siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Temmuz 2017

''adalet yürüyüşü''ne dair

CHP’nin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet Yürüyüşü” ben bunları yazarken Maltepe'deki mitingle bitmek üzere. Aslında mitingin bitimini beklemek gerekiyor belki ama öyle yapmayacağım, hikaye bitmeden sayfayı kapatacağım.

Kılıçdaroğlu ve beraberindekiler 400 kilometreden fazla yol yürüdüler, “mehter marşları” eşliğinde İstanbul’a girdiler. Bravo. İşin doğrusu ben yürüyüşün sonlanacağına hiç inanmıyordum. Hatta o kadar ki, Kılıçdaroğlu yürüyüşü yarım bırakmaz İstanbul’a kadar gelirse bir daha kendisi hakkında ağzımı açmama sözü bile verdim. Yürüyüşe de, Kılıçdaroğlu’na da inanmamak için haklı ve makul sebeplerim olduğunu düşünüyordum, hâlâ da düşünüyorum. CHP’nin toplumsal hareketliliği yaratma, sürdürebilme, memleketin bir kısmında olup bitene karşı kulağının üstüne yatma konusundaki sicili de bu fikrimi destekliyordu. Dolayısıyla ben yürüyüşün başlama sebebi olan Enis
Berberoğlu’nun tutukluluk halinin sona ereceğini, onun hapisten çıkmasıyla da Kılıçdaroğlu’nun “Arkadaşlar, gereken yerlere mesajı verdik, artık olaysız biçimde dağılabiliriz” demesini bekliyordum. Berberoğlu bırakılmadı, Kılıçdaroğlu yürümeye devam etti, ben yanıldım. Bravo.

Sözümü tabii ki tutacağım, CHP için öyle bir söz vermemiştim ama bundan sonra Kılıçdaroğlu için eleştirel tek laf etmeyeceğim. Ama yürüyüşe dair bir iki kelamım var. Çünkü sahiden de bir başka “Yenikapı mutabakatı”yla, “Yenikapı ruhu”yla karşı karşıya gibiyiz (nitekim Kılıçdaroğlu, 15 temmuz anmalarına katılacaklarını da açıkladı): Şahsen en beklemediğim insanlar Kılıçdaroğlu'nu, CHP'yi takdir ediyor; "ne güzel görüntüler" falan diyor; yetmiyor yürüyüşe katılıyor; yetinmiyor “Kemal beyle selfie çektirmeden olmaz” diyor, fotoğraflarını paylaşıyor.

Yürüyüşle ilgili çok yazılıp çizildi ilk günden itibaren: “Toplumdaki adalet arzusunun
yansıması”, “her kesimin ortak paydası”, “muktedire karşı hayır blokunun bir araya gelmesi”, "yeni bir demokrasi cephesinin nüvesi" falan falan… Oysa ben ilk günden itibaren bu söylenenlerin tamamını anlamıyorum, takdir edeceğimiz ne var burada sahiden çözemiyorum. CHP’nin adalet dediği şey “anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” deyip dokunulmazlıklar kaldırılırken vardı, HDP’li vekiller içeri atılırken vardı, memleketin üçüncü büyük partisi susturulurken vardı, memleketin bir kısmı düzlenip şehirler yerle bir edilirken vardı, çocukların kafası sokak ortasında parçalanırken vardı, barış bildirisini imzalayan akademisyenler yerlerde sürüklenirken hep vardı ama CHP’li
milletvekili tutuklanınca bir anda kayboldu öyle mi? Bütün bunlar olup biterken -gerçekten “münferit” diyebileceğimiz- dört-beş vekil dışında ses çıkarmayan, havalara bakan, hatta örtülü destek veren CHP’nin bir anda adalet savaşçısı kesildiğine inanacağız öyle mi? Sanki “yola düş” diye biz demişiz, başını sonunu hesaplamadan yola çıkılmış gibi “Güneşin altında yürüyen bilmem kaç yaşındaki adam, saygı duyacaksınızzzz” duygusallığından gözlerimiz yaşararak yürüyüşü destekleyeceğiz, bunun adı da siyaset yapmak olacak öyle mi? Bu yürüyüşle toplumsal bir değişimin başlayacağına inanan bir kısım “garip”, “duyarlı” İslamcıyla; “Gezi çok iyi niyetle başladı sonra devlet, FETÖ ve kimi uç örgütler tarafından amacından çıkarıldı. Bu nedenle Adalet Yürüyüşü’nde buna asla müsaade etmeyeceğiz” diyen CHP grup başkan vekilleriyle; korteje Kürtler de girecek diye neredeyse korkudan ölecek ulusalcılarla; Suriyelilere ırkçılık yapanlarla bir arada yürüyeceğiz öyle mi? Daha uzatmak gereksiz, buralardan mı çıkacak memleketin susadığı adalet?

Toplumun, muhalefetin büyük bir sıkışma içinde olduğu belli. Fışkıracak bir damar aradığı da. Ama bunun yeri, yurdu sahiden de CHP-Kılıçdaroğlu önderliğinde birleşmek mi? (''Konu parti değil'' falan diyen olmaz diye umuyorum). Çünkü olup bitenin bir tür gaz almadan başka bir şey olmadığı, yine bir grup insanın kendi çalıp kendi oynadığı o kadar belli ki. Mesela yürüyüşçülere karşı pek sakin sessiz olan polisler konu HDP'lilerin yürümesi olunca eski hallerine dönüveriyorlar. Yüksel Caddesi eylemcileri her gün yerlerde sürükleniyor.  Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için İzmir’den Ankara’ya yürüyüş başlatan Adem Kızılçay, Ankara’ya 30 km kala jandarma tarafından gözaltına alınıyor.

CHP’nin-Kılıçdaroğlu’nun buradan herhangi bir toplumsal dinamik çıkaramayacağını görmek için elde bir sürü veri varken yürüyüşü gazlayıp durmak sadece kendi kendini tatmin, başka da bir şey değil. Maltepe mitinginden sonra ne olacak mesela büyük resimde? Ne değişmiş olacak memleketin gidişatında? Adalet yürüyüşü neye hizmet etmiş olacak? Koca bir hiç. Ki bunun böyle olacağını Kılıçdaroğlu, mealen ''Yani bi şey değişmeyecek ama işte bi kapı açabildiysek...'' diyerek söylüyor. Tabii yok “iktidar korktu”, yok “muhalefet atağa kalktı”, yok “insanımız neyin ne olduğunu gördü” zırvalıklarına inanmaya; “Ülkenin halinden şikâyet edip adalet yürüyüşüne katılmamak için gerekçe olamaz”, “herkes orada”, “toplumsal değişim” demagojilerini sürdürmeye niyetliyseniz başka.

Yalan söylemeyeyim, ben Kemal Kılıçdaroğlu’na ilk zamanlarında epey duygusal yatırım yaptım. Bilhassa ulusalcılarla mücadelesini destekledim, parti içi temizlik faaliyetlerini olumlu buldum; CHP’yi hiç öyle büyük solculuk falan yapmadan eli yüzü düzgün bir sosyal demokrat parti yapabileceğine inandım. Çünkü memleketin büyük ihtiyacı gerçekten eli yüzü düzgün, fikirde ve faaliyette sosyal demokrat bir parti. Fakat adını koyalım, Kemal bey çapsız; Kemal bey çapsız olduğu gibi etrafı daha da çapsız. Bunu türlü vesilelerle zaten sürekli ispatlıyorlar. İşin kötüsü tam da bu noktada: CHP’liler değil CHP dışındaki memleket solcusu, sürekli ve sürekli bunları unutup ''Hadi CHP, bir umut'' diyor. CHP ne yaparsa yapsın, nasıl kötü bir tutum alırsa alsın adeta sürekli açılıp duran bir kredisi var solcular nezdinde. ''Gün artık bunları, eskileri, hataları deşme günü değil'' deniyor mesela sürekli. Neden? (Sözüm gerçekten CHP'li olanlara değil ama lafa gelince CHP'ye sallayıp duranlara, büyük solcu pozu kesenlere bilhassa tabii. Ortamlarda ''CHP'li değilim'' diye takılıp, durumlarda sürekli CHP'li tavrı kesenlere)

Ben bütün bunlara bakınca “Adalet Yürüyüşü” için söylenebilecek tek şeyin “akılsız başın cezasını ayaklar çeker” olduğunu düşünüyorum. Çok mu sert? Çok mu haşin? “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” çok mu acımasız? Türkiye’de demokrasi blokunun, solun CHP çatısı altında buluşacağının büyük bir safsata olduğunu görmek istemeyenler için öyle olabilir. CHP gerçekten asgari sosyal demokrat değerlere sahip olsa, bunun hakkını biraz verse ülkenin başka türlü olabileceği gerçeği ortada dururken bu partinin artık derde derman olmayacağını anlamak için daha kaç hayal kırıklığı gerekiyor? Sürekli “Oluyor, bu sefer oldu, olacak” deyip geçip giden zamana hiç mi acınmıyor? Yoksa bu kısır döngüdeki konfordan zaten herkes memnun mu?

Böyle karşı çıkışlarda bulunanların yiyeceği küfürlerden, muhtelif yaftalamalardan ve “Daha iyisini sen yap o zaman, bu burnu büyüklükle mümkün değil” laflarından sonra muhatap olacağı soru bellidir: “Peki ne olacak?” Sosyalist solu bir yana koyuyorum ama Türkiye’de sosyal demokrasi temsiliyetinin CHP güdüklüğüne hapsedilmiş olmasının yarattığı sorunları, hatta AKP iktidarını sona erdirmenin tek yolu doğru dürüst, eli yüzü düzgün bir sosyal demokrat alternatif ortaya koymak. Bu, o kadar net ki.

Ülkenin Kürt hareketine burun kıvırmayacak, onlarla yan yana gelmekten gocunmayacak, milliyetçilikle arasına keskin bir çizgi koyacak, emekten yana tutum alacak, “garip” İslamcılarla değil Müslümanlarla temasın önemini bilen, tabusu olmayacak, dünyayı doğru dürüst okuyabilecek, memleketin tarihiyle yüzleşmekten korkmayacak bir parti kurup, taş üstüne taş koymak çok mu imkânsız? Yoksa 400 bilmem kaç kilometre yol yürümek daha mı kolay geliyor? Gerçi Ertuğrul Özkök gibi büyük bir düşünür bile “CHP Mazlumların Partisi mi Oluyor?” diye yazı yazdığına göre keyifler neden bozulsun ki?

Çok umutsuz, karanlık, kötümser düşünceler bunlar, biliyorum; belki bu kadar umutsuz olmayı gerektirecek bir şey de yoktur. Durum sahiden güçlü, kendini yenilemiş bir muhalefetin ortaya çıkması için müsaittir, bilmiyorum. Ama şundan eminim, bu memlekette bir şeylerin değişme ihtimali ancak ve ancak Diyarbakır'da bir dolmuşta klima açma tartışması sırasında geçen şu konuşma gerçek olduğunda söz konusu olabilecek:
Terini pantolonuna silen adam, “Kemal Kılıçdaroğlu bu tarafa doğru yürüsün” dedi. Belki klima açıldığı için canlanmıştı sesi. “Bu tarafa yürüsün, Allah vekil memlekette sorun kalmaz. Ne sıcak kalır ne başka bir şey.”


15 Eylül 2015

"Savaş" Dedikçe...

Cemile, 10 yaşında, Cizreli, evlerinin önünde oynarken açılan ateş sonucu yaralandı. Sokağa çıkma yasağından dolayı ambulanslara izin verilmediğinden kan kaybından öldü. Sokağa çıkma yasağı olduğundan gömülemiyor. Annesi Cizre’nin sıcağında kokmasın diye bedenine buzlar sürdü, cesedi derin dondurucuya konuldu. Nihayet izin çıktı, morga kaldırıldı... (link)


Buna benzer bir sürü kan dondurucu hikâye var artık memleketin hemen her yerinde: Evlerde, sokaklarda, dağlarda, karakollarda, yollarda gencecik çocuklar ölüp gidiyor; bir sürü kişi ölenler ailelerinden olmadığından "şehitler", "vatan bölünmez" gevezeliği yapıyor, "evladımı istiyorum" diyen "şehit" yakınlarına "karaktersiz" deniliyor; ölüm kendilerinden olunca karalar bağlanıyor, onlardan olunca seviniliyor; insanlar birbirlerine düşman ediliyor, evlerin yakıldığı, işçilerin dövüldüğü gururla anlatılıyor; bir partinin binalarına -ateşe vermek dahil- sürekli fiili saldırılar yapılıyor, yetkililer seyrediyor; bunca yıllık yaraların sarılması işi zaten epey zorluyken üstüne her gün yeni sayfalar ekleniyor... “Onu kınadın, bunu kınamadın”, “ona laf söyledin, buna laf söylemedin” vırvırı sürerken memlekette insanlığa, kardeşliğe, geleceğe dair bir sürü değer göz göre göre yerinden oynuyor, tel tel kopuyor.

Önümüzde fazla bir seçenek yok aslında: Ya hal ve gidişatın bu tatsızlığına ortak olacağız, tarafların savaş naralarına, kişisel ikbal ve ihtiraslara destek vereceğiz ya da "barış" diyeceğiz, "kim olursa olsun, ne olursa olsun insanlar böyle manasızca ölmesin" diyeceğiz.

Çünkü "savaş" dedikçe Cemile'lerin derin dondurucuda bekletilmesine de, hayata daha yeni hazırlanan asker çocukların ölü bedenlerinin asfaltlarda kalmasına da onay veriyoruz aslında... Çünkü kimse masal anlatmasın, "ölmez" diye bir şey yok, insanlar ölürler, çocuklar da, "şehitler" de. Geriye sadece “keşke”ler, “ah”lar kalır…

Nuh Köklü Davası ve Bir Mektubun İçindeki Türkiye

Gazeteci Nuh Köklü bir grup arkadaşıyla Kadıköy’de kartopu oynarken, civardaki esnafın birinin dükkânının camına kartopu geldi, sinirlenen esnafla aralarında çıkan kavgada hayatını kaybetti. Pınar Öğünç pek güzel anlatmış (link), gerçekten saçma, manasız bir ölüm; beri yandan “kartopu davası” diye geçiştirilemeyecek kadar da mühim aslında dava.

Sanığın “bıçağın üstüne düştü” gibi zırvalamalarını bir yana koyalım, dava dosyasından çıkan, sanığın abisi tarafından cumhurbaşkanına yazılmış mektuba bakalım. Çünkü hem bir "nefret toplumu" olarak Türkiye’nin (link) hem de bunun ötesinde memleketteki adalet anlayışının, üzerine sayfalarca yazılabilecek özetlerinden.

Adım adım gidelim: Başbakanlık’ın bir iletişim merkezi var, BİMER (link). “Şahsen, telefon, internet, faks ve mektup ile BİMER’e ulaşabilirsiniz.” BİMER’in internet sitesinde "şikayet ve ihbar" için şöyle deniyor: “Bireyler, kendinin ya da toplumun mağduriyetini bildirmek, idarenin uygulamalarından duyduğu memnuniyetsizliği iletmek amacıyla şikayet etme ve ihbarda bulunma hakkına sahiptir.”

Nuh Köklü’yü öldüren sanığın abisi muhtemelen bu kanalla, 10 Mart 2015’te bir dilekçe/mektup yazmış. Fakat, ya Recep Tayyip Erdoğan’ın artık başbakan değil cumhurbaşkanı olduğunu unuttuğundan(!) ya da “Zaten fiilen başbakan hâlâ o” dediğinden bilinmez, dilekçe/mektubu Erdoğan’a hitaben yazmış, “Sayın cumhurbaşkanım, bizler sizi seven ve gönül veren kişileriz” diyerek. (link)

Hadi "vatandaş başbakanlıkla cumhurbaşkanlığını karıştırdı" diyelim ama BİMER’de dilekçeyi inceleyen Hüsamettin Tanrıkulu adlı yetkili, hemen bir gün sonra 11 Mart 2015’te, söz konusu dilekçeyi ilgili “kuruma/kişiye” yani cumhurbaşkanlığına havale etmeyip işleme almış ve Adalet Bakanlığı’na göndermiş. Oysa yine BİMER’in internet sitesinde başvurularla ilgili şöyle deniyor: “Vatandaşlarımızın Başbakanlığa (veya doğrudan Halkla İlişkiler Daire Başkanlığına) her yolla gönderdikleri istek, görüş, öneri, ihbar ve şikâyetler, Başkanlığımızdaki uzmanlar tarafından incelenerek değerlendirilmekte; gereği yapılmak üzere ilgili Bakanlık, Valilik, kamu kurum ve kuruluşlarına iletilmektedir.”

Söz konusu dilekçe-mektup Adalet Bakanlığı’ndan da, "gereği" ibaresiyle Nuh Köklü davasının dosyasının içine eklenivermiş. Oysa yine BİMER’in “Sıkça Sorulan Sorular” kısmında bakın nasıl bir soru-cevap var:

    “Yargıya intikal etmiş dava dosyam ile ilgili ne işlem yapılır?

    Çözümü salt yargı organının kararına bağlı olan veya konuya ilişkin yargı mercileri tarafından verilmiş bir karar bulunan veya bu mercilerce yürütülmekte olan soruşturma veya kovuşturma bulunan dilekçeler işleme alınamaz.” (link)

Heyhat, söz konusu dilekçe-mektup dava dosyasından çıkıyor işte. Zira görünen o ki, "durumdan vazife çıkaran" bir yetkili, açıkça BİMER’in kendi işleyiş biçimlerine de aykırı biçimde süreci başlatmış. Dilekçeyi-mektubu okuyunca şöyle mi düşündü bilemiyoruz tabii: İşin bir tarafında dini bütün, aslında işinde gücünde ama rahatsızlıkları olan, bir nevi vatan savunması yapan bir esnaf, cumhurbaşkanı diğer tarafındaysa Gezici, AKP karşıtı, "ne idiğü belirsiz" biri var! Öyleyse bu dilekçenin gereği yapılmalıdır.

Bunlar garabetin hukuki, “teknik” boyutları. Üstelik artık memleketin hukukla kurduğu ilişkinin geldiği yeri de zaten biliyoruz: Hukuk bu memlekette çok zamandır herkese değil, sadece bazılarına karşı işleyen bir mekanizma.

İşin teknik boyutu bunlar ama esas üzerinde durulması gereken, mektubun içeriği beri taraftan. Mektupta özetle, Köklü’nün olay anında AKP'nin çıkardığı iç güvenlik paketini protesto etmekten geldiği; AKP'ye karşı ve Gezi olaylarının öncülerinden birisi olduğu; sanığın psikolojik rahatsızlıkları olduğu, Köklü ve arkadaşlarını “Ben deliyim diye” uyardığı(!); olaydan AKP milletvekili Metin Külünk’ün haberdar olduğu; şeyhinin bilmem kim olduğu anlatılıyor. Köklü üzerinden yaratılan "nefret objesi"nin  hemen karşısında konumlanan "saf, temiz, vatanını, cumhurbaşkanını seven vatandaş"; kutuplaşma üzerinden kötülüğün masumlaştırılması...



Mesele, cumhurbaşkanına, devletlilere "Biz AKP'liyiz, ölen zaten Gezici’ydi, benim şeyhim de şudur" diye mektup yazılması değil aslında tam olarak. Zira böyle şeyler olabilir, olmuştur, olur (Belirtmeye gerek yok ki, hukukun bir gerçekliğinin olduğu devletlerde asla ciddiye alınmaz tabii). Esas mesele, "biz" ve "onlar" üzerinden "makbul vatandaş" algısına denk düştüğüne inanılan (cumhurbaşkanını sevmek, Gezici olmamak, iç güvenlik paketini protesto etmemek, işinde gücünde olmak, bir şeyhe bağlı olmak...) özellikleri tek tek saymanın, bunlardan bahsetmenin fayda getireceğine ciddi biçimde inanılması, bunlardan medet umulması. Çünkü devletin/hukukun bu şekilde işlediğine, cumhurbaşkanının tek adam olduğuna, ona "doğru" argümanlarla ulaşanın her türlü tatsızlıktan “paçayı kurtaracağına”; devlet katında, hukuk karşısında "makbul vatandaşın" belli özellikleri taşıyan kimseler olduğuna dair artık ciddi bir algı olması...

Toplumda bu algıyı yaratanların, bunu sürekli körükleyenlerin veballerinin büyük olduğu kesin. Bundan herhangi bir sıkıntı duymadıkları da ortada. Hasılı ne bu dava "kartopu davası” diye geçiştirilebilecek kadar önemsiz ne de bu kötülük, nefret ortamını yaratanlar Nuh Köklü’ye o bıçağı saplayandan daha az masum.

Bir insan ölüp gittikten, ülkede adalete inanç kalmadıktan sonra avuntu sayılabilirse tek avuntumuzsa, tarihin onları değil Nuh Köklü gibi bu zehirli hava yüzünden hayatını kaybedenleri "güzel insanlar" olarak yazacak olması...

Birikim Haftalık,  07.08.2015

27 Temmuz 2015

El Tutuşa Tutuşa…

Çocukların, gençlerin, abilerin, ablaların yüzleri televizyonda, gazetede, internette... Çocukların, gençlerin, abilerin, ablaların yüzleri gündüzleri aklımızda, geceleri rüyalarımızda... Çocukların, gençlerin, abilerin, ablaların yüzleri afişlerde, pankartlarda, tabutların önlerinde...

Her birinin ayrı ayrı hikâyeleri düşüyor önümüze: Kimi hukuk okuyormuş, kimi sanat tarihi, kimi öğretmenmiş, kimi anarşist, kimi Trabzonsporlu’ymuş, kimi Çerkes. Bazısı yaptığı bileklikleri, kolyeleri satıp kazandığı parayla aldığı oyuncakları Kobani’deki çocuklara götürürken, bazısı Kobani’de IŞİD’e karşı savaşırken ölen oğlunun gittiği yeri görmek istiyormuş. Bazılarını daha önceki eylemlerden zaten biliyormuşuz, bazıları sevgilisiyleymiş...

"Sosyal medya çağı"; çocukların, gençlerin, abilerin, ablaların hesaplarından yazdıkları paylaşılıyor: "19-24 Temmuz tarihleri arasında Kobanê’ye gidebilir, oradaki çocukların bir tebessüm gülmesini sağlayabilirsiniz", "Bizler güneşin çocuklarıyız. Ölüme gülümseyerek gidenleriz. Ne döndürebilir ki bizi, ne korkutabilir ki? Gelin yarını ilmek ilmek biz örelim"… Sonra şarkılar… Sonra mesela birinin parasızlıktan alamadığı parkayla, çoğunun arkadaşlarıyla bir aradayken çekilmiş fotoğrafları. Ama en çok da gülerken, kahkahalar atarken çekilmiş fotoğrafları... Dünyayı dolduracak içtenlikte gülüşleri...

                                                            ***

Suruç’ta birilerinin çocukları, birilerinin anne babaları, birilerinin hayat arkadaşları, memleketin gençleri öldürüldü. Daha önceleri sayısız defa olduğu gibi, 16 Mart katliamında olduğu gibi, Roboski’de olduğu gibi, Berkin Elvan gibi, Ali İsmail Korkmaz gibi, İbrahim Aras gibi… Akıllara ilk anda hemen geliveren, gelmeyen tüm bu acılardan geriye her zaman biraz bıkkınlık ama çokça da memleketin karanlığına karşı duyulan büyük öfke kalıyor. Bu öfkeye yenik düşmek mümkün ama -çok zor da olsa- buradan tekrar ayağa kalkmak da şart. Zaten, içi bomboş olan değil sahici bir “yeni Türkiye” inşasını da ancak bu öfkeyle tutuşan eller becerebilecek: Kaybettiklerini ve öfkesini asla unutmadan ama taş üstüne taş koyarak, asla vazgeçmeyerek. Suruç’ta ölen çocukların, gençlerin, abilerin, ablaların inandığı bu değil miydi biraz da? 


Saldırıdan yaralı kurtulan gençlerden Çağla Seven ve Gökçe Çetin’in patlamadan hemen sonra çekilen, el ele tutuştukları fotoğrafa iyi bakın; “muhtaç olduğumuz kudret” işte tam da o fotoğrafta. Çünkü el ele tutuşmaktan başka şansımız gerçekten yok… 

    “Ne kadar çok elimiz varmış meğer!

    İlkin, senin elinle tutuşan benimki

    Sonra çocuklarınki

    Gençlerinki

    Tekel işçilerininki

    Sonra, ellerin elleri...

    Ne kadar çok elimiz oldu, baksana,

    Tutuşa tutuşa

    Bir orman yangını gibi”

    Can Yücel

Birikim Haftalık, 23.07.2015

20 Nisan 2015

Çığlık...

Herkes onu “Çığlık” olarak bilse de Edvard Munch’un tablosuna verdiği orijinal isim “Der Schrei der Natur” aslında. Yani, “Doğanın Çığlığı”:
“Bir akşamüstü bir yolda tek başıma yürüyordum. Bir tarafta şehir, bir tarafta fiyort vardı. Kendimi yorgun ve hasta hissettim. Durdum ve fiyordun ötesine doğru baktım; güneş batıyordu ve bulutlar kan kırmızı bir renge dönüşmüştü. Doğanın üstünden bir çığlığın geçtiğini duyumsadım; sanki o çığlığı duymuşum gibime geldi…”
Günlüğünde Çığlık’ın ortaya çıkış hikâyesini böyle anlatıyor Munch (link).

Munch, 1893-1910 yılları arasında aynı temanın farklı versiyonlarını da yapmış. Birbirinin aynısı gibi gözükseler de, öndeki “esas kahraman”ın duruşu dahil, aralarında ciddi farklar var aslında: Arkadaki adamların pozisyonları, gemiler, renklerin kullanımı… Ancak her durumda “Çığlık”  bir kült haline geldi; hatta “zamanımızın Mona Lisa’sı” olarak tanımlayanlar oldu. Herkes onda yalnızlık, çaresizlik, öfke, hayal kırıklığı, hüzün, korku, melankoli gibi farklı farklı birçok insani duyguyu gördü. Resim bu kadar ünlenip, dünyanın en pahalı tabloları arasına girince haliyle hırsızların da ilgisini çekti: Bir versiyonu 1994’te çalındıktan üç ay kadar sonra bulundu; 2004’te bir başka versiyonu bu kez Munch’un bir başka tablosuyla beraber çalındı, ancak iki yıl sonra ele geçirilebildi (link).   
***
HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş geçtiğimiz hafta içinde, seçim kampanyası öncesi, Diyarbakır’da yaşayan ailesini ziyaret etti. Annesi, babası, (aldığı cezalar yüzünden sürgünde yaşamak zorunda kalan abisi Nurettin dışında) kardeşleri maaile bir aradaydı. Türkiye’nin neresine giderseniz gidin benzerini görebileceğiniz standart, sevimli bir aile pozu vermişler, gazetelerde, televizyonlarda gördük. Poz güzeldi fakat tam da oturdukları koltuğun arkasındaki yer alan “şey” de gözden kaçacak gibi değildi: Duvar halısı? Poster? Bir kolaj? Tablo?...


Başka karelerde “resim” netleşti: Bir tablo. Demirtaş’ın kız kardeşi Bahar Demirtaş tarafından yapılmış:
"Fotoğrafta yer alan tablodan 6 adet yaptım. Tabloyu Hawar espri kopyası olarak yapmıştım. Hawar Kürtçe'de yakarış, yardım nidası anlamına geliyor. Ünlü 'Çığlık' tablosundan esinlendim. Karışık teknik kolaj çalışması. Yaklaşık 3 yıldan beri evimizde asılı duruyor. Annem o tabloyu çok beğendiği için hep duvarda tutuyor. Aile olarak sanata aşırı derecede düşkünlüğümüz var. Sanat tüm aile bireylerinde var dememiz yerindedir." (link)
Nitekim daha sonra Bahar Demirtaş’ın tabloyu çok daha önce twitter hesabından paylaştığı da anlaşıldı zaten. (link)
***
O aile fotoğrafına HDP’ye dair yaftalamaları, şunu, bunu bir an için kenara koyup bakın; muhtemelen tek dertleri daha huzurlu, daha güvenli, daha mutlu, daha tasasız bir hayat sürmek olan bir aile göreceksiniz. Türkiye’nin neresine giderseniz gidin benzerine rastlayabileceğiniz standart, sevimli, çocuklarıyla gurur duyan bir aile. Tam da kapı komşunuz olan bir aile. Evlatlarından biri siyasetin içinde memleketi ailesinin daha huzurlu, daha güvenli, daha mutlu, daha tasasız bir hayat sürmesi için mücadele eden bir aile. Ama beri yandan öyle ya da böyle epey acı da çekmiş bir aile; abinin fotoğrafta olmaması, olamaması bir şeyler anlatmıyor mu?
***
Bir Demirtaş güzellemesi yapmak değil amacım. Üstelik HDP’li de değilim; eleştirel mesafemi koruyorum. Ve fakat "seçim sath-ı maili"ne girdiğimiz bu günlerde sağda solda görmeye başladığımız, muhtemelen daha da çok göreceğimiz "İlla bir parti daha barajı aşacaksa, HDP yerine Vatan Partisi’nin aşmasını arzu ederiz" gibi Özdilci, milliyetçi zırvalara kulak asmadan önce, "Kürt partisi" etiketini kullanmaya başlamadan önce mesela "Bunlar gerçekten ne diyor?", "Bunlar gerçekten memleketin kötülüğünü istiyor olabilirler mi?" gibi sorular sorsak güzel olmaz mı? Onyıllardır sürüp giden bir hak mücadelesinin, daha demokratik, daha özgür, daha adil bir ülke mücadelesiyle birleşip kaynaştığı yerler üzerine -yeri geldiğinde eksiğini gediğini de söyleyerek tabii- düşünsek, güzel olmaz mı? 
***
Munch’un tablosuna bakan herkes yalnızlık, çaresizlik, öfke, hayal kırıklığı, hüzün, korku, melankoli gibi farklı farklı birçok insani duyguyu görür. Türkiyelilerse aslında tüm bunları ve daha da fazlasını içeren bir Türkiye tablosuyla karşı karşıya olduklarını da sezebilirler herhalde. Seçimler, bu tabloyu değiştirmek için küçücük de olsa bir umut barındırıyorsa ona koşulsuzca değil tabii ama biraz daha aklı selimle yaklaşmak gerekmiyor mu?
Munch’un "Çığlık"ı, epey karamsar, neşeden, mutluluktan uzak bir tablo; çalınıp duruyor, sürekli hırsızların hedefi. Beğenin, beğenmeyin fakat Bahar Demirtaş’ın "Çığlık" uyarlamasına tekrar bakın: Oradaki Ahmet Arif’in "Uy Havar" şiirini, Kamber Ateş’in annesinin "çığlığını", yok yere ölüp gitmiş memleket gençlerinin, çocuklarının seslerini ama yine de içerdiği umudu, mutluluğu, eğlenceyi, özgürlüğü sadece ben fark ediyor olamam herhalde? Öyleyse söyleyebiliriz: O tabloyu çaldırmamak için bir oyunuz var, kullanın!

 


Birikim Haftalık, 11.04.2015

30 Mart 2015

Bir "Yeni Türkiye İnsanı" Modeli Olarak Melih Gökçek

Lunaparklardaki çarpışan arabalar birçok kişi için büyük eğlencedir, haklı sebeplerle: Hem güvenlidir hem yalandan da olsa bir arabayı idare etme duygusu verir. Üstelik kafaya taktığınız, gözünüze kestirdiğiniz birine elalem ne der aldırmadan çarpıp durabilirsiniz. Zil çalıp arabalardan inmek gerektiğinde o kafayı taktığınız kişi eşiniz dostunuz, tanıdığınız değilse hiçbir şey olmamış gibi ayrı yönlere gitmek de cabası.  

Melih Gökçek’le Bülent Arınç, çarpışan arabalarla birbirlerine girişmiş, zil çalmış olmasına rağmen bir tur daha biletleri olduğundan arabaları kenara çekip birbirlerini gözleyen iki çarpışan araba sürücüsü gibi değil mi?

Arınç’ı kenarda yalnız görünce, muhtemelen “Cumhurbaşkanı bunu gözden çıkardı, girişirim” diye düşünen Gökçek -“ağır abi”nin usta şoförlüğünü hesaba katamadığından belki- sağdan soldan, önden arkadan gelen Arınç darbeleriyle direksiyon hâkimiyetini epeyce kaybetti. Allahtan “tur bitti” zili zamanında çaldı.

Arınç-Gökçek kavgasında gördüğümüzün ne olduğunu anlamlandırmaya çalışanlar arasına ben de katılayım: Bülent Arınç’ı şimdilik bir yana koyacağım -ki, kendisini Erbakan hoca zamanından beri ilgiyle takip ederim, son yıllardaki performansı benim için çokça hayal kırıklığıdır- Gökçek’e bakacağım. Zira Melih Gökçek, siyasi hayattaki seyri, temsil ettikleri, yapıp ettikleriyle “yeni Türkiye insanı"nın geçmişten günümüze süzülüp gelen, adeta billurlaşmış bir yansıması olarak okunmaya müsait değil mi?



***

Gökçek’in siyasi kariyeri 1984’te ANAP’tan Keçiören Belediye Başkanı adayı olup seçilince başladı. İkinci dönemde tekrar girdiği seçimi kaybedince 1989-1991 yılları arasında Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü’ne getirildi. 1991 seçimleri öncesinde Refah Partisi’ne geçen Gökçek, %17 civarında oy alan partinin meclise soktuğu 62 milletvekilinden birisi oldu. Milletvekilliği “icracı” insanlara göre değildir pek malum, Gökçek de 1994 yerel seçimlerinde bu sefer Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olup, az farkla da olsa seçimi kazandı. 1998’de Refah Partisi’nin kapatılması üzerine Fazilet Partisi’ne geçip, 18 Nisan 1999 yerel seçimlerinde bir kez daha belediye başkanı oldu.

Gökçek, Ankara’nın başına tekrar seçilirken ekürisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan bir ay kadar önce Pınarhisar Cezaevi'ne girmişti (26 Mart 1999). Erdoğan 4 ay sonra hapisten çıktığında, Fazilet Partisi’nin kapatılmasının da gündemde olmasıyla, onun liderliğindeki “yenilikçiler”in yeni parti girişimleri iyice ete kemiğe bürünür olmuştu. Fakat Erdoğan “muhtar bile olamaz”dı! Dolayısıyla Gökçek’in havayı koklamakta usta burnu “liderlik” sevdasına yeniliverdi; malum icracı insanlar daha büyük icraatlar yapmak isterler hep: “Tayyip’i silerim” demeçleri verip (link), yeniden dizayn edileceği anlaşılan merkez sağın liderliği için Demokrat Parti’ye yanaşması, 2002’de partililerin “genel başkanımız” laflarıyla Demokrat Parti’ye katılması (link) hep bu dönemin sonuçları olarak sayılabilir.

Ancak değindiğimiz gibi havayı koklamak da onun önde gelen yeteneklerinden biridir: Bugün cumhurbaşkanı sıfatıyla muhtarlarla toplantı yapıp duran “muhtar olamayacak adam”ın önlenemez yükselişi karşısında geri basıp, üstün manevra kabiliyetiyle AKP'ye katıldı, Erdoğan’ın hizmetine girdi. Sonrası 2004, 2009, 2014 seçimleri zaten… Ölürüm yoluna Ustam, Büyük Ustam…

***

Ne olursa olsun iktidarı kaybetmemek, güç sahibi olmak, muhatabını hem  "muktedirliğiyle" hem laf kalabalığıyla sindirmek, amaca giden yolda neredeyse her şeyi mubah görmek, önünde olup bitene, kendi yapıp ettiğine gözünü kapayıp suçu hep "kahrolasıca bir düşman"a atmak -Gökçek’in iyi temsilcilerinden birisi olduğu- "yeni Türkiye insanı pragmatizmi”nin temellerini oluşturuyor.

Gökçek’in Erdoğan’a rakip olmaya kalkıp sonra vazgeçerek biatçı olmasına, 17 Aralık sürecinde başlarda sessizliğe gömülen bir çizgi takip etmesine, bir zamanlar insanlara "Terbiyeni takın. Fettullah Gülen'e Feto diyemezsin. Ben sana lakap taksam hoşuna gider mi? Lütfen özür dile" derken (link) Bülent Arınç’ı bile "paralelci" ilan edecek noktaya gelmesine ve daha da arttırılabilecek örneklere bu gözle bakın. Vasatın, sakilliğin, popülizmin, yerini korumak için "kraldan çok kralcılığın" izlerini göreceksiniz (Örnekleri çoğaltmak istemiyorum ama Gökçek’in, Olimpiyat Oyunları’nın Türkiye’ye verildiği sanıp twitter’a yazdığı "İŞTE BU KADAR...OLİMPİYATLAR İSTANBUL'DA...TEŞEKKÜRLER BAŞBAKANIM...TEŞEKKÜRLER EMEĞİ GEÇENLER...BÜYÜKSÜN TÜRKİYE.." mesajı nefis özetlerden biri bence-link).

***

"Yeni Türkiye insanı" bitmez tükenmez sanılan bir şimdinin peşinde şu sıralar her daim aradan sıyrılabiliyor. En olmayacak şeyleri eylemekte, lafları etmekte bir beis görmüyor. Büyük Usta’ya yaranmak için gerekirse herkesi "düşman", "hain" ilan etmeye hazır. Kabataş gibi yalanlar atabiliyor mesela veya gerçeklikten kopuk bir fantezi dünyası içinde analizlere girişebiliyor.

Lunapark metaforuyla başladık, öyle devam edip bitirelim: "Yeni Türkiye insanı" arabayı pist dışına çıkarıp arabası olmayanları, "kafayı taktıklarını" çiğneyip geçmekte sakınca bulmuyor; "kutlu bir ülkü" için savaşan asker olarak dönüp arkasına bakmaya tenezzül bile etmiyor. Heyhat, o şimdinin bir gün biteceği aşikâr. İşte o zaman hem çarpışan arabalar güvenlik duygusundan yoksun halde birbirlerine büyük bir hınçla saldıracak hem de pistin kenarındakilerin eğlencesi başlayacak herhalde. "Güleriz ağlanacak halimize" lafındaki gibi bir eğlence olacağı muhakkak; Arınç-Gökçek kavgasında gördüğümüzü en azından bunun fragmanı da sayabiliriz belki de.



Not: Yazı için 2009’da Radikal Cumartesi’ye yazdığım "Başkentte Zübükzade Zihniyeti" yazımdan epeyce yararlandım: http://www.radikal.com.tr/hayat/baskentte_zubukzade_zihniyeti-917320

Ayrıca söz konusu kavga üzerine muhtelif haberler ve değerlendirmeler için şu linklere de göz atabilirsiniz (Tuğçe Kazaz'ın değerlendirmelerine mutlaka bakın derim):

- http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/gokcek-arinc-gerilimi-savcilik-sorusturna-baslatti

- http://www.sendika.org/2015/03/davutoglu-arinc-gokcek-ikilisine-disiplin-kurulunu-isaret-etti/

- http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/bulent-arinc-yanlis-yaptim-ancak-gokcek-mahkemeye-giderse

- http://www.radikal.com.tr/politika/gokcek_emir_demiri_keser_arincla_ilgili_konusmayacagim-1321215

- http://www.milliyet.com.tr/arinc-gokcek-tartisimasina-bakan/siyaset/detay/2033518/default.htm

- http://haber.sol.org.tr/turkiye/gokcek-arinc-kavgasina-tugce-kazaz-da-katildi-111349

- http://www.medyaradar.com/rusen-cakirdan-olay-melih-gokcek-iddiasi-haberi-137438

- http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/arinc_gokcek_kavgasinin_gizledigi_asil_nokta-1320890



Birikim Haftalık, 28 Mart 2015

02 Mart 2015

28 Şubat’ta neredeydiniz?

Hızlıca cevap verin: Şu an neredesiniz? Hemen cevapladınız elbette. Peki, “şöyle biraz geçmişe gidiyorum”: 28 Şubat 1997’de neredeydiniz?!

Üzerinden 18 yıl geçince hatırlaması biraz zor tabii. Son yıllarda (özellikle Gezi sürecinden sonra) dolaşıma giren, bilhassa AKP’yi eleştirenlere, hükümete, cumhurbaşkanına laf söyleyenlere sorulan, 28 Şubat "postmodern darbe"sine gönderme yapan bu soruyla varılmak istenen de fizikî olarak değil, fikrî olarak nerede olduğunuz zaten: “Ordu istediği gibi at koştururken, memleket askerî vesayet altındayken, başörtüsü yasağı varken, İslâmcılar zulüm görürken 28 Şubat’ta neredeydiniz?”

Biliyoruz, bilhassa “yandaşlar” için bir tür can simidi haline gelmiş bir soru bu: “Yolsuzluk”, “hırsızlık”, “yozlaşma”, “çürüme”, “demokrasi”, “insan hakları” demeye görün bir tokat gibi(!) geliveriyor: “28 Şubat’ta neredeydiniz?” Tüm ikbalini iktidarda olmaya, iktidarda kalmaya bağlamış; şanını, şöhretini içi boş bir şimdi ve gelecek söylemine dayayan; “toplumsal konsensüse” falan neredeyse hiç aldırmadan meşruiyetini sadece oy çokluğuna yaslamış bir zihniyet için o kadar anlaşılmaz bir soru değil aslında bu. Zira bunu kendilerce bir tür “ikiyüzlülüğü” afişe etmek için kullanıyorlar: “O zamanlar demokrasi mücadelesine katılmadınız…” Buradan hareketle de “28 Şubat’ta neredeydiniz”le  yaratılmak istenen toplumsal algı kimseyi ayırt etmiyor; hükümeti, şimdinin cumhurbaşkanını, icraatlarını eleştiren herkes aynı çuvalın içine dolduruluveriyor: Darbecisiniz!

Günümüz teknolojisiyle 28 Şubat’ta kimin, nerede durduğunu bulmak, öğrenmek o kadar zor değil aslında. İnsan haklarından, özgürlüklerden, demokrasiden yana solcular, sosyalistler güçleri yettiğince, öyle ya da böyle, ordunun da, medya manipülasyonunun da, genel algının da karşısındaydılar 28 Şubat’ta. O yüzden bu sorunun muhatabı olmaları abes.

Ancak şunları da net biçimde teslim etmek gerekir: O zamanlar “sosyal medya” denilen güç yoktu ortada; şimdi sürekli sorgulanan bir sürü kavram, başlık, yazı, kişi, kurum neredeyse sorgusuz sualsiz kabul ediliyordu; toplumun büyük çoğunluğunun (hatta sol-sosyalist hareket içinden bir kısmın bile) ordu müdahalesine karşı olduğunu söylemek, direnişe geçtiğini söylemek mümkün değildi. Sonuçta “şeriat” tehlikesi kapıdaydı, şanlı ordumuz bir kez daha vatanı kurtarmıştı!

İşte tüm bunlara rağmen, bir avuç da olsalar birileri hak ve özgürlüklerden, demokrasiden yana tavır takınmıştı. Nitekim misal “Ne şeriat ne darbe” sloganı o zamanlardan kalma bir slogan (ki bu sloganın ekseninin yanlışlığına dair bir yazıyı Ruşen Çakır’dan okuyabilirsiniz - link). Ordunun siyaset üzerindeki belirleyiciliğine, askerî vesayete, başörtüsü yasağına karşı çıkanların; Kürt ya da İslâmcı zulüm gören kim olursa olsun onların yanında olanların; insan hakları, özgürlükler mücadelesi verenlerin 28 Şubat’ta nerede oldukları belli hasılı.  

Üstelik o zaman henüz doğmamış olanlar da, şimdiden bakarak bir cevap verebilirler bu soruya, ki çok sayıda kişinin “Direnirdim” diyeceğini tahmin edebiliriz artık. Zira Gezi zamanından geriye bir şeyler kaldıysa, en kıymetlilerinden biri şu laf değil mi misal?: “Biz yıllarca Kürt sorununu da bu medyadan takip ettik.” Çünkü demokrasi, özgürlükler ve insan hakları mücadelesi; nereden, kimden ve kime yönelik gelirse gelsin her türlü “kötülüğe” karşı durmayı gerektiriyor. Çünkü kötülük, kötülüktür işte; “başkasına yapılınca iyi, bana yapılınca kötü” olmaz. Çünkü darbenin iyisi, kötüsü olmaz.





Foto muhabiri Ali Öz’ün (link) 2006 yılında Bülent Ecevit’in cenazesinde çektiği ironi dolu, memleketin güzel özetlerinden olan fotoğrafa, askerlere, arkadaki panolara iyice bakın. “28 Şubat’ta neredeydiniz” diye sorulan insanların çoğu, 28 Şubat’ın üstünden geçen yaklaşık 10 yılın ardından İnsan Hakları Derneği’nin o zamanlar yürüttüğü bir kampanyadaki yer eksenindeydiler işte yine, tıpkı 28 Şubat 1997’de oldukları yerde: “Yasaksız, Korkusuz, Tehditsiz Konuşalım”, “Şiddet İçermeyen Her Düşünceye Sınırsız İfade Özgürlüğü”, “İfadeye Özgürlük, İnsana Özgürlüktür”… 

Lafı uzatmayalım, bugün o fotoğraftan askerleri kaldırıp “başkanın adamları”nı, fantastik milletvekillerini ve milletvekili adaylarını, yabancı devlet başkanlarını karşılayan “Duşakabinoğulları”nı, kerameti kendinden menkul "yağlamacıları" koyun 28 Şubat’ta nerede olduğunu, olacağını bilenleri şimdi yine o panolarda göreceksiniz.

Oysa tamamen ezbere bir retorikle, çakma demokrasi ve insan hakları savunuculuğuyla “28 Şubat’ta neredeydin” diye soranlar bırakın yıllar sonrayı, şimdi bile “17-25 Aralık’ta neredeydin”, “Gezi’de çocuklar öldürülürken neredeydin”, “Roboskî’de 34 insan katledilirken neredeydin” sorularına sağlam cevaplar verecek durumda değiller. Bu da onların derdi olsun!

Birikim Haftalık, 28.02.2015

26 Şubat 2015

"Nefret Toplumu" Türkiye


AKP’li CHP’liden, HDP’liden; CHP’li AKP’liden, HDP’liden; HDP’li CHP’liden, MHP’liden, AKP’liden; Türkler Kürtlerden, Ermenilerden, Suriyelilerden; kadınlar erkeklerden; erkekler kadınlardan ve çocuklardan; çocuklar devletten; devlet herkesten; sürücüler yayalardan; yayalar sokak hayvanlarından; polisler her muhaliften; muhalifler bazı başka muhaliflerden; işadamları emekçilerden; okurlar yazarlardan; yazarlar ülkeden; ülke dünyadan… nefret ediyor! Nefret ediyor, net! İçinde yaşadığımız toplum, Türkiye toplumu artık iliklerine kadar bir “nefret toplumu”, “şiddet toplumu”, bu haliyle toplum olmaktan çıkmış bir toplum: Mecliste tokmak, sokakta kartopu yüzünden bıçak...

Şiddet, cinayet, tecavüz, yolsuzluk, hırsızlık, yalan, riya, yalakalık, kumpas, güvensizlik… Sokakta, siyasette, kültürde neredeyse hiçbir insani değeri kalmamış durumda ülkenin. En fenası bu. Bunu görmemek için de ya kör olmak gerekiyor ya da içi boş hamasete ahmakça inanıyor olmak. Sadece siyasette değil, toplumsal katmanların her türünde ayrışmanın ve kutuplaşmanın geçerli olduğu, üstelik muhtemelen daha da yükseleceği bir ülke burası artık.

Böyle şeyler bir anda ortaya çıkmaz onu da biliyoruz tabii. Onyıllardır, adeta sistematik biçimde körüklenen bir olgudan söz ediyoruz aslında. İşin kötüsü yine onyıllardır ne o körüklere malzeme bulma sıkıntısı var ne de o malzemeleri geçersiz kılacak, o malzemeleri boşa çıkarabilecek bir irade. 

Sevgi, saygı, hoşgörü, empati çoğu zaman boş laftır. Çünkü çoğu zaman lafın gelişi, inanmadan söylenir bu kelimeler. Ve fakat en azından, bu kavramların oralarda bir yerlerde durduğunu bilmek bir toplumun bir aradalığı için önemlidir. Oysa artık Türkiye’de ideal düzeyinde bile bu kavramlarla kimsenin pek işi kalmamış durumda. Tam da bu yüzden, bir Türkmen gazetecinin yıllarca Türkmenistan’ın "milli iradesini” tek başına temsil eden Devlet Başkanı Niyazov’un ölümünden sonra söylediklerini çok önemli buluyorum şahsen: “Problem her şeyi mahvetmiş, harap etmiş olması. Etrafındaki her şeyi ve herkesi berbat etti, bozdu. Tıpkı tepedekiler gibi sıradan insanlar da artık hiç ama hiç kimseye güvenmiyorlar.” (link)

Türkiye’deki her şey ve herkes berbat olmuş, bozulmuş durumda, açık: Demokrasi, hukuk, adalet, özgürlükler, haklar, çalışma yaşamı, kültürel hayat, eğitim, siyaset, toplumsal yapı… Esas olarak bu bozuklukların bir yansıması işte “nefret toplumu” dediğim şey. Zira tüm bu çarpıklıklardan besleniyor, kendine alan açıyor, kökleşiyor.  

Siyaseti falan bir kenara koyup doğrudan evden, sokaktan başlayarak en azından kendi çevremizde başka bir dili hâkim kılmaya çabalamaktan; bu dili savunmaktan başka çare yok gibi gözüküyor diyeceğim tüm sinikliğiyle ama doğrusu en azından bugün o bile manasız geliyor. Zira mecliste tokmak, sokakta kartopu yüzünden bıçak...

Birikim Güncel, 18.02.2015

31 Ocak 2015

Bana Milli Mutabakatın Fotoğrafını Çekebilir misin?

19 Ocak’ta internet sitelerine, gazetelerin sitelerine bir haber düştü; dikkat çekmeyecek gibi değildi ama, memleket gündemi malum, şöyle bir konuşulup geçildi. Çok değil on gün kadar sonra, 28 Ocak’ta internet sitelerine, gazetelerin sitelerine başka bir haberle birlikte muhtelif fotoğraflar düştü; özellikle fotoğraflar dikkat çekmeyecek gibi değildi, nispeten biraz daha fazla konuşuldu üzerine. Hak ediyordu; hakkını vermeyi deneyelim.
19 Ocak tarihli haberle başlayalım: Ergenekon davası nedeniyle hakkında yurt dışına çıkış yasağı bulunan Doğu Perinçek’in yasağın kaldırılması için yaptığı başvuruyu inceleyen mahkemenin, hem de oybirliğiyle, Perinçek’i haklı bularak yasağı kaldırdığıydı haber. Böylece Doğu Bey, 28 Ocak’ta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülecek duruşmasında bizzat yer alabilecekti. Mahkemenin gerekçesi de zaten Strazburg’da görülecek bu davaydı: “Sanığın AİHM'deki duruşmaya katılması şahsi bir durumdan ziyade, Türkiye Cumhuriyeti'nin Ermeni olayı hakkındaki tez ve savunmalarını da yakından ilgilendiren bir husustur...”
Peki bu dava neydi? Perinçek, 2005 yılında İsviçre’de çıkarılan "Ermeni soykırımının inkâr edilmesini yasaklayan" yasanın yürürlüğe girmesinin ardından bu ülkeye gitmiş, verdiği muhtelif konferanslarda, yaptığı konuşmalarda Ermeni iddialarını reddeden konuşmalar yapmıştı. Bunun üzerine hakkında dava açılmış, yargılanarak İsviçre tarafından 90 gün hapse mahkûm edilmişti. Perinçek konuyu AİHM’ye taşıdı; AİHM’de bu sefer İsviçre’ye mahkûmiyet kararı çıktı.  Bu karara karşı İsviçre boş durmadı tabii, temyiz başvurusunda bulundu. Temyiz başvurusunu kabul eden mahkeme, davanın Büyük Daire tarafından görülmesini kararlaştırdı. 28 Ocak’taki, "Perinçek’in şahsi durumundan ziyade Türkiye’yi yakından ilgilendiren duruşma", bu duruşmaydı.
28 Ocak’ın haberi işte buydu ama fotoğrafı şüphesiz Egemen Bağış, Deniz Baykal ve başka milletvekillerinin de bulunduğu Türkiye’den bir heyetin topluca aynı karede gözüktüğü, gülümsedikleri fotoğraf...
İşte özlenen fotoğraf! İşte yolsuzluktu tape’lerdi, bakara makaraydı, yatak odası kasetiydi iktidardı, muhalefetti her şeyi geride bıraktıran fotoğraf! İşte memleketimizin ihtiyaç duyduğu -Ahmet İnsel’in yerinde adlandırmasıyla- “milli mutabakat”!
Üstelik fotoğraftakiler sadece buz dağının görünen kısmı. Zira yine haberlerden, fotoğraflardan öğreniyoruz, salonun dışında 500 kadar Türk, 50 kadar Ermeni’ye karşı Türk bayrağını dalgalandırırken Süheyl Batum’dan Yaşar Okuyan’a, Masum Türker’den Zekeriya Beyaz’a, Nasuh Mahruki’den Mustafa Mutlu’ya, Canan Arıtman’a kadar birçok ünlü Türk büyüğü(!) de oradaymış.
Facebook’ta gazeteci Mustafa Mutlu’nun okurları tarafından açılan, kendisinin de "izleyip okurlarıyla buluştuğu" bir grupta, Mutlu’nun Strazburg notları var. Diyor ki, "Egemen Bağış’ın Baykal’ın sağından ayrılmaması, ikilinin zaman, zaman içtenlikle sohbet etmesi de ilginç görüntüler arasındaydı". Hatta yine Mutlu’nun yazdığına göre AKP heyetinden Bağış, CHP heyetinden Haluk Koç’la duruşmaya verilen arada sohbet ederken, "Doğu Perinçek, burada Charlie Hebdo" demiş! (link)
Milletvekillerinin, heyetlerin, bayrakçı Türklerin Strazburg’da bulunma sebebi ağırlıkla "100 yıllık yalanı bitirmek için" olarak tarif edildiğine göre buradaki esas meselenin Perinçek’in ifade özgürlüğü hakkını savunmak olmadığı, en azından bunun ikinci planda kaldığı ortada. Nitekim Yeni Akit, Perinçek’in genel başkanı olduğu İşçi Partisi’nin genel başkan yardımcısının görüşlerini tam da bu bağlamda yayımlıyor (Şaşırmayın! Evet, Yeni Akit! "Milli mutabakat" dedik ya):
"‘Soykırım Yalanı Fransa’da Tarih Oldu’ - … Mustafa Güleç, ‘Sayın Doğu Perinçek ve avukatlarının güçlü delilleri ve savunmaları karşısında emperyalist bloğun söyleyeceği bir şey kalmadı. Dolayısıyla 100 yıllık Ermeni soykırımı yalanı Fransa’da ayaklar altına alındı, çiğnendi, tarihe karıştı’ diye konuştu. Güleç, ülkenin bağımsızlığından yana olan tüm milli güçlerin bu milli davada tek vücut olduğunu ifade etti." (link)
Fotoğrafın üzerine uzun uzun bir şeyler yazmak gereksiz değil mi? Perinçek’in ifade özgürlüğünü savunmak, inkâr yasalarına karşı olmak "tek vücut" olmakla o kadar iç içe geçiyor ki, insan en hafif tabiriyle nerede duracağını şaşırıyor. Bir ulusa devlet gücüyle yaşatılan acılar, tehcir, insanların yerinden yurdundan olması, katledilmesi "milli dava" karşısında o kadar görünmez oluyor ki, insan en hafif tabiriyle üzülüyor. "Solcuyum" diyeninden "sağcıyım" diyenine öyle bir "mutabakat" sağlanıyor ki, en hafif tabiriyle "Bu kadar da olmasın" diyorsun, "kafalar bu kadar da karışık olmasın."
Şaşırıyorsun, üzülüyorsun, "bu kadar olmasın diyorsun" da sonra çok değil yine 10-15 gün öncesini hatırlıyorsun. Misal, CHP, Agos gazetesinin bulunduğu Ergenekon Caddesi’nin adının Hrant Dink Caddesi olarak değiştirilmesi yönünde kanun teklifi veriyor (link). "Ne güzel" demeye kalmadan, CHP Beyoğlu İlçe Başkan Yardımcısı, CHP’li milletvekillerinin Hrant Dink anmasına “Yüzleşin Hrant’la, Soykırımla!” pankartının arkasında katılmasına tepki göstererek disipline gönderilmeleri için dilekçe veriyor (link). "Haydaaa" derken, CHP İlçe Başkanı, "O başvuru bireyseldir, biz kendisiyle aynı görüşleri paylaşmıyoruz" diyor (link)... Sağı zaten bir yana koyalım, sadece CHP’de değil, sol olduğu iddiasındaki başka bir sürü insanda da, partide de, harekette de, başka bir sürü konuda da bu tahterevalli böyle inip inip kalkıyor. Çünkü hadi sağ neyse de, aslında bir türlü "yeter yahu" denilip, silkelenip atılamayan bir "zihniyete", bir "bakış açısına" kilitli kalmış durumda sol olduğu iddiasını taşıyanlar da.   
Fotoğrafın üzerine uzun uzun bir şeyler yazmak gereksiz. O kare bir devletin zihniyetidir, anlayışıdır! Yüce devlet geleneğimizi, şanlı ecdadımızı sergilemek üzere merdivene dizilen 16 eski Türk devletinin askerleri yerine o karedekileri de dizebilirsiniz mesela, sırıtır mı? Zira sol da olsa, sağ da olsa üzerinde "milli mutabakata" varılan; bir türlü yüzleşilemeyen, belki de yüzleşilmek istenmeyen; oysa çok bile değil biraz silkelense epeyce ferahlayacağımız, Türkiye toplumunun yakasına yapışıp kalmış, inatçı izlerin resmidir o kare. Ne yazık ki... Türkiye’de oyuncu George Clooney üzerinden konuşulan, çeşit çeşit "galeriler" açılan avukat Amal Clooney’nin fotoğraflarından çok daha önemlidir. Ne yazık ki... 

03 Ocak 2015

"Hoş Geldin Bebek Yaşama Sırası Sende..."

Jacque Emery-Tekani adını duyduğunuzu sanmıyorum: Paeroa-Yeni Zelanda’dan Jack McLaren ve Nikita Metekingi Tekani’nin kızları. Çiftin üçüncü çocuğu olarak doğdu.
Aaron’u da duymamışsınızdır: Bijay ve Nanuka Shahi çiftinin oğlu, Avustralya’nın Yeni Güney Galler eyaletinin başkenti Sydney’de bir hastanede doğdu.
Peki, Zeljko ve Giani Jokic çiftinin ilk çocukları Maya'yı? Söyleyeyim, pek tatlı bir kız; Manchester'daki bir hastanede açtı gözlerini dünyaya. Tüp bebek yöntemiyle dünyaya gelmiş olması bir şey değiştirir mi?
Bebek Ogechukwu, 2.5 kilo ağırlığında, Nijerya-Lagos’ta doğdu. Bu aralar herkes doğumun nasıl olduğunu merak ediyor ya, not düşelim, sezaryenle değil normal doğumla geldi dünyaya! Hong Konglu Amie ve Ka-ho Chan çifti, güzel kızlarının doğmasını 12 gün sonra bekliyorlardı; erken geldi. Annesi, “Doğum tarihini kendisi seçti” diyor. Dalal Saleem-Jassim Mohammed çiftinin oğulları Bahreynli...  
***
Bu, isimli, henüz isimsiz çocukları daha tanımıyoruz ve fakat onlar da dünyayı tanımıyorlar. Çünkü hepsi yeni doğdular! Hepsi “2015’in ilk bebeği” haberlerine konu oldular, ki aslında onlar sadece kayıtlara geçenler; çoğunlukla hastanelerin reklamlarını yapmak/yaptırmak için haber olmuş bebekler. (Nitekim ABD’nin birçok yerinde hasta mahremiyeti, güvenlik gereği hastanelerin “ilk bebek”le ilgili kayıtları yayınlaması, haber yaptırması yasaklanmış).
Fakat bu yeni doğan bebeklerin hiçbirinin yanında söz konusu ülkelerin sağlık bakanı bitiverip, “Oh, oh pek güzel. Annelik kariyeriniz hayırlı olsun. Aman, bir başka kariyeri merkeze almayın. Ama normal doğumu merkeze alın. Baba, sana da aferin koçum, üçüncü çocuğu yapmışsın, demek ki söz dinliyorsun” demedi. Bunların dendiği ülke tabii ki, şanlı Türkiyemiz; “sözde” yeni yılda İstanbul’da doğan ilk bebek Meryem Azra’yı ziyaret eden bakan aynen bunları söyledi.
***
Devletlerin, hükümetlerin insanların yatak odalarına müdahale eden tavrı sadece Türkiye’ye özgü değil, bunu biliyoruz. Yeni bir şey de değil aslında. Zira Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında nüfus artışını teşvik için yapılmış yasal düzenlemeler var (Misal 1965’te kaldırılıncaya kadar Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda “Bu kanunun neşrinden sonra berhayat çocuğu altı veya altıdan fazlaya baliğ olan kadınlara Devletçe mükafatı nakdiye verilmesi için her sene Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti bütçesinde bir faslı mahsus açılır. Arzu edenlere nakdi mükafat yerine ihdas edilecek bir madalya verilir…” maddesi yer alıyordu, halk arasında Yol Vergisi olarak bilinen 1525 sayılı Şose ve Köprüler Kanunu’nun 9. maddesi beşten fazla çocuğu olanları vergiden muaf tutmuştu ya da "Bekârlık Vergisi" için yapılan uzun tartışmalar epey uzun zaman gündemde kalmıştı).
Her dönemi kendi içinde değerlendirmek gerek şüphesiz. Ne var ki, memleketimizde bir zamandır doğru tartışma zeminlerini kolaylıkla kaybediyoruz sanki. Bugün yaşananları "Cumhuriyet’in ilk yıllarında da böyleydi" diyerek ele almak nasıl mümkün değilse salt muhafazakârlık, İslâmcılık eksenine oturtarak tartışmak da aslında kolaycılığa kaçmak. Zira bunlarda haklılık payı olabilir olmasına ama olan bitenin bir yandan da neoliberal politikalarla çok yakından alakası var. Bir tür "gözetim-denetim toplumu"nun tekrar tekrar üretilmesine vesile olması da cabası. Nitekim Seda Saluk, yaptığı görüşmelerle geliştirdiği "Üreme Politikaları Üzerine Bazı Notlar: Sağlıkta Dönüşüm Programı Aile Hekimliği ve GEBLİZ Sistemi" başlıklı yazısında bunlardan etraflıca söz ederek şöyle diyor: 
Doğurganlığı ve çocuk sayısını artırmayı hedefleyen politikaların kanımca muhafazakârlık tartışmalarına hapsedilmemesi gerekiyor. Bu politikalar, hem devletin ve hükümetin çekirdek aileyi merkezine alan nüfus politikalarıyla hem de emeğimizi ve bedenlerimizi yeniden düzenlemeyi hedefleyen neoliberal politikalarla yakından ilişkili. Pronatalizmin [kabaca, "doğum yanlısı" – K.K.] sağlık hizmetlerindeki izdüşümlerinin de sağlık sisteminin içinden geçtiği neoliberal reform süreçlerinden ayrı okunamayacağını düşünüyorum.
Sağlık Bakanı’nın, adını koyalım, saçmalamasını, tabii ki dert etmek gerekiyor. Tabii ki kendisi bir zihniyetin temsilcisi. Tabii ki o zihniyet kendi içinde çok problemli, kadını adeta salt bir "kuluçka makinesi" olarak, bir araç olarak görüyor. Ve fakat buna dair iki çift laf ederken, cinsel sağlık ve özgürlük mücadelesini bir bütün olarak neoliberal projeler ve dönüşümden; kadın emeğine dair tartışmalardan; devletin sözünü dinleyen, "makbul vatandaş" olarak görülen erkeklerden; kadınların kendi bedenleri üzerindeki haklarından, sağlıklarından; kadına yönelik şiddetin varlığından; genel olarak sağlık politikaları bağlamından koparmak pek de artı yazmıyor. Tam tersine birilerinin istediği gündemi, kutuplaşmayı konuşmaktan öteye gidemiyor mevzu. Biraz da bu yüzden değil mi mesela, Urfa’da doğan "yılın ilk bebeği" Suriye asıllı İbrahim Halil Salih’in, babası Muhammet’i Suriye’deki savaşta kaybettiği için, babasız doğduğunu neredeyse hiç konuşmayışımız?... 
***
yenidoganlar
Yeni yılda doğmuş ilk bebek kim tam olarak bilmek asla mümkün değil. Jacque Emery-Tekani, Aaron, Maya, bebek Ogechukwu, Bahreynli, Hong Konglu, İbrahim Halil Salih, Meryem Azra... Anasına babasına, milliyetine, dinine bakmadan bunlardan hangilerinin insanlık tarihinde, dünyada bir iz bırakacağını, hatta belki de dünyayı değiştireceğini de! Bu bebeklerin, büyüdükçe, dünyayı tanıdıkça onu daha iyi bir yer haline getirmek için mücadele etmelerini temenni edebiliriz ama. En iyisi -onlara daha iyi bir dünya bırakabilmek için mücadele etmeyi de unutmadan tabii-, her yeni doğan için her anne-babanın istediğini, "sağlıklı ve mutlu bir hayat"ı dilemek onlara. "Hoş geldin bebek, yaşama sırası sende" demek... 
"hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma
            ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan
tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını
            kuraklık falan
karasevda ayyaşlık filan
polis copu hapisane kapısı falan
senin yolunu gözlüyor atom bombası falan
hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor sosyalizm komünizm filan.
(10 Eylül 1961, Laypzig)"
                                                                       Nâzım Hikmet
------------------------------------------------------
- Kıymetli Aksu Bora, bir müneccim gibi, annelik ideolojisi, kariyer, zamanın ruhu üzerine 15-20 gün önce yazmıştı "İçimde Kim Vardır, Bir Bilebilsem" başlıklı yazısında.
- Meraklısı Birleşmiş Milletler’in 2013 dünya üreme/doğurganlık raporunu görmek için şuraya bakabilir: http://www.un.org/en/development/desa/population/publications/pdf/fertility/world-fertility-patterns-2013.pdf  (Hemen arayacaklar için kestirme söyleyeyim, Türkiye, soldaki tabloda alttan 13. sırada yer alıyor.)   
ps: Birikim-Haftalık, 03.01.2015

22 Aralık 2014

Bir Büyük(!) Devlet Adamı...

Muhalifleri hapishanelere doldurdu, kimini ortadan kaybetti, hatta kimini akıl hastanesine kapattırdı.

İnsan hakları diye bir şeye aldırmıyordu, uluslararası kuruluşlar tarafından hep eleştirildi.  

Operayı, baleyi “gereksiz” bulup, “milli kültüre yabancı, uygun değil” diye yasakladı: “Bale bizim kanımızda yok. Baleden anlamıyorum, ne işime yarar ki?”

Televizyonlarda, düğünlerde, konserlerde, her türlü etkinlikte “playback” yapmayı, yani sanatçıların önceden kaydedilmiş eserleri söylüyormuş gibi yapmasını yasakladı. Çünkü bu durum gerçek kültüre, milletin müzikal değerlerine zarar veriyordu: “Maalesef televizyonlarda sesi çıkmayan yaşlı şarkıcıların eski şarkılarını söylerken dudaklarını oynattıklarını, şarkı söyler gibi yaptıklarını görüyoruz. Playback yapıp yeteneklerinizi öldürmeyin… yeni kültürümüzü yaratın.”

Geçirdiği bir kalp ameliyatından sonra sigarayı bıraktı, hemen ardından da tüm ülkede sigaraya karşı amansız bir savaş başlattı. 

Çoğu zaman boş kalsa da yaklaşık 10.000 kişi alabilen, dünyanın en büyük kubbeli camisi sayılan, 91 metrelik minareleri olan, Orta Asya'nın en büyük camisini inşa ettirdi. Yaklaşık 100 milyon dolara…

Ülkenin sıcak olmasına falan bakmadan buzdan bir saray yaptırmaya karar verdi: “Şöyle buzdan bir saray yapsak, içine 1.000 kişi sığsa. Böylece çocuklarımız kayak yapmayı öğrenir. İçine de kafeler, lokantalar kurarız.”

İhalelerden pay aldığı, yurt dışındaki bankalarda milyonlarca dolarlık bir serveti olduğu söyleniyordu.  

Birçok defa ülkesine demokrasi getireceğini, demokrasi yolundan geri dönüş olmayacağını söylerken “Ebedi Cumhurbaşkanı” seçildi; her seferinde baskı biraz daha arttı, örneğin internet erişimine sıkı kontrol uygulandı, internet kafeler yasaklandı…

***

Tüm bu icraatlar, projeler, laflar size birilerini hatırlattı mı bilemem ama ben Saparmurat Atayeviç Niyazov’dan söz ediyorum. Adından hemen çıkaramayanlar, kendi kendine verdiği ve dünyanın onu bildiği ismi söyleyince hemen tanıyacaktır: "Türkmenbaşı". Yazının konusunun Türkmenbaşı olmasının nedeni ölüm yıldönümü vesilesiyle bu büyük(!) devlet adamını tekrar anmak. Zira 21 Aralık 2006’da ölünceye kadar Türkmenistan’ın "milli irade"sini tek başına temsil ederken; her yerde, her şeyde ismi varken (hatta bir meteorda bile) şimdilerde usul usul tarihten siliniyor gibi gözüküyor!


Niyazov’dan sonraki cumhurbaşkanı Kurbankulu Berdimuhammedov, ki Türkmenbaşı’nın en yakınındaki isimlerden biriydi, göreve geldiğinden beri eski devlet başkanının izlerinin ortadan kalktığı biliniyor. Mesela Niyazov’un kafasına göre değiştirdiği takvimdeki ayların ve günlerin isimleri (Ocak ayına lakabı "Türkmenbaşı" ismini vermişti. Sadece Nisan ayı değil, “ekmek” kelimesi de annesinin ismini almıştı) (link) eski haline çevrildi; adeta ülkenin anayasası haline gelen, Kuran’dan sonra ikinci kutsal kitap muamelesi gören, üç kez okuyanın direkt cennete gideceği söylenen yazdığı kitap Ruhname’nin okullarda zorunlu olarak okutulmasına son verildi (link); eğitim sistemi tekrar düzenlendi (link); altındaki oynar kaidesi sayesinde sürekli güneşe bakan, altın kaplı heykeli kaldırıldı (link) vesaire vesaire…  (Tabii bu arada Berdimuhammedov’un yani "Arkadağ"ın (link) indirdiği Niyazov resimlerinin yerine kendisininkileri astırdığını eklemeden geçmeyelim.) (link)

***

Niyazov, 1985’te Türkmen Komünist Partisi başına geçip lideri olduğu Türkmenistan’ı 2006’ya kadar tek başına yönetti. Orta Asya’daki (ve aslında dünyadaki) en kapalı, en baskıcı rejimlerden birini kurdu. İlmek ilmek ördüğü "lider kültü" kendisini ülkesinin mutlak hâkimi yaptı. Hatta bir ara başbakanlık sözcüsünün "Bence O üçüncü milenyumda Türkmen halkına gönderilmiş bir peygamber. İlahi güçlere sahip olduğu konusunda hiçbir kuşku duymuyorum" laflarıyla peygamber bile ilan edildi! (link)

Ne var ki, ölümünden sonra “deli bir diktatördü”, “Niyazov’un çılgınlıkları”, “Türkmenbaşı’nın komiklikleri” diye anılmaktan öte pek bir iz bırakamamış durumda tarihe. Oysa ülkesine zararı muhtelif saçmalıklarının katbekat üstünde oldu: Demokrasi, insan hakları bakımından sakatlanmış, çağdaş dünyanın epey gerisine düşmüş bir ülke bıraktı geride.

Dünya tarihi biraz da böyle değil midir ama? Mutlak gücün peşinden sürüklenirken kendi megalomanilerinin içinde kaybolanlar çılgın projeleriyle tarihin çöp sepetini boylayıp giderler. Olansa hep geride kalanlara olur. Zira bu tip insanların toplumlarında yarattıkları yarılmalar, kopuşlar, yıkımlar öyle bir iki günde tamir edilemeyecek kadar derin olur. Niyazov’un ölümünden hemen sonra bir Türkmen gazetecinin dedikleri bu yüzden çok önemli: “Problem her şeyi mahvetmiş, harap etmiş olması. Etrafındaki her şeyi ve herkesi berbat etti, bozdu. Tıpkı tepedekiler gibi sıradan insanlar da artık hiç ama hiç kimseye güvenmiyorlar.” (link) Tam da bu yüzden –halihazırdaki maçlar yanında– "sonraki maçlara" da iyi hazırlanmak şart. Yoksa işte Niyazov dün vardı, bugün yok...



Not: Niyazov’un icraatlarına birçok yerden rahatlıkla ulaşmak mümkün. Yine de bu yazıda da kullandığım kimi internet sitelerinin linklerini topluca vereyim. Vaktiniz olup bakarsanız, hem bu yazıda yer vermediğim icraatlarını öğrenir hem de bu büyük devlet adamını daha yakından tanımış olursunuz. Hatta belki biraz eğlenirsiniz de, tabii ülkenin insanlarının yaşadıklarını da unutmadan:   

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5652945&tarih=2006-12-21
http://www.milliyet.com.tr/2006/12/21/son/sondun04.asp
http://www.theguardian.com/world/2006/dec/21/1
http://caravanistan.com/places/kipchak-mosque-ashgabat/
http://news.bbc.co.uk/2/hi/asia-pacific/4177622.stm
https://www.neweurasia.net/culture-and-history/the-return-of-opera-theatre/
http://www.commersant.com/p620638/Turkmenbashi_Votes_Against_Himself/
http://www.badassoftheweek.com/niyazov.html
http://news.bbc.co.uk/2/hi/asia-pacific/6199021.stm
http://www.zeit.de/2007/01/_Allmaechtiger_
http://www.funtrivia.com/en/subtopics/Turkmenbashi-Crazy-Dictator-of-Absurdistan-280411.html
http://www.youtube.com/watch?v=KNJS2-Zv-Tc 

 ps: Birikim-Haftalık, 20.12.2014 

03 Şubat 2009

van minut, ekscüz mi...


"romantik isyankar" eline kronometreyi almış, gerekli ölçümleri yapmış ama daha esaslı bir şeye de temas etmiş: bizim kofti kahramanın kahramanlığını en azından o ilk anda sadece bizim anladığımızı söylüyor.

cinsiyetçilik tartışmasını bir kenara koyalım, adına "delikanlılık" denilen şeye anlam biçenlerdenim ben şahsen. hatta bunun bir hayat tarzı, dünya görüşü olduğunu da iddia edebilirim. fakat başka bir sürü şeyde olduğu gibi bunda da asıl olan, senin o kalıba girmenden ziyade, onun bir kalıp olarak senin üstüne oturup oturmamasıdır. bunu da ancak hayattaki hal ve gidişin belirler zaten. sonuna kadar kovalanan artistliklere manalı da olsa manasız da gönlümüz açık ama artistlik yapıp ondan sonra "benim sözüm moderatöreydi" falan demeyeceksin tabii. ya da ne bileyim, "gazze'de çocuklar ölüyor" diye feryat ederken kendi memleketinin boşaltılan, yakılan köylerinde ölen çocukları, daha 12 yaşındayken vücutlarına 13 kurşun giren çocukları unutmayacaksın. yoksa zaten üzerinde anca anca delikanlı olmayı çok arzulayan lümpen bir mahalle bıçkınına yakışacak kadar duran artistlik de delikanlılık da silinir gider.

haaa, tabii mevzu şu, memleketimiz artık delikanlılığın başka türde kodlandığı bir yerdir, memleketimiz artık at izinin it izine karıştığı bir yerdir. tam o yüzden işte koyun-keçi-abdurrahman çelebi denkleminin gayet geçerli olduğu bir yerdir; o da ayrı...

şükür, eso'nun meşhur sözü hep kulağımda büyüdüm ben: "kıçına güvenmiyorsan borazancı olmayacaksın." en azından artistliğimin kaynağını, kıçımın ölçüsünü biliyorum. allah olmayana da versin tabii...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...