nedense ta çocukluktan beri göremeyeceğimi sanıyordum. gördüm...
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Ağustos 2018
31 Ağustos 2017
39
''2000'de kaç yaşında olacağım?'' bu hesabı yaptığım zamanlarda 2000 çok uzaklarda, ben epey küçüktüm. 2000 erişilmez gelmiyordu, gelecekti, ben kaç yaşında olacaktım o zaman? nerede olacaktım, ne olacaktım, asla tam hayal edemez ama düşünmeyi severdim.
2000 gelmeden yine epey önce, ''yaşlanma'' diye bir şeyin varlığını algılamaya başlayınca etrafımdaki yaşlıları gördükçe bambaşka bir hesap yapmaya başladım: ''39 yaşındayken yıl kaç olacak?'' 39 yaş çok uzaklarda, ben onun epey gerisindeydim. ama insanın bitim noktasının 39 yaş olduğuna, 40'tan sonra her bakımdan gerileme olacağına dair bir fikir yavaş yavaş, gerçekten yavaş, bütün kafamı kaplamaya başladı, bir daha da çıkmadı:)
hayat aktı durdu. 2000 geldi. geçti. sonra 39'a da her gün daha da yaklaştım -insan küçükken ne düşündüğüne dikkat etmeli işte, çünkü onlar neredeyse hep kalıyorlar akılda-; bazen çok farkında oldum, bazen hiç farkına varmadım. ve işte sonunda ''ben 39'ken kaç yılında olacağız?'' diye soran çocuğun cevabını aldığı yerdeyim. kendi bitim noktama gelmiş gibi hissetmiyorum doğrusu, yanıldığımı kabul edebilirim. yine de...
artık ''şu yıl kaç yaşında olacağım'' falan gibi sorularım yok:) bundan sonra daha kaç yıl yaşarım, kaç doğum günü daha kutlarım bilmiyorum ama bu saatten sonra yaşadığım her dakikayı kâr kabul ediyorum:) çok uzun yaşamak gibi bir arzum yok ve fakat her bakımdan daha iyi bir insan olmak yönündeki çabalarımız (ki zor, becerilebilecek bir şey de değil pek) sürecektir. hayatta daha büyük bir hedef olabileceğini de sanmıyorum zaten artık.
14 Mayıs 2010
"Saatleri Ayarlama Enstitüsü"

saat, saat olmaktan çıkıp vücudunun parçasıymış gibi olduğunda güzeldir. kolunda varlığını, yokluğunu unuttuğunda güzeldir. bunu az saat yaşatır, yaşatana bağlanmak esastır.
ilk saatime, o zamanlar bir teknoloji mucizesi gözüyle baktığım casio'nun digital ekranlı saati dersem, dedemin doğumumda alıp "vakti gelince verirsin" diye anneme verdiği kurmalı nacar'a ne büyük haksızlık yapmış olurum. o casio'dan sonra gelip geçen saatleri hatırlamayıp, yıllarca durduğu kutunun içine bakıp bakıp "o gün gelse de taksam" dediğim, derken ortaokul sonda sanırım, takmaya başladığım 17 rubis'li nacar'ı hatırladığıma göre ilk saatim odur. gece yatmadan önce kurup, bileğimi hafifçe kulağıma yanaştırıp işleyişini dinlemişliğim çoktur...
kurma kolu bozulunca mecburen vedalaştığımız nacar'dan sonraki saatlerimden elime geçtiği için taktıklarım, "iyi bir beraberlik olur" diye yola çıkıp ayrılmaya karar verdiklerim var, geçelim, bizzat para biriktirip aldığım saat de içi siyah bir pulsar'dı. şimdiki, gönlümüzdeki manası çok derin, "iyi ki var" dediğim lacoste gelinceye kadar, uzun zaman yarenlik etti bana.
hasılı, kolunda varlığını, yokluğunu unuttuğun saat güzeldir, öylesine bağlanmak esastır. üstelik "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nü sindire sindire okuyan için saat, hayatla hesabında da bir şeye işaret edebilir: "saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır..."
07 Mayıs 2010
uzun cüzdan

cırtcırtlı tabir ettiğimiz kırmızı, bezden, üzerinde benotton yazan cüzdanı hazırlığa başladığımda eso cebime sokmuştu. o cüzdan, bir okul kırması sırasında, o zamanlar atari salonları var hey gidi günler, "continue? insert coin in 10 seconds" koşturmacası sırasında, "amannn oyun gitmeden yeni jeton atayım"a kurban gitmiş, tunalı'daki bir ataricide kalmıştı. sözde alman kültür'de geçirdiğim uzun saatlerin ardından eve dönerken yokluğunu fark etmiş, eve ne diyecem diye düşünmeye başlamıştım ki, buna pek gerek olmadığını da anladım. olaylar arasında bağlantı kurmaktaki hız konusundaki yeteneğiminin serpilme aşamaları o ana dayanır, yalandan döktüğüm gözyaşlarımı sabırla karşılayan eso'nun "sen bugün nerelere gitmiş olabilirsin? bi düşün bakalım" sorusunu duyunca anlamıştım baltayı taşa vurduğumuzu: ataricide cüzdanımı bulan bir camcı, cüzdandaki karttan yola çıkıp eve ulaşmış, bizim sözde alman kültür'de olduğumuz saatler boşa çıkmıştı.
o cüzdanla vedalaşmamın orta 2'ye dayandığını hatırlıyorum. bir çekmecede esbank'tan bir şekilde eşantiyon gelen, esasen çek defteri taşımak için kullanılan cüzdanı bulduğum gün, "ahanda budur" deyip uzun cüzdanlar dünyasına adım attım. o da bizi nereden baksan lise 2'ye kadar taşıdı. o günden beri iki defa değiştirsem de pantalonumun arka cebinde duran tergan marka uzun cüzdandan başka cüzdan kullanmadım, kullanmayı düşünmem (heyhat, internet sitelerine girdim baktım, bizim modelden artık yapmıyorlar mıdır nedir? gerçi, bir uzun cüzdan fotoğrafı bile bulamadık doğru dürüst o da ayrı).
bir tür iyi insan sıfatıyla "cüzdanınız düşecek" diyenlere "düşmez" deyişimden çok, "sağolun" demişliğim çoktur; "çekerler" diyenlere, "sağolun"dan çok "çekemezler". çünkü düşmez, çünkü çekemezler. zaten cüzdanda para da taşımam... o cüzdanın oradan düşebileceğini, çekilebileceğini hesaplayanlan "iyilikseverlerin" akıllarının bir köşesinden hep "düşse de alsam", "çeksem de görse gününü" fikrini geçirdiklerine inanırım. cüzdanımla ilgili konuşanlardan pek hoşlananmam...
09 Nisan 2010
cümlenin öğeleri

Mehmet Maral'ın, şimdi tam hatırlamıyorum bir gizli özne miydi yoksa dolaylı tümleç mi, cümlenin bir öğesini bulamamam yüzünden, tahtaya kalkmış bana söylediklerinin içime nasıl oturduğunu bugün bile hatırlarım. unutmam. bir de, yaşlılığının verdiği "buralar hep beton oldu eskiden ne güzeldi" duygusuyla söylediğini düşündüğüm "arada yeşile bakın, kafanızı kaldırıp göğe bakın gözleriniz sonsuzla uyum yapsın" lafını. o koskoca sınıftan bunu tek hatırlayan bensem bile Maral hocalığını yapmıştır, sevmesem de.
Çorum-Alacalı Mustafa hocam, konuşurken ağzından tükrük saçardı belki biraz diş durumundan ama çok iyi adamdı. bir kompozisyon ödevinde Konya'da babaannelerde geçirdiğim köy günlerini anlattığım saçma "ata bindim, harıma gittim, soğan çapaladım" mealindeki yazıya sınıf ergenlik kötülüğüyle sırıtırken onun "ne sırıtıyorsunuz, pek güzel olmuş" deyişini, sınavların kompozisyon kısımlarında bana hep en yüksek notu çakışını unutmam.
Müslüm hocayı sevdim diyemem, hiç hazzetmedim. kolumdaki bilekliklerime takışı bir yana, "sen ateş misin? beni tanımıyorsun, ben ateşe benzin dökmeyi severim" deyişini unutmam. sonra tam da o adam okul tarihindeki ilk gerçek anlamdaki tiyatro oyununda bana neden başrol verdi anlamış da değilim.
Kamuran hocanın tipinin o kadar olmasa da giyim kuşamının her zaman şık olduğunu unutmuyorum. dersleri zevkli geçerdi, "okuduğumuzu anladık mı"nın gelişmiş versiyonları işte zaten. "Gıprıslı" Suzan hocanın ise sesini unutmak mümkün değil tabii; en kızgın olduğu anda bile çocuk sesi çıkaran bir kadın.
şimdiki aklımla bakınca Hüseyin hocayla biraz daha yakın ilişki kurmanın, tek sayı çıkan ama iyi çıkan, unutmak mümkün değil, okul gazetesinden daha verimli sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorum. aslında tabii çok geç kalmış bir rastlaşmaydı bir yandan da zira liseyi bitirmek üzereydim.
***
türkçecilerim-edebiyatçılarım bunlar oldu benim. türkçeyle, edebiyatla daha içli dışlı olmama açık bir yararları oldu mu emin değilim ama işte sabah tramvay durağında gözlerim sonsuzla uyum yapsın diye denize bakarken aklıma geliverdiler... ps. resim şuradan. enteresan bir makale.
18 Aralık 2009
bedduadır
"annesine yaramazlık yaptığı için allah taş etmiş, tövbe etsin diye de ellerini dışarda bırakmış". eso'nun benimle yarı dalga geçmek yarı "anneye yaramazlık yapılmaz" demek için uydurduğu bu hikaye sıhhiye parkı'nda durur. o parktan ne zaman geçsem aklıma gelir, o heykeli ne zaman görsem aklıma gelir.
dün işçileri bu soğukta, yağmurda, çamurda "provokasyon olacak" diye suya döken, ellerindeki gazı böcek ilacı sıkar gibi insanların üstüne sıkan bilumum polis zevatının yerin dibine geçip mümkünse toprağın dışında da bir şeylerinin kalmamasını diliyorum. bunu tüm o suya dökülen, gazlanan adamların-kadınların ahlarıyla, okudukları belalarla diliyorum. bedduanın hepsine tutma ihtimali zayıf ama birisinde bile işe yarasa yeter.
metafizikten medet ummak bazen yersiz değildir...
30 Temmuz 2009
ruajta

çanta mühim. 1986'nın bir eylül günü olmalı necatibey caddesi'ndeki moda çanta'ya gidişimiz (tarihsel kesinlik okula kayıt zamanından geliyor. peki hâlâ durur mu ki yerinde moda çanta?). o mu olsun, bu mu olsun derken, gri-lacivert bir okul çantası, aşağılarında bir yerde bir köpeğin üzerinde "my best friend" yazıyor. sonra bir müddet TRT'nin 23 nisan'da verdiği çantalardan da kullandım diye hatırlıyorum.
belki de en sevdiğim çanta ama bir adidas'tı, mora çalan koyu lacivert, üzerinde muhtelif dillerde "orijinal" yazan. hangi şerefsizin yaptığını bugün hâlâ bilmem, üzerine atılmış üç-dört maket bıçağı izine rağmen yarenlik etti bana bir müddet. o izlerden usul usul tel tel açıldı gitti, o açıldıkça benim içim de acıdı. sonra zaten büyüdük, artistik puanımız arttı, çantaları fırlatıp koca dosyaların içine tıkıştırır olduk defteri kitabı. üniversitenin havası desen zaten kitabın elde taşınması, "bakın ben ne okuyorum"un gösterilmesi...
kendisine yazık olan bir çanta varsa, eso'nun aldığı avukat çantası kılıklı çantadır. staja giderken kullandık bir müddet evet ama o çantanın hakkı o değildi. yine eso'nun esasen ufak tefek şeyler koymak için dizayn edilen, katlanıp ufacık hale de gelebilen -sanırım bir kozmetik firmasının hediyesi- çantası ilk zamanlarında istanbul kahrımızı yüklendi. dayanamayıp, patlamasına, parçalanmasına rağmen vazgeçmedim kendisinden. sonra ortaya çıkan da sağolsun epey yükümüzü taşıdı.
çanta mühim. içine tıkıştırdıkların zamanla değişir, taşıyan beden zamanla değişir, taşıyan kafa zamanla değişir ama neticede içine tıkıştırdıkların çokça kendinsin. üstelik çantalar arasındaki kardeşlik bağı, üç-beş kendini bilmez dışında, sağlamdır; çünkü bir bayrak yarışının neferi olduklarını ucundan kıyısından bilir onlar. bayrağı arkasından gelene bırakan, önce upuzun bir nefes almaya çalışır, sonra uzaktan bayrağı verdiğini takip ederek içindeki boşluk duygusunu doldurmaya çalışır.
çanta mühim olduğundan, yenisinin adı "ruajta": gece rüyaya girip kendi kendine ad koyduran pek fazla çanta olamayacağından, kendisine duygusal bağımız yüksek olduğundan.
08 Temmuz 2009
selim paşa
milli güvenlik dersi denilen naneden aklımda kalanın "neden milli güvenlik dersi var? milli güvenlik dersi alan, sokakta yürürken gördüğü poşetlere tekme atmaz, poşetteki bombaysa bacağından, canından olmaz" diyen bodur, şişman emekli albay olması acayip değil tabii. zira tam da o bodur, şişman adam vesilesiyle ömrü hayatımda ilk defa operaya gitmiştim: sınavdan 100'ü al, opera biletini kap. "vayy bee" demiştik 4 kişi, "ne bonkör adam." o zaman 65 yaş üstüne operanın bedava olduğunu ancak biletlerin üstündeki damgadan bilecek kadar ilgiliydik.
adama minnetim yok; fazla fazla 2 sene sonra kendim giderdim zaten. ama Mozart'a minnetim çoktur, biliyorum. sabah kalkar kalmaz aklımda dönüp durmaya başlamasını iyi bir gün işareti olarak kabul ederim.
"Zu schön für unsere Ohren, und gewaltig viel Noten, lieber Mozart!"
"Gerade so viel als nötig, Euer Majestät"
adama minnetim yok; fazla fazla 2 sene sonra kendim giderdim zaten. ama Mozart'a minnetim çoktur, biliyorum. sabah kalkar kalmaz aklımda dönüp durmaya başlamasını iyi bir gün işareti olarak kabul ederim.
"Zu schön für unsere Ohren, und gewaltig viel Noten, lieber Mozart!"
"Gerade so viel als nötig, Euer Majestät"
17 Kasım 2008
"halka hizmet hakka hizmet"
neler olmaktadır anlamış değilim; 3-4 gündür hz. google'a la şantami kantare yazan buraya geliyor akın akın. buldukları da bu . hayır, duymadığımız bilmediğimiz bir şey mi var anlamadım. gelenler de zaten bir şey bulamayıp muhtemelen küfrederek gidiyor. işi gücü bırakıp "halka hizmet hakka hizmet" diyoruz o zaman.
şarkının orijinal adı "lasciatemi cantare". "l'italiano" olarak da biliniyor. esas söyleyen toto cutugno, ki biz tabii ki celentano versiyonunu tercih ediyoruz. bitti mi? bitmedi. ben sözünü de görmek isterim diyenler, buraya buyursun, ki sürpriz türkçesi de var. bitti mi? bitmedi. dinlemek isteyen de buradan buyursun. (ama yanılmayın bu söyleyen toto abi, adriano abi değil)
biraz da kişiselleştireyim, ben küçükken bu şarkıyı manasızca pek söylerdim. muhtemelen arayıp duranlar da hep benimle aynı durumda zaten. toto abi ise gözümün önünde eurovision 90'da "insieme 1992" diye bir şarkıyı söylerken durup duruyor. kendisi memleketteki laşantami cantare arayışını duysa kesin ilk uçağa atlar gelir o da ayrı tabii.
ps. sokak çocuğu mehmet'in söylediği şarkıya la şantami kantare demişim, ama hayır, o feliçita'yı söylüyordu. şimdi buraya da feliçita yazdık, bi de onun dalgası gelir ya hadi bakalım hayırlısı.
şarkının orijinal adı "lasciatemi cantare". "l'italiano" olarak da biliniyor. esas söyleyen toto cutugno, ki biz tabii ki celentano versiyonunu tercih ediyoruz. bitti mi? bitmedi. ben sözünü de görmek isterim diyenler, buraya buyursun, ki sürpriz türkçesi de var. bitti mi? bitmedi. dinlemek isteyen de buradan buyursun. (ama yanılmayın bu söyleyen toto abi, adriano abi değil)
biraz da kişiselleştireyim, ben küçükken bu şarkıyı manasızca pek söylerdim. muhtemelen arayıp duranlar da hep benimle aynı durumda zaten. toto abi ise gözümün önünde eurovision 90'da "insieme 1992" diye bir şarkıyı söylerken durup duruyor. kendisi memleketteki laşantami cantare arayışını duysa kesin ilk uçağa atlar gelir o da ayrı tabii.
ps. sokak çocuğu mehmet'in söylediği şarkıya la şantami kantare demişim, ama hayır, o feliçita'yı söylüyordu. şimdi buraya da feliçita yazdık, bi de onun dalgası gelir ya hadi bakalım hayırlısı.
25 Ağustos 2008
verba volant scripta manent

eski kutuların içlerinden çıkanlardan ziyade eski defterlerin, kitapların aralarından çıkanlar acayip geliyor insana. "nereden nereye" demek kadar basit de değil durum çoğu zaman. seni sen yapan şeylerin izini sürmek... bir noktadan sonra ne kadar yorucu üstelik. yanılsama desen değil, cehalet desen hiç değil.
bir şeymişsin, bir şey olmuşsun, bir şey olacaksın. bu, böyle. başkalarının iyiliğinden, kötülüğünden bağımsız unutacaksın, böyle bir köşeden karşına çıktığında duracaksın, kat'a üzülmeden "peki" diyeceksin; "her şey yerli yerinde"dir ya zira. ama işin özünde hafıza... insanın büyük düşmanı, evet.
17 Şubat 2008
"alçaklara kar yağıyor üşümedin mi / sen bu işin sonunu düşünmedin mi"
neden sonra trt'de haber seyrederken aklıma geldi, cihanbeyli-konya arası 99 kilometredir. "makas"a varınca konya'ya vardın demektir zaten. ama işte ondan sonrası kışın tipinin merkezidir. her durumda, biz öyle öğrendik, cihanbeyli tabelasını görünce türkünün "cihanbeyli'ye varınca şerefli düğün edelim" kısmını söylemek farzdır. nitekim trt de tipi olduğunu söylüyor orada.
trt'den devamla aysel gürel, sıradışı hareketleriyle dikkat çekiyormuş; ne yaparsa yapsın özcan deniz'in sıfatı ise "türkücü" işte. vurulma sebebi de "hadi hadi meleğim uç da göreyim".
aradığımı ntv'de buldum ama şükür. kosova dünya üzerindeki son bağımsız devlet oldu, başbakanları haşim taçi ise eski bir uçk gerillası... türkü dairesini "halimem"'in hababam sınıfı'daki en "uygun" kısmıyla tamamlayalım. isteyen istediğini çıkarsın...
trt'den devamla aysel gürel, sıradışı hareketleriyle dikkat çekiyormuş; ne yaparsa yapsın özcan deniz'in sıfatı ise "türkücü" işte. vurulma sebebi de "hadi hadi meleğim uç da göreyim".
aradığımı ntv'de buldum ama şükür. kosova dünya üzerindeki son bağımsız devlet oldu, başbakanları haşim taçi ise eski bir uçk gerillası... türkü dairesini "halimem"'in hababam sınıfı'daki en "uygun" kısmıyla tamamlayalım. isteyen istediğini çıkarsın...
Etiketler:
aysel gürel,
cihanbeyli,
çocukluk,
konya,
kosova,
özcan deniz,
trt
31 Ağustos 2007
pazar yeri
cuma... pazar yani. dün akşamdan gelmeye başladılar. sabaha kadar hep geldiler. şemsiyeler açıldı, tezgahlar kuruldu, kamyonlar boşaltıldı. sesler, sesler... sonra sabahın köründen itibaren arı vızıltısı gibi daha da fazla sesler. sıcak, sıcaktan içi dağılan, içten eriyen meyveler, sebzeler, kokular, insanlar... eskiden top oynadığımız kocaman pazar yeri. hayatımın belli dönemlerinde burada dizlerim kanadı, kollarım çizildi, üstüm başım battı. birkaç yaz tam burada çalıştım da ben; dayıoğlunun manavı. poşetler, tartılar, bağrışmalar. başarısız da değildim sanırım. daha fazla yaz lokantada garsonluk yaptım; dedenin. şişler, tabaklar, bahşiş umutları, gece yarısı bardak yıkamaları...
garsonlarla anlaşamam, çok azını severim. ilk defa gittiğim bir yerde "sen ne yiyorsun burada" soruma hemen cevap vereni tutarım (geçen aynısını biraderimin de yaptığını gördüm. bazı şeyler kalıtımı da aşıyor demek). manavlarla fazla muhatap olmamaya çalışırım, "bu mal 3 gün önce geldi siktir et yaramaz sana" diyebilecek olanı bulmaya çalışırım. ama ikisi de zor bulunur. insan hayatta zor bulduğu şeylerin kökenlerini kavramalı...
cuma... pazar yani.
-Serik-
garsonlarla anlaşamam, çok azını severim. ilk defa gittiğim bir yerde "sen ne yiyorsun burada" soruma hemen cevap vereni tutarım (geçen aynısını biraderimin de yaptığını gördüm. bazı şeyler kalıtımı da aşıyor demek). manavlarla fazla muhatap olmamaya çalışırım, "bu mal 3 gün önce geldi siktir et yaramaz sana" diyebilecek olanı bulmaya çalışırım. ama ikisi de zor bulunur. insan hayatta zor bulduğu şeylerin kökenlerini kavramalı...
cuma... pazar yani.
-Serik-
30 Haziran 2007
hicran
kelimenin işaret ettiği her anlamla üzgünüm. cuma halı sahasında kolyemi kaybettim. yaklaşık bi on sene kadar önce annemin bir doğumgünümde aldığı ok ucuna benzeyen obsidyen taşım, ki hiçbir zaman; denize girerken, banyoya girerken, top oynarken, koşarken, dururken, yatarken, kalkarken... çıkarmışlığım yoktu, boynumdan düşmüş. hata bariz bizde tabii, ipi kopmaya meyilliydi düğüm atarak falan tutturuyorduk... şimdi bileğindeki ipler kopunca ipin bağlamına göre bir şeyler olan bir insan olarak buradan bir şey çıkmasın istiyorum. ya da sahiden bir enteresanlık olsun haftaya kolyemi bulayım. kelimenin işaret ettiği her anlamla üzgünüm işte...
23 Nisan 2007
"neşe doluyor insan..."
günün anlam ve önemine dair konuşmak her zaman önemlidir. benim hayatta sosyalizmle ilk doğrudan temasım 1986'da oldu. hem de bu günlerde işte. 23 nisan'da bizim okula gelen Sovyet çocuklarından biri de, Sergei Banisav, babası politbürodaymış, bizim misafirimizdi. o koskoca 17 yaşında adam ben 8 yaşında bir velet. Sergei giderken ağladım diye hatırlıyorum. bir de kutu kutu sakız götürmesini, rambo seyredişimizi, breakdance yapışını, bir sürü giyim-kuşam istemesini, kız arkadaşı Lena'yı...
Kafkagillerle ilk temasım 87'de oldu: Stephan geldi, o zaman Çekoslavakya da vardı hala. onunla yaşıt olduğumuzdan belki pek eğlenmiştik. pek de terbiyeli, görmüş geçirmiş bir çocuktu. babası senfoni orkestrasında kemancıydı. sonra kendisi de klarnetçi oldu. çok uzun zaman kırık dökük almancamızla yazıştık. bir 7-8 sene var ki, haber yok. en son Japonya'ya turneye gidiyorum diye caz grubuyla artistik bi fotoğrafını göndermişti. yine de günün birinde za navsi 14, praha'ya gideceğime; kapıyı çalıp Stephan'ı soracağıma inanıyorum.
sonraki yıllarda gelen Finli Tomi'yle, Endonezyalı Sulistiyanto biraderin elemanlarıydı. yine de onlarla da maceralarımız oldu tabii.
hasılı hayatta 23 nisanları böyle yaşayan çocuklar da var işte...
Kafkagillerle ilk temasım 87'de oldu: Stephan geldi, o zaman Çekoslavakya da vardı hala. onunla yaşıt olduğumuzdan belki pek eğlenmiştik. pek de terbiyeli, görmüş geçirmiş bir çocuktu. babası senfoni orkestrasında kemancıydı. sonra kendisi de klarnetçi oldu. çok uzun zaman kırık dökük almancamızla yazıştık. bir 7-8 sene var ki, haber yok. en son Japonya'ya turneye gidiyorum diye caz grubuyla artistik bi fotoğrafını göndermişti. yine de günün birinde za navsi 14, praha'ya gideceğime; kapıyı çalıp Stephan'ı soracağıma inanıyorum.
sonraki yıllarda gelen Finli Tomi'yle, Endonezyalı Sulistiyanto biraderin elemanlarıydı. yine de onlarla da maceralarımız oldu tabii.
hasılı hayatta 23 nisanları böyle yaşayan çocuklar da var işte...
29 Aralık 2006
insanoğlu kuş misali
Serik... Antalya yani... anne-baba yanı. geldiğimden günden beri bir sürü şeyi kafamda tutmaya çalışıyorum yazayım diye (bir de buranın kendi has konuşması belleğimden su yüzüne nasıl bir anda çıkıverdi, bunu anlamaya çalışıyorum). benim çocukluğumun yazları hep burada geçti diyebilirim. bir koleksiyon olarak burada, o müstakil evin bahçesinde kutlanmış onlarca doğumgününün fotoğrafları vardır. tabii artık ne bahçe var (bahçe ikiye bölündü yarısı mezbelelik, bakınca içim bir tuhaf oluyor yarısında muhterem pederimizin yaptığı apartman) ne de o resimlerde görülen yüzlerin çoğu. kimi öldü ("deli Ömer"i sordum bugün anneme o "bile" ölmüş!), kimiyle artık aynı fotoğraf karesine girmeyi ben istemem, kimiyle çoğu resimde beni kucağında tutan annem.
anneannem ne kadar da ufalmış; aşçı İsmail'in dayanağı Müjgan teyze. kaç sene et kesip durdu, şiş hazırladı. küçükken o lokantada çalışmak, müşteriye yemek götürmek ne kadar önemli bir işti. Akdeniz Restaurant! tabii artık o lokantanın da olmadığını söylemek ekstra bir şey söylemek olmaz.
Tekeli İlkokulu (saçma bir şekilde daha okula gitmezken 10 gün kadar dayıoğlullarıyla okula gitmiştim buraya), pazar yeri (top oynayıp dururduk. dizlerim epeyce parçalanmıştı betona düşmekten), itfayenin olduğu yer (yüksek okul oldu. itfayeci margaz da ölmüş), dondurmacı muhtar ("beyaz saçlı adam" dedim, ölmüş), Aklar İşhanı (o zaman Serik'in en asortik mekanı bu kıçı kırık pasaja bile benzemeyen işhanıydı. işhanının en alt katındaki küçücük havuz gibi yeri, içindeki kırmızı balıkları seyretmeyi ne de severdim yarabbi), süt almaya gittiğimiz "ebenin" evi (ev terkedilmiş), çınaraltı (şimdi neredeyse yol seviyesine çıkmış. bir zaman duvarından aşağıya düşmemek için dikkat ederdim)... yeni açılan dükkanlar, internet kafeler, lokantalar, parklar...
"insanoğlu kuş misali" hasılı...
anneannem ne kadar da ufalmış; aşçı İsmail'in dayanağı Müjgan teyze. kaç sene et kesip durdu, şiş hazırladı. küçükken o lokantada çalışmak, müşteriye yemek götürmek ne kadar önemli bir işti. Akdeniz Restaurant! tabii artık o lokantanın da olmadığını söylemek ekstra bir şey söylemek olmaz.
Tekeli İlkokulu (saçma bir şekilde daha okula gitmezken 10 gün kadar dayıoğlullarıyla okula gitmiştim buraya), pazar yeri (top oynayıp dururduk. dizlerim epeyce parçalanmıştı betona düşmekten), itfayenin olduğu yer (yüksek okul oldu. itfayeci margaz da ölmüş), dondurmacı muhtar ("beyaz saçlı adam" dedim, ölmüş), Aklar İşhanı (o zaman Serik'in en asortik mekanı bu kıçı kırık pasaja bile benzemeyen işhanıydı. işhanının en alt katındaki küçücük havuz gibi yeri, içindeki kırmızı balıkları seyretmeyi ne de severdim yarabbi), süt almaya gittiğimiz "ebenin" evi (ev terkedilmiş), çınaraltı (şimdi neredeyse yol seviyesine çıkmış. bir zaman duvarından aşağıya düşmemek için dikkat ederdim)... yeni açılan dükkanlar, internet kafeler, lokantalar, parklar...
"insanoğlu kuş misali" hasılı...
19 Aralık 2006
"bilgisayar derslere yardımcı olur"
"bilgisayar derslere de yardımcı olur" efsanesi geldi aklıma sabah. ben bilgisayarla ilk amcamın eve getirdiği sinclair spectrum'la tanıştım. küçücük bir aletti. oyun kasetlerini (bildiğiniz müzik kasedi, ki artık onların da pek uzun bir ömrü kalmadı sanki. ne yazık), teypten (bildiğiniz teyp! ama tabii kaset devri geçince onun da ömrü bitiyor işte)(doğanın dengesi denen şey de bu değil mi?) bilgisayara yüklerdik (acayip, cızırtı dolu bir ses çıkardı). enteresan oyunlar oynamışlığımız var kendisiyle.
lakin devir commodore 64 devriydi. arkadaşların evine birbir girdi o 64 bizim eve girmedi. yavaş yavaş yayılan "bilgisayar derslere yardımcı olur" efsanesinden biz de nemalanalım dedik, sinclair'le saçma saçma grafik resimler yapmaya kalktık, resimle ilgili her konuda olduğu gibi beceremedik. sonuçta günlerden bir gün muhterem pederimiz bize ters köşe yaptı: "siz bunu madem oyun için alacaksınız, sega alalım". kabul etsen bir türlü, etmesen bir türlü (sega da sega ama, zamanın playstation'ı). kabul ettik tabii. heyhat, bu sefer de pc denen şey aldı yürüdü. "bilgisayar derslere yardımcı olur" efsanesi daha da büyümüştü. yine hamle yaptık. yok.
ilk bilgisayarım ancak 1998'de alındı. internet diye bir şeyden söz ediliyordu ama böyle değildi. falan falan...
lakin devir commodore 64 devriydi. arkadaşların evine birbir girdi o 64 bizim eve girmedi. yavaş yavaş yayılan "bilgisayar derslere yardımcı olur" efsanesinden biz de nemalanalım dedik, sinclair'le saçma saçma grafik resimler yapmaya kalktık, resimle ilgili her konuda olduğu gibi beceremedik. sonuçta günlerden bir gün muhterem pederimiz bize ters köşe yaptı: "siz bunu madem oyun için alacaksınız, sega alalım". kabul etsen bir türlü, etmesen bir türlü (sega da sega ama, zamanın playstation'ı). kabul ettik tabii. heyhat, bu sefer de pc denen şey aldı yürüdü. "bilgisayar derslere yardımcı olur" efsanesi daha da büyümüştü. yine hamle yaptık. yok.
ilk bilgisayarım ancak 1998'de alındı. internet diye bir şeyden söz ediliyordu ama böyle değildi. falan falan...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

