
kendisine "cream" adını uygun görmüş bir barın tam karşısında oturuyorum. bir sürü içtikten sonra bira içiyorum. sarhoş değilim hayır. "cream" denince white room geliyor aklıma, ama içerde bir takım zıpırlar gülşen'in mi hande yener'in mi, kimin şarkısıyla kıvırtırıyorlar. özünde itirazım olmaz, bana ne diyorum ama özünün dışına çıkınca; cream ya işte, "bi siktirin gidin" diyorum, "iki dakka delikanlı olun" -delikanlı olmak bi halt olduğundan değil ama işte cream denen yerde, gülşen'le kıvırtılmasın diye-. ama olmuyor işte. hesabı keseyim uzaklaşayım istiyorum, parayı herife uzatırken eric abi söylemeye başlıyor kalktığım yerde... "haydaaaa" diyorum içimden -ne çok şeyi içimden söylüyorum-.
bunlardan son zamanlarda o kadar çok oluyor ki korkuyorum, bariz, bildiğin... bu, bilmeler; bu, düşününce olmalar çok gelecekmiş, çok görülecekmiş gibi hissediyorum, korkuyorum, ki böyle şeylerden korkmam. sahiden...
sonra eve gelince, white room'u son ses dinliyorum. bir de bunu buluyorum. ortalama 60 yaşında olduklarını fark edip, "o kadar yaşar mıyım ki" diyorum. o kadar yaşamak istemiyorum sanırım, bilmem. jack bruce'un, ginger baker'ın (bilhassa onun. gözden kaçmasın, roger taylor'ı smile'a alırken böyle bir ilan asar brian abi, "ginger baker tipinde baterist aranıyor!"), clapton'ın önünde eğilmeyi bilmesem ben ben olur muydum? neyin önünde eğileceğimi bilmesem ben ben olur muydum?