) en kapalı, en baskıcı rejimlerden birini kurdu. İlmek ilmek ördüğü "lider kültü" kendisini ülkesinin mutlak hâkimi yaptı. Hatta bir ara başbakanlık sözcüsünün "Bence O üçüncü milenyumda Türkmen halkına gönderilmiş bir peygamber. İlahi güçlere sahip olduğu konusunda hiçbir kuşku duymuyorum" laflarıyla peygamber bile ilan edildi! (link)

Ne var ki, ölümünden sonra “deli bir diktatördü”, “Niyazov’un çılgınlıkları”, “Türkmenbaşı’nın komiklikleri” diye anılmaktan öte pek bir iz bırakamamış durumda tarihe. Oysa ülkesine zararı muhtelif saçmalıklarının katbekat üstünde oldu: Demokrasi, insan hakları bakımından sakatlanmış, çağdaş dünyanın epey gerisine düşmüş bir ülke bıraktı geride.

Dünya tarihi biraz da böyle değil midir ama? Mutlak gücün peşinden sürüklenirken kendi megalomanilerinin içinde kaybolanlar çılgın projeleriyle tarihin çöp sepetini boylayıp giderler. Olansa hep geride kalanlara olur. Zira bu tip insanların toplumlarında yarattıkları yarılmalar, kopuşlar, yıkımlar öyle bir iki günde tamir edilemeyecek kadar derin olur. Niyazov’un ölümünden hemen sonra bir Türkmen gazetecinin dedikleri bu yüzden çok önemli: “Problem her şeyi mahvetmiş, harap etmiş olması. Etrafındaki her şeyi ve herkesi berbat etti, bozdu. Tıpkı tepedekiler gibi sıradan insanlar da artık hiç ama hiç kimseye güvenmiyorlar.” (link) Tam da bu yüzden –halihazırdaki maçlar yanında– "sonraki maçlara" da iyi hazırlanmak şart. Yoksa işte Niyazov dün vardı, bugün yok...



Not: Niyazov’un icraatlarına birçok yerden rahatlıkla ulaşmak mümkün. Yine de bu yazıda da kullandığım kimi internet sitelerinin linklerini topluca vereyim. Vaktiniz olup bakarsanız, hem bu yazıda yer vermediğim icraatlarını öğrenir hem de bu büyük devlet adamını daha yakından tanımış olursunuz. Hatta belki biraz eğlenirsiniz de, tabii ülkenin insanlarının yaşadıklarını da unutmadan:   

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5652945&tarih=2006-12-21
http://www.milliyet.com.tr/2006/12/21/son/sondun04.asp
http://www.theguardian.com/world/2006/dec/21/1
http://caravanistan.com/places/kipchak-mosque-ashgabat/
http://news.bbc.co.uk/2/hi/asia-pacific/4177622.stm
https://www.neweurasia.net/culture-and-history/the-return-of-opera-theatre/
http://www.commersant.com/p620638/Turkmenbashi_Votes_Against_Himself/
http://www.badassoftheweek.com/niyazov.html
http://news.bbc.co.uk/2/hi/asia-pacific/6199021.stm
http://www.zeit.de/2007/01/_Allmaechtiger_
http://www.funtrivia.com/en/subtopics/Turkmenbashi-Crazy-Dictator-of-Absurdistan-280411.html
http://www.youtube.com/watch?v=KNJS2-Zv-Tc 

 ps: Birikim-Haftalık, 20.12.2014 

12 Aralık 2014

8 bavulla Polonya'ya, 11 bavulla Bologna'ya...

takip edebildiğimiz kadarıyla Prandelli, Galatasaray'dan ayrıldıktan sonra memleketine hemen dönmedi; uzunca sayılabilecek bir süre İstanbul'da kalmaya devam etti. yeni değil, hem İtalya'daki takımımız Fiorentina'dan hem milli takımdan takip ediyorum Prandelli'yi; insanlığını da, teknik direktörlüğünü de beğendiğim bir sır değil. dolayısıyla kendisiyle ilgili bir tür algıda seçicilik yaşadığım doğrudur.

hal böyleyken "Prandelli Türkiye'den ayrılıyor" haberleriyle tabii ki özel olarak ilgilendim. twitter'dan gördüğüm ilk haberde "ülkesi yerine Polonya'ya gitti" diyordu. "Polonya mı?" dedim haliyle, "ne alaka?" ama  olabilir tabii, neden olmasın... sonra üç dört yerde daha Prandelli-Polonya haberini gördüm; hatta koskoca haber kanalı CNNTürk haberin başlığı bile yapmıştı: "Prandelli 8 bavulla İstanbul'dan Polonya'ya gitti!." kendileri de biraz acayip bulmuş durumu herhalde ki, başlığın sonuna bir ünlem koymuşlardı.

derken, başka bir yerde "İtalyan teknik adam, 8 bavulla ülkesinin Bologna şehrine uçtu" haberini görünce kontrol etme ihtiyacı hissettim tabii: gerçekten de bazı haber siteleri ve kanallar da Prandelli'nin Bologna'ya gittiğini yazıyor, söylüyordu!


 
ben şahsen duruma ayıldığımı düşünüyorum; yazdığım senaryo şu:

adam gerçekten Bologna'ya gidiyordu fakat "ne alaka" demeyen bir muhabir, -hatta kötü niyetli olayım mı?- belki de Bologna diye bir kentin varlığından haberi olmayan bir muhabir, Bologna'yı Polonya anlayıp "haaa, Polonya demek" diyerek oturup haberi yazıyor. bu haberi karşısında bulan editör, spor müdürü, site sorumlusu artık kimse, "ne alaka" demiyor, "yayınla gitsin" diyor. artık bir sürü internet sitesi, haber kanalı, gazete kopyala-yapıştır habercilik yaptığı için de Prandelli, Bologna yerine Polonya'ya gidiyor. hadi selametle!

(bir de Prandelli giderken 8 bavulu mu vardı, 11 bavulu mu vardı meselesi var: Polonya'ya giderken 8, Bologna'ya giderken 11 bavulu varmış! "Polonya'ya 8 bavulla gitti" ve "Bologna'ya 11 bavulla gitti"  haberlerinin aynı sitede/gazetede çıkmasına ne denebilir, bilemiyorum tabii artık ben ama anlaşılan "3 el çantası"nı da bavul sayanlar 11, onları saymayanlar 8 diyor!)
  
spor medyasının hali işte bu; memleket medyasının genel halini zaten biliyoruz, şüphesiz ondan başka bir yerde değil. üstelik bu, belki de basit bir örnek sayılır. ve fakat işini doğru dürüst yapmamanın, habere ve okura saygı duymamanın, hatta nispeten cehaletin açık bir örneğidir.

durumun vehameti bu ve benzeri hataların tek bir haber sitesiyle, gazeteyle kalmamasında. zira bu örnekte gördüğümüz gibi, kopyala-yapıştırcılığı şiar edinmiş bir sürü yer aynı hatayı tekrarlayarak haberin tamamen yanlış olmasına vesile oluyor ne yazık ki.

uzun lafın kısası, hemen her durumda doğru haberin ne olduğunu anlamak için çoğu zaman ciddi biçimde çabalamak gerekiyor memleketimizde, bunu akıldan hiç çıkarmamak gerek....
  
her ihtimale karşı not: Prandelli, gerçekten Polonya'ya da gitmiş olabilir. ama o zaman da Bologna nereden çıktı?

08 Aralık 2014

Prandelli ve Büyük Resme (ya da Hukuka) Bakmak

Bu, bir futbol yazısı sayılmaz ama futbolla ilginiz yoksa bile bir zamandır Galatasaray’ın geçtiğimiz günlerde işine son verdiği İtalyan teknik direktör Cesare Prandelli’nin tazminatı var mı yok mu, Galatasaray’dan ne kadar para alacak meselesinin çokça konuşulduğunu görmüşsünüzdür, duymuşsunuzdur. Adeta milletçe Prandelli’ye karşı Galatasaray’ın yanında kenetlendik. Çünkü adam hem başarısız olmuştu  (güya) hem de kovulduğu için para (yani sözleşmesinde yer alan alacaklarını) istiyordu. “Ayıp”tı, “yuh”tu, “yazık”tı, “çüş”tü: “Prandelli işi yokuşa sürüyor”dan (link), “Utanmasa tapuyu isteyecek”e (link) uzanan bir yelpazede İtalyan’ın ne kadar paragöz olduğunu iyice sindirdik içimize! 

Sorular çok ama basit aslında: Sadece hakkını arayan biri için böyle ileri geri konuşabilmek hakkını nereden alıyor insanlar, “utanmasa”lı falan başlıklar atabilmek gücünü nereden alıyor bu medya? Herhangi bir şirketin bir çalışanıyla girdiği hukuki olduğu çok açık bir anlaşmazlıkta hukukun yanında saf tutmak neden bu kadar zor oluyor? Futbol örneğinden devam edecek olursak, Prandelli haksız, paragöz, peki. Ama Del Bosque’sinden Tigana’sına, Aragones’inden Gerets’ine hepsi mi öyleydi? Bu yabancılar hep mi sadece para peşinde? Peki yabancılara karşı girişilen dayanışma duygusu bir Türkiyeli teknik direktör, futbolcu kovulunca, onu bırakın, zaten alması gereken alacaklarını alamayınca neden gösterilmiyor? Türkiyeliler hukuk diye bir şeyin bu memlekette pek geçerliliği kalmadığını artık iyice biliyor zaten diye mi, yoksa adını koyalım, açıkça bir yabancı düşmanlığının yansıması mı bunlar? Neden evlerine ekmek götüremeyecek durumdaki futbol emekçileri için (Türkiye'de alacaklarını alamayan onlarca futbolcu, teknik adam olduğunu biliyoruz) “Bilmem ne kulübü utanmasa bedava oynayın, çalıştırın diyecek” başlığı atılmıyor mesela?

Bu, bir futbol yazısı sayılmaz. O yüzden memleket futbolunun içinde bulunduğu bataktan söz etmeyelim. Ve lakin memleketin içinde bulunduğu genel ahlâki yozlaşmadan, çürümeden, hukuksuzluktan söz edebiliriz. Tam da bu yüzden madencilerin ölümü, inşaat işçilerinin ölümü, işçilerin, çocukların ölümü çok da dert edilmiyor sanki. Zira ülkemizi kalkındırma yolunda şirketlerimizi, kulüplerimizi, inşaat sektörümüzü, hükümetimizi hukukla bağlayacak değiliz elbette! Cumhurbaşkanımız “adalet istiyorum, adalet” diye bağırıp hukuksuz Galataport ihalesinin durdurulmasını kast ederken mesela ya da esnaf, gerektiğinde adaleti sağlayan hâkim olarak görülürken örneğin (link) veya başbakanın başdanışmanı hukukun sınırlarının dışına çıkılmasını “meşru” görürken örneğin (link), hep ülkemizin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşması için uğraşmıyorlar mı?!

Bu, bir futbol yazısı sayılmaz. Ama en basit hukuki örnek üzerinden gidecek olursak Prandelli’nin, Galatasaray’la iş akdi imzaladığını; sözleşmeyi yaparken şartların konuşulduğunu; bunların üzerine karşılıklı anlaşıldığını; ilgili maddelerde fesih halinde neler olacağının düzenlendiğinin varsayıldığını tahmin edebiliriz. Galatasaraylı yöneticilerin bunları çok iyi bildiğini de kabul edebiliriz ki, Prandelli’yi gönderme baskıları başladığında “Ooo, sözleşmeyi bir görseniz” minvalli açıklamalar yaptılar (link). Peki tüm bunlara rağmen bunca yaygara neden? Daha önceki örneklerde gördüğümüz gibi, elindeki sözleşmeye dayanarak hakkını arayan bir yabancının hakkını illa ki FIFA gibi dışarıdan bir kurumun vermesi mi gerekiyor? Neden, "Bu sözleşmeler imzalanırken aklınız neredeydi, böyle sözleşmeler imzalayanlar cezasını da sonuna kadar çekmeli" demektense bir tür yabancı düşmanlığıyla bezeli laflar ediliyor? Neden işler hukuka bırakılmıyor da "biz-onlar" karşıtlığına sapılıyor, takımın başına yeni gelen Türkiyeli teknik direktörün hiç para konuşmadığına dair içi boş laflar üretiliyor? (link)


Bu, bir futbol yazısı sayılmaz. Ama Türkiye’de sadece hakkını arayanlara karşı (hele de yabancıysalar) bakışın bir yansımasını ele almaya çalışan, hukuktansa hamasetin nasıl geçer akçe olduğunu anlatmaya çalışan bir yazı sayılabilir. “Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız, nesneleri görüşümüzü etkiler… Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir seçme edimidir…” der John Berger, Görme Biçimleri’nde. Her zaman da böyledir bu. Prandelli-Galatasaray meselesine işte biraz da böyle bakmayı deneyemez miyiz? Ben şahsen her durumda boş zamanında hayat arkadaşıyla İstanbul Modern’i gezen, oradaki tablolara bakarak hayatına bir anlam katmaya çalışan bir emekçinin yanında duracağımı biliyorum…

ps: Birikim-Haftalık, 06.12.2014

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...