02 Temmuz 2014

Silinmez bir yara izi

"Mütecaviz kitle çabucak ulaşılabilecek bir hedefe dayanır. Hedef bilinir, açıkça tanımlanmıştır ve üstelik yakındır da. Bu kitle öldürmeye çıkmıştır ve kimi öldürmek istediğini bilir... Hedefin beyan edilmesi, yok edilecek olanın kim olduğunun duyulması kitleyi oluşturmaya yeter... Mütecaviz kitlenin hızla büyümesinin önemli bir nedeni, hiçbir riskin bulunmamasıdır. Risk yoktur, çünkü kitlenin sınırsız bir üstünlüğü vardır. Kurban, kitleyi oluşturana hiçbir şey yapamaz..." 

Hedef biliniyordu, açıkça tanımlanmıştı: Kâfirler! Üstelik yakındaydılar da: Madımak Oteli şehrin göbeğindeydi neredeyse. Öldürmeye çıkılmıştı ve öldürülmek istenen de biliniyordu: "Büyük şeytan" Aziz Nesin ve Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılan diğer "şeytanlar"! Hedefin beyan edilmesi, yok edilecek olanın kim olduğunun duyulması kitleyi oluşturmaya yetmişti gerçekten de: Yüzde 99'u(!) Müslüman olan bir ülkede ateist olduğunu her durumda açık seçik beyan ettiği için zaten çokça tepki toplayan Aziz Nesin'in şenlikte yaptığı konuşma sadece göstermelik sebep oldu. O konuşma olmasa da karar zaten çoktan verilmişti, "şeytan taşlanmalıydı". 


Sonrası... "Risk duygusundan uzak kitlenin sınırsız üstünlüğü": 2 Temmuz 1993'de cuma namazından çıkan gruplar bir araya gelerek "Sivas dinsiz Aziz'e mezar olacak" gibi sloganlar atarak gitgide kalabalıklaştı, şenlik katılımcılarının kaldığı Madımak Oteli'nin önüne geldiler. Akşam saatlerine doğru kitle daha da büyüdü. İçeridekiler, "kurbanlar" savunmasızdı ve "kitleyi oluşturana hiçbir şey yapamaz"lardı. Derken otel ateşe verildi. Aziz Nesin de dahil olmak üzere bazı katılımcılar güçlükle otelden çıkarılırken, ikisi gösterici, ikisi otel görevlisi 37 kişi yanarak ya da dumandan boğularak can verdi. 


 *** 

"Ateş hakkında söylenebilecek ilk şey, her zaman ve her yerde aynı olduğudur. Ne kadar büyük ya da küçük olursa olsun, nerede başlarsa başlasın ve ne kadar uzun ya da kısa sürerse sürsün, imgelemimizde her zaman, belirli bir (yangın) olayından bağımsız olarak bir aynılık taşır. Ateş imgesi kesin bir biçimde işaretlenmiş, silinmez ve bariz bir yara izi gibidir..." 

Ateş her yerde aynı ateş, Solingen'de ya da Sivas'ta. Ve tam da Elias Canetti'nin yine "Kitle ve İktidar" kitabında anlattığı gibi; gönlümüzde, dimağımızda "silinmez, bariz bir yara izi" şimdi 2 Temmuz. Unutmak mümkün mü? 



"... Cehenneme yer veren dinlerde... Bir kitle simgesi olan ateşle kolektif öldürme, dışlama fikriyle yani cehenneme yollamayla ve şeytanı düşmanlara teslim etmeyle ilintilendirilir. Cehennemin alevleri yeryüzüne ulaşır ve bu cezayı hak etmiş olan sapkını içine alır..." 


Dışlanan, sapkın; bizden olmayandır. Bu kadar açık. En çok da sanatçıların, aydınların, düşünürlerin kaderidir sapkın olarak görülmek. Çünkü onlar, "kitleden" değildir. Yeryüzü cennetine, gökyüzü cehenneminden daha çok inandıklarından belki de korkusuzdurlar; çalıp söylerken, yazarken, çizerken, konuşurken. Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen, Hasret Gültekin, Asım Bezirci, Metin Altıok, Behçet Aysan, Asaf Koçak... 


 *** 

"Bütün yok etme araçlarının en etkileyicisi ateştir. Çok uzaktan görülebilir ve daha da çok insanı kendine çeker. Geri dönüşsüz bir biçimde yok eder; ateşten sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Bir şeyi ateşe veren kitle kendisini karşı konulamaz hisseder; ateş yayıldığı sürece herkes kitleye katılacaktır ve ona düşman olan her şey yok edilecektir..." 

Herkes "seyrediyorken" Madımak'ı ateşe verenler de kendilerini karşı konulmaz hissetmiştir değil mi, "geri dönüşsüz biçimde" yok ederken? 


"Ateşten sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz" kısmına gelince; "hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyin çokça değiştiği" bir coğrafyada orası çokça şüpheli!.. 

  ***

Bitirirken yine Canetti'ye son kez başvuralım: "Bir şeyde ne kadar hayat varsa, o şey ateş karşısında o kadar dirençsizdir; yalnızca mineraller, bütün maddeler içinde yaşamdan en yoksun olanı onunla başa çıkabilir...".  

Koray Kaya, 12; Asuman Sivri 16, Özlem Şahin 17, Ahmet Özyurt 21, Murat Gündüz 22, Carina Cuanna 23 (Hollandalı), Erdal Ayrancı 35... (isimler böyle böyle uzar, acımasızca!) yaşındaydı 10 yıl önce, 2 Temmuz '93'te. Hayat doluydular!... 
 

 -----------------------------------------------------------------------

ps: 29.06.2003'te Radikal İki'ye yazmışım. Canetti'nin "Kitle ve İktidar"ındaki "ateş-yangın" kısmıyla paralel bir gidişatı vardır yazının; o şekilde okuyunca olan biten daha da acı verici oluyor...

19 Haziran 2014

"devlet dersinde öldürülmüş" bir çocuk daha

"güvenlik güçleri", 21 Kasım 2004'te Uğur Kaymaz'ı, 12 yaşındaki bir çocuğu, çoğu sırtından giren kurşunlarla -yukarıdan aşağıya doğru, düzgün bir biçimde sıralanmışlardı- öldürdüklerinde, bundan 10 yıl önce yani, içimde bir telin koptuğunu hissetmiştim. çocukların öldürülmesi Türkiye'de bilmediğimiz bir şey olduğundan değil, bu devletin, bu toprakların hep böyle olduğunu bilmekten, hep böyle olacağını bilmekten kaynaklanan öfke, isyan, nefret, kızgınlık, "küçük burjuva tepkisi" adına her ne denirse... 

halihazırda Kızıltepe Atatürk Mahallesi’nde bulunan mezarlıkta yatan Uğur'un öldürülmesinden sonra uzun zaman kendime gelemedim: her şey manasız gelmeye başladı. o zamanlar Birgün'e yazıyordum. adını aldığı Uğur Tütüneker'le Uğur'un hikayesini paralelleştirip bir şeyler yazmıştım. o yazı şöyle bitiyordu: 

Güldal Kızıldemir’in, Pazar ve Pazartesi günü çıkan Uğur haberlerinden beri, onları okuduğumdan beri bir sürü şey manasız geliyor. Yazı yazmak, futbol, umuda sahip olmak… Manalı gelen ender bir iki şeyden en baskını öfke. En çok da şuna öfkem sanırım: Uğur Kaymaz’ın adı unutulup gidecek! Hiç kandırmayalım kendimizi. Burası Türkiye çünkü. Bunu çok daha net öğretti bana bu olay. 16 yıl önce iki gol atan Uğur Tütüneker, tarihe düşülmüş bir kayıt olarak orada duracak. Bir dönüm noktası sayılır çünkü. Dursun, ne güzel. Ama toplamda o yaşa ulaşamamış Uğur, “bir infaz daha” olarak anılacak. Bir zaman sonra, yine bir avuç insandan başka kimse adını anmaz olacak. Tersi olur mu dersiniz? Hiç kandırmayalım kendimizi; burası bir dönüm noktası falan kabul edilmez. Burası Türkiye çünkü…

sonra aradan yıllar geçti, 10 yıl. başka bir sürü çocuklar, gençler, kadınlar, adamlar bu devletin ellerinde can verdi. çünkü bizim gerçekten burnu neredeyse hiç sürtülmediği için hesapsızlığa alışmış, aşağılık, kendini beğenmiş, riyakâr, kendinden hiç utanç duymayan, vasata razı gelen, bizzat kendinden başka her şeyin değersiz olduğunu düşünen bir devlet geleneğimiz var. bunu çoklukla bu topraklarının insanlarının bizzat beslediği de doğru üstelik. 

***

polis, 15 Haziran'da Adana'da 15 yaşında bir çocuğa -üzerinde Galatasaray forması varmış, sırtında Ümit Karan yazıyormuş- kafasına yakın mesafeden ses bombası ya da gaz bombası atıyor. İbrahim Aras'ın kafası parçalanıyor. çocuğun. kafası. parçalanıyor. tabii hemen sonrasında "terörist" oluyor, "güvenlik güçlerine bomba atmak isterken elinde patladı" oluyor... halbuki:


İbrahim Aras ile ilgili hazırlanan olay yeri tespit ve ölü muayene tutanağında müdahil avukat olarak imzası bulunan avukat Vedat Özkan, ceset üzerinde bomba izine rastlanamadığına dikkat çekerek, şunları söyledi:  "Ön otopsi raporunda ölümün çok açık şekilde yakın mesafeden atılan sis bombası sonucu meydana geldiği yazılıyor. Cenazenin yanında 45 santimetre uzaklığında sis bombasının parçasının bulunduğu, cesette iddia edildiği gibi herhangi bir patlayıcı maddeye ilişkin hiçbir bulgu yok. Tüm bulgu, yakın mesafeden atılan sis bombasının kafatasını parçalamasından ibaret olduğu ön otopsi raporunda açıkça ortada. Bu nedenle çıkan yanlış haberlerin düzelmesi gerekiyor. Ben bizzat katıldım otopsiye. 3 saat sürdü. Otopside ceset tamamen sapa sağlam, kafa kısmı tamamen uçmuş, yakın mesafeden atılan sis bombasının, tüfekle atılan ses bombasının neden olduğu doktor mütalaasında açıkça ortaya konuluyor. Patlayıcıya ilişkin hiçbir iz ve emare cesette yok.

***

İbrahim'in öldürülmesinden sonra içimde yine bir tel koptu. kendime bile doğru dürüst tarif edemediğim bir şeyler: bu devletin, bu toprakların hep böyle olduğunu bilmekten, hep böyle olacağını bilmekten kaynaklanan öfke, isyan, nefret, kızgınlık, küçük düşürülme, "küçük burjuva tepkisi" adına her ne denirse... 

15 yaşında bir çocuğun kafasını parçaladılar ve ben bir kez daha iyice anladım ki, ölen öldüğüyle kalıyor bu memlekette. devlet geleneği zaten berbat ama bu toprağın insanın genlerinde de (sözüm kimseye değil, bunlar en çok bende var belki de) aşırı zalimlik, bir o kadar ince riyakârlık, yüksek ölçüde korkaklık, bolca sözde duyarlılık var. İbrahim'in kafası parçalandı, bir kaldırımın üstünde öylece düşüp kaldı ve sonra... hayat akmaya devam ediyor... 

***

Uğur'un öldürülmesinden sonra çokça "dönüm noktası" falan denmişti, ben hiç inanmamış, "Uğur, 'bir infaz daha' olarak anılacak. Bir zaman sonra, yine bir avuç insandan başka kimse adını anmaz olacak. Tersi olur mu dersiniz? Hiç kandırmayalım kendimizi; burası bir dönüm noktası falan kabul edilmez. Burası Türkiye çünkü…" demiştim. 

işte 10 yıl sonra bu sefer İbrahim için aynı şeyleri diyor olmak, kendine sürekli dönüm noktaları yaratmaya çalışan ama bir türlü beceremeyen ve beceremeyeceği aşikâr bir ülkede yaşıyor olduğunu bilmek sanırım en fenası. 

halihazırda Küçükoba Mezarlığı'nda yatan İbrahim'in öldürülmesinden sonra her şey yine manasız gelmeye başladı bana. her durumda şunu biliyorum ama: İbrahim, benim kişisel tarihimde bir derin bir çentik olarak duracak, asla unutmayacağım.  

heyhat, memleket tarihinde, “bir infaz daha” olarak anılacak. bir zaman sonra, yine bir avuç insandan başka kimse adını anmaz olacak. tersi olur mu dersiniz? hiç kandırmayalım kendimizi; burası bir dönüm noktası falan kabul edilmez. burası Türkiye çünkü… ne yazık ki... 

26 Mayıs 2014

Marcos olmak...

haber dün geceden beri dönüp duruyor:

"Zapatista lideri artık yok: 'Subcomandante Marcos'un varlığı son bulmuştur' 
Meksika'daki Zapatistaların gizemli önderi Marcos, bir veda mektubu yayınlayarak görevlerini bıraktığını duyurdu."

bir zamandır ciddi hasta olduğuna dair haberler de dolanıyordu ortalıkta (gerçi veda metninde yalanlıyor) ama Marcos'u bilen bilir, iki gün sonra başka bir isimle sahalara geri dönerse de şaşırtıcı olmaz. zaten o kar maskesinin "sembolik" değeri aslında herkesin Marcos olması ve kimsenin Marcos olmamasıydı...


her durumda 1 Ocak 1994'ten beri Zapatistaların yapıp ettikleri az buz iş değil; "iktidar olmadan dünyayı değiştirmek" kavramının bizzat kendisi olmuş bir hareketten ve onun -lider demeyelim, Marcos itiraz eder- "sözcüsünden" söz ediyoruz...

her durumda Marcos olmak hem kolay hem çok zor.... 

her durumda Marcos iyi ki olmuş...

Marcos, San Fransisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir zenci, Avrupa'da bir Asyalı, San Ysidro’da bir Chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya yerlisi, Almanya’da bir Yahudi, Polonya'da bir Çingene, Türkiye'de bir Kürt, Quebec'te bir Mohawk, Bosna'da bir barışçı, gece saat 10'da metroda yalnız bir kadın, topraksız bir köylü, varoşlarda bir çete üyesi, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci ve tabii ki dağlarda bir Zapatista'dır...


not 1- haberin İngilizcesi
not 2- alıntının bir sürü farklı versiyonu var nette, ben şuradan aldım: https://www.greenleft.org.au/node/16118
not 3- "umut da ekilebilir ve ürünü alınabilir"
not 4- Türkiye'de Marcos olmayı, o kadar "görünmez" olmayı tercih edecek birileri var mıdır?
not 5- Don Durito'nun selamı...
not 6- bileklikleri ayrıca güzel
not 7- ben bloga yazıyı yolladım, Marcos'un aslında hiçbir yere gitmediği, sadece adını değiştirdiğine dair haberler de gelmeye başladı
not 8- öngörülü bir insanım



06 Mayıs 2014

mare nostrum

"... ölü mü denir / ölü mü denir şimdi onlara"
edip cansever


Deniz Gezmiş 6 Mayıs 1972'de idam edildi. 25 yaşındaydı.
Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972'de idam edildi. 25 yaşındaydı.
Yusuf Aslan 6 Mayıs 1972'de idam edildi. 23 yaşındaydı.


06 Mart 2014

doğru haberin peşinde olmak...


Radikal'de bir haber: "Konya'da 10 gazete aynı başlıkla çıktı: Millet oyunu sandıkta bozacak".
(http://www.radikal.com.tr/politika/10_gazetede_ayni_manset_millet_oyunu_sandikta_bozacak-1179853)
 

haber kafama hiç yatmıyor. böyle bir şey olmayacağından değil. zira bu zamanda böyle şeyleri çok gördük (ki en acayip örneklerinden biri budur elbette: https://twitter.com/kafcamus/status/430802397162512384).  



fakat Konya gazetelerinde fontlar, sayfa düzenleri hep aynı! yani bu kadar da sahiden olmaz artık. hal böyleyken, "araştırmacı gasteci" olduğum için, "bu haber gerçekten doğru mu" dediğim için  o gazetelerin bazılarının internet sitelerine bakıyorum. öyle bir şey yok. bu sırada haber sosyal medyada yaygınlaşıyor. herkes AKP taşlamasında...

işin peşini bırakmıyorum, kurcalıyorum ve neticede anlaşılıyor ki, AKP gazetelere "giydirme ilan" vermiş. yani ana gazetenin üzerine geçirilen, sanki gazetenin parçasıymış gibi duran ilanlar.
bu giydirme ilan usulünün anaakım medyada da yaygın olduğunu biliyoruz. özellikle hafta sonu eklerinde karşımıza çıkar.

el netice, söz konusu gazetelerin ilk iki-son iki sayfaları hep aynı olmasının sebebi AKP'nin ilan vermiş olması! nitekim üçüncü sayfalardan sonra gerçek gazete başlıyor. (şunlara bakınca ne demek istediğim daha net anlaşılacak. bu Pusula Haber: http://www.pusulahaber.com.tr/e_gazette.php?dateDay=05&dateMonth=03&dateYear=2014 bu da Hakimiyet: http://78.187.169.33/arsiv/hakimiyet_egazete/5/3/2014.html) 

haberi paylaşanlara durumu izah etmeye çalışıyorum ama nafile tabii. zira Radikal haberi tutmaya, düzelti yapmamaya; sosyal medya da paylaşmaya devam ediyor... bir sürü yorum, tepki haliyle...

dezenformasyona alet olmamak gerekliliğini bir yana bıraktım, ben haberin doğruluğundan şüpheye düştüm, bakındım, anladım durumu basit bir internet yoklamasıyla. heyhat, Radikal gazetecilik yapıyor ama "lan fontlar bile aynı bu nasıl oluyor?" diye sormuyor. sahiden ayıptır...

memleketin hali boktan. medyanın hali daha da boktan. eyvallah. ama birilerini taşlayacaksan bile doğru taşı atmak mühimdir... başkalarının tıynetsizliklerini eleştirirken arada değil, sık sık kendini de yoklamak farzdır. yoksa zaten o başkalarından pek bir farkın kalmaz...

03 Mart 2014

"Terziler Geldiler..."

Ali Tekintüre, Ali Osman Erbaşı, Mustafa Sayan, Uğur Bayar... Bu isimlerden hangilerini biliyorsunuz? Biliyor musunuz? Müslüm Akbaş’ın kim olduğunu da bilmiyor olabilirdiniz ama artık biliyorsunuzdur, değil mi?
 
“Müslüm Baba şarkıları dediğimiz zaman en başta Ali Tekintüre, Ali Osman Erbaşı, Mustafa Sayan, Uğur Bayar gibi besteci üstatlar gelir. Neden artık bu bestecilerimizin şarkıları okunmuyor? Biz bu bestecilerin şarkılarıyla Müslümcü olduk. Son yıllarda her yeni albümle umutlanıyoruz, yeni şarkılarını dinledikçe hayallerimizi bir sonraki albüme erteliyoruz; belki yine Müslümce şarkılar okur diye. Sonuna kadar Baba’ya destek olacağız, tarzımızdan uzaklaşmış olsa da. Ama artık dayanamıyoruz. Müslüm Baba rock şarkıcısı değil. Arabeskin ve bizim babamızdır.”
 
“Baba”nın artık “dönüşümünü” tamamladığı söylenebilecek 2006 yılında Aktüel’e konuşan bir hayranı demiş bunu böyle. Aşklarını kanla ispatı seçen sevda sahiplerinin (“jiletçiler” olarak mı okudunuz?); aşk değil hoşlanma arayanlara, kanı yadırgayanlara kaybettikleri bir meydan muharebesinden boynu bükük çıkanların sözleri… Babasını “bir gün dönecek umuduyla” gurbete gönderip, ondan kalan fotoğraflarla avunan boynu büküklerin sözleri… “Ama artık dayanamıyoruz… bizim babamızdır…”
 
* * *
 
Evvela, genelde gözden kaçırılan ama kilit bir husus: Müslüm Gürses, bir besteci ya da söz yazarı değil, “yorumcu”ydu (Onca şarkısının içinde “kendisinin” olan üçü-beşi geçmez). Bu, şunun için önemli: Gürses, kendisinin hayata bakışını doğrudan anlatmıyordu ama bir hissiyatın sözcülüğünü yapıyordu: “Eskiden dedeler varmış, önce çilehaneye girer çile çeker, unvanlarını sonra alırlarmış. Biz de bu hayatın acısını çekmek için geldik, çekeceğiz.” Zalim dünyaya karşı, gamlı, kederli, çileli dünyaya karşı “yırtma” umudu dahi taşımayanların içli bir seslenmesi… Mırıltısı kendi içinde derinleşen o sesin gümbür gümbürlüğünü duymak için yerin altına kulak kabartmak da gerekiyor tabii…
 
Gürses’in yolunu başkalaştıran işte tam da o söz ettiğimiz yorumcu vasfı oldu aslında. Yoksa kimse “Baba”yı kandırıp kötü emellerine alet etmiş falan değil. O, bilerek isteyerek severek girdi o başka yola. Kendisi açık seçik söylüyordu zaten: “Arabesk sanıldığı gibi basit bir tarz değil. Ancak cevherin varsa okursun. Sanatçı olarak caz da okursun, pop da okursun yeteneğin varsa… Bunlar bende var çok şükür. Yani bir sanat müziği şarkısı okusam rahatsızlık duymazsınız.” Baba, bunları ve daha fazlasını hep yaptı. Hasılı, davayı satmamıştı; davası belki de başından beri farklıydı…



Foto: ELİF KEY
 
 
Gürses’in yaşadığı dönüşümü, yorumculuğuna sınıf atlatma, başka şeyler söyleme hatta belki biraz da para kazanma arzusunu görmek başka, onun için “sosyete şarkıcısı” oldu demek başka. Gürses’i “Paramparça”yla tanıyanları, sevenleri, hatta onun ötesinde bilmeyenleri yargılamak da kimsenin haddine değil. Ve fakat elbette “Sabret”, “Seni Sevmek İçin Ölmek mi Lazım”, “Esrarlı Gözler” Müslüm’ünü sevenlerin onunla kurdukları ilişkiyi anlamamakta ısrar edenlerin vakti zamanında hadlerini çokça aştıklarını da akılda tutalım. Müslümcülere yıllarca “üçüncü sınıf” insan gözüyle bakıldığını akılda tutalım. O pis kokulu, sağlarını sollarını jiletleyen, kafalarına “Müslüm Baba” yazılı bantlar takan, “eciş bücüş”(!) insanlara Baba’nın evlatları olarak bile hiç sempati duyulmadığını akılda tutalım. Bunları unutmamak hiç bilmediği, tanımadığı bir muhitte Baba’sının cenazesine gelmiş, cami adabı falan takmadan bulabildiği bir yükseltiye tırmanıp sevgisini göstermek isteyen o adamın farkına vardığımızı, asla onun gibi yaşayamayacak olsak da acısını paylaştığımızı göstermenin bir yoludur belki.
 
Sözün özü pavyondaki değil bar taburesi üstündeki Baba’yı sevenlerle, Nişantaşı’ndan kalkan cenazede “Sosyete uyuma Müslüm Baba geçiyor” diye bağırıp “taşkınlık”(!) yapan Müslümcüler arasındaki gerilim memleketin bizzat içinde yuvarlanıp durduğu bir gerilim aslında. Birbirine yabancılaşmış insanı tahminimizden çok daha fazla olan bir memleketin gerilimi.
 
***
 
Müslüm Gürses, müzikte değil terzilik çıraklığında sebat etseydi Müslüm Baba değil Terzi Müslüm olacaktı muhtemelen. Muhtemelen işini iyi yapan, sevilen bir terzi de olurdu. Belki kendi söküğünü dikemezdi ama aldığı işin hakkını verirdi; ister basit bir fermuar değiştirme olsun ister afili bir takım elbise olsun… Ve muhtemelen bilseydi, tanısaydı Turgut Uyar’ı da sever, anlar, “Güzel söylemiş heeee” derdi… 
 
“terziler geldiler.
kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.
kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı.
sonra sonsuz çalgısı sevinçsizliğin.
çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle...
yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular
o çelenk on bin yıllıktı, taşıyıp getirdiler
ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkemediler
bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi…”
 
-----------------------------------
bu yazıyı 06.03.2013'te Birikim Güncel'e yazmışım. Müslüm Baba'nın cenazesinden hemen sonra... 

16 Şubat 2014

"benim meselem" Şekerspor...

Şekerspor on yıllardır kullandığı, Ankara Şeker Fabrikaları içinde yer alan tesislerinden atıldı! sebep, Türk Şeker'e olan kira borcu üzerine yapılan icra takibi. başkan diyor ki: 
"Kira bedelinin 3 bin liradan 40 bin liraya çıkarılmasının ardından kira ödememeye karar verdik. Çünkü bu konu kira artış konusunu adli mercilere taşıdık. Bunun üzerine karşı taraf bize tahliye davası açtı ve daha çabuk sonuçlandırdı ve kapının önüne koydular..."
Türk Şeker işçilerden para kesiyormuş ama kulübe 1 kuruş vermiyormuş falan filan...  epeyce laf salatası... Şeker Fabrikaları Genel Müdür Vekili meseleyi ortaya net koyuyor aslında:
"Kulüp bizim kiracımız. Alacaklarımız nedeniyle mahkeme bizi haklı buldu. Amatör branşlarımızdan oluşan kulübümüzün başkanlığını ben yapıyorum. Biz 87 yıllık bir kuruluş olarak amatör spor ruhuna her zaman inandık, destek olduk. Bu futbol kulübünün hakları, aracı bir firma tarafından daha önce bu şahıslara satılmış. Bizim tesislerimizi kullanıyorlar. Bir süredir alacaklarımızı tahsis edemiyoruz. Kulübün futbolcuları bile kulüpten alacakları olduğunu söyleyerek bize geliyorlar ama bizim bir ilgimiz, bağımız yok. Konuyu mahkemeye taşıdık ve mahkeme bizi haklı buldu. Yasal süreci uygulamak durumundayız."
Şekerspor Futbol Kulübü'nün Türk Şeker'le hiçbir bağlantısı olmadığını söylüyor adam, ki haklı. nitekim 2004 Ağustosu'nda sezonun ilk maçı için Cebeci'ye gittiğimizde olan biten şuydu:
2004'ün Ağustos'uydu. Sezon açılıyordu. Cebeci'ye maç saatinden 15 dakika kadar önce vardık. Elimdeki torbada "Haydi Şeker" yazdığımız pankartı tutuyordum. Gişeye yaklaştık, kapalı! Laklak eden polislerden birisi "Şeker çıkmamış sahaya, maç yok" dedi. Protokol girişine gittik: "Sizin takım sahaya çıkmıyor. Gelen giden kimse yok". Şekerspor'un kapısına kilidi resmen vurduğu haberi bir hafta sonra gazetelere düştü zaten. Takımsız kalmıştım. Yalnız kalmıştım...
çünkü Şeker Fabrikaları özelleştirme sürecine girmişti! genel müdürlük bisiklet, güreş, basketbol gibi birçok alanda faaliyet gösteren (üstelik çok başarılı sporcular da yetiştiren) Şekerspor'un1 profesyonel futbol şubesini kapatmaya karar vermişti. sebep tabii ki paraydı, giderlerdi! epeyce bir zaman, o hafta ne yapmış diye takip edecek bir takımım olmadı. ama derken 2005-06 sezonu başında bir inşaat şirketi (K&C Grup) futbol şubesini Etimesgut Belediyesi'nin de işbirliğiyle (Ankara'yı bilmeyenlere not: Şeker Fabrikaları oradadır) satın aldı ve kulüp anonim şirket oldu.

K&C Grup takımı aldıktan sonra hissiyatımı anlatmıştım (yukarıdaki alıntı da o yazıdan zaten). ama o iş tabii ki orada kalmadı: yaptıkları "acayip" transferlerle takımı daha ziyade kendi reklamları için kullanan K&C Grup yöneticileri futbolu da pek iyi bildikleri iddiası güdünce, proje gümledi; kötü yönetilen takım haliyle ligde bir şeyler beceremeyip bir de mali kriz yaşamaya başlayınca takımı elden çıkardılar.

K&C takımı elden çıkardı ama "gelen gideni aratır" derler ya, Orhan Kapelman namlı bir işadamının (5 milyon 700 bin liraya) satın aldığı takımın çivisi hepten çıktı. Kapelman'ın futbol konusunda ne yaptığını bilmez biri olduğu sadece bu sene şimdiye kadar 5 teknik direktör değiştirmesinden belli. nitekim en sonunda oğlunu takımın başına getirdi, herhalde artık onu da kovacak değil!

tabii bu arada muhtelif belediyelerle destek için işbirliği yapılmasıyla takımın adına da olanlar oldu: Beypazarı, Akyurt (1 hafta kadar! çünkü anlaşma sağlanamadı), Çamlıdere Şekerspor olduk hep. "Ankara'da gezmedik ilçe bırakmadılar" diye alay konusu edildik! bu sezon başında artık hiçbir belediyeyle sponsorluk anlaşması yapılamayınca nihayet düz Şekerspor'a geri döndük2. işte şimdi de tesislerden atılma hikayesi... 

ben 1997'den beri, Cem Uzan'ın Adanaspor'una karşı o unutulmaz yükselme hikayesinden beri Şekersporluyum. gönlümde başka hiçbir başka takıma da yer yok. ve fakat itiraf edeyim, bu yönetim ve anlayış yüzünden takımdan soğudum; bakkal yönetir gibi takım yönetmeye kalktılar. kulübün içine ettiler resmen, şimdi de ağlıyorlar.

sağa sola yazan, başvuran alacağı ödenmemiş bir sürü futbolcunun halini bir yana bırakalım, "manchester city'nin altyapısı olduk" zırvalamasını bir kenara koyalım, hacı-hoca sevgilerini es geçelim, twitter üzerinden futbolcu pazarlamalarını görmezden gelelim... ulan hâlâ esasını benim vakti zamanında wikipedia'ya yazdığım3, K&C zamanında siteye konulduğu için bunların da oradan alıp kullanıp durdukları maddeyle anlatıyorlar kulübü4. mangalda kül bırakmayıp, "köklü takımız, futbolcu fabrikasıyız" diyen adamların kulüple, tarihiyle ilgileri, alakaları bu kadar işte... nereden baksan inanılmaz bir çapsızlık...

lafı daha fazla uzatmayayım, çok netim ben: kulubün kapısına kilit vursalar, takımı da gönlümüze bıraksalar çok daha hayırlı olacak...

çünkü biliyorum, bu takımın başına ne gelirse gelsin benim gönlümde pamuklara sarıp kolladığım Şekerspor'um hep orada duracak.

ve tabii şunun da çok farkındayım, 6 milyon liram olmadığı ve muhtemelen hiçbir zaman da olmayacağı için kadere okuduğum lanetler içimdeki yarayı büyütmekten başka işe yaramayacak...5


1. bahis elbette Ankara Şekerspor'dan. fakat genel müdürlük Ankara'da olduğu için teknik olarak "Ankara Şekerspor" lafı kullanılmaz, doğrudan "Şekerspor" denir. yoksa memlekette her şeker fabrikasının olduğu yerde bir Şekerspor vardır ki, onlar fabrikanın olduğu şehir neresiyse oranın adıyla anılırlar.↩
2. yaklaşık 1.5 sene önce (23 Haziran 2012) tarihli bu habere -içindeki saçma sapan hamasete değil tabii- dikkat! zira Türk Şeker'le aradaki kira uyuşmazlığının başladığı görülüyor. sorunu çözmek için o zamandan bu yana bir şey yapılmaması...!↩
3. o maddeyi de federasyonun dergisi TamSaha'ya yazdığım yazıdan doğrultmuştum.↩
4. yok Sergen'i yetiştirmişiz de, yok bilmem ne... bu zırvalık nereden kaynaklanıyor izah edeyim:  K&C de o zamanlar wikipedia'da yer alan (şimdi silinmiş ne akla hizmetse) "kulübe hizmet eden futbolcular" kısmını "yetiştirdiklerimiz" olarak almıştı. ama dikkat edilirse "yetiştirdiklerimiz" sayılrıken hep "Arap Güngör" derler, soyadını söylemezler. zira soyadı olan "Sürel"i yazmamıştım "Arap Güngör"ün!↩
5. Müslüm Gürses'ten "Benim Meselem"i tekrar tekrar dinleyerek yazdım bu yazıyı↩

Başka türlü şeker olsak...

Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. 2002'nin sonlarına doğruydu, Kasım ortaları belki. Cebeci İnönü Stadı'ndaydım. Yalnızdım. Yanlış, bir de Bruno vardı resmi rakamlara göre 35 bin kişi alan stadın o üstü derme çatma saçla kaplı olmayan "açık tribün" tarafında. Rakip takım kimdi hatırlamıyorum ama bizim takımın genel gidişi felaket kötüydü. Lig başlayalı 10 haftayı geçmişti, galibiyet yoktu. Amigo Bruno, kendini yırtarcasına bağırıyordu, "Uzun oyna! Uzun oyna!". Heyhat, takım ısrarla kısa pas yapıyor, top suya takılıp kalıyordu. Bu sırada takımın genel kaptanı arkasını dönüp Bruno'ya "Kes" diye bağırdı. Ben de dayanamadım, "Adam yanlış bir şey mi söylüyor?" dedim. Bunun üzerine takıma yeni gelen abimiz, muhtemelen işçilerle memurlar arasındaki çekişmeye yollama yaparak, bu sefer bana "Senin kimin maşası olduğunu biliyoruz zaten. Şerefsiz şerefsiz yazılar yazıyorsun" diye bağırdı. O sıra, Radikal Futbol'a İkinci Lig değerlendirmeleri yazıyordum! Geçmiş gün, o sırada takımı çalıştırmakta olan hocamız da, futbol tanrıları başarılı etsin, bir şeyler söylemişti bana. Mevzu fazla da uzamadı, sonuçta sahada top oynanıyordu. Ama birbirimize o kadar yakındık işte. Yalnızlıktan... 

                                                                          ***
 

2004'ün Ağustos'uydu. Sezon açılıyordu. Cebeci'ye maç saatinden 15 dakika kadar önce vardık. Elimdeki torbada "Haydi Şeker" yazdığımız pankartı tutuyordum. Gişeye yaklaştık, kapalı! Laklak eden polislerden birisi "Şeker çıkmamış sahaya, maç yok" dedi. Protokol girişine gittik: "Sizin takım sahaya çıkmıyor. Gelen giden kimse yok". Şekerspor'un kapısına kilidi resmen vurduğu haberi bir hafta sonra gazetelere düştü zaten. Takımsız kalmıştım. Yalnız kalmıştım... 

                                                                         *** 

Sonra Bruno'nun en azından takım tekrar açılana kadar, demek ki inanıyordu, Melih Gökçek'in Ankaraspor'unu destekleyeceği haberi düştü ajanslara. Ben, zaten memleket futbolunun gittiği yerden, vardığı yerden mutsuzdum, üstelik takımsızdım. Futbol yazmayı bıraktım. Yalnızlığımla baş etmeye çalıştım... 


                                                                          ***

Derken, bu sefer futbol şubesini KC Group adlı bir inşaat firmasının satın aldığı, borçları ödediği, büyük yatırıma hazırlandığı haberlerini öğrendik. Sevincim, bir şekilde tanıştığımız memleket futbol alemindeki eli yüzü düzgün adamlardan olan Bahri Kaya ve yardımcısı Metin Yıldız'ın takımın başına geçmesiyle katlandı. KC sahiden de hevesliydi; 1. Lig deneyimi olan önemli isimlerle sözleşmeler imzalandı, takımın yepyeni ve sahiden şahane formaları oldu, her ne kadar daha önce Gençlerbirliği taraftarlar grubu Alkaralar kullanıyor olsa da "Ankara keçisi" amblem seçildi, takımın attığı her golde özel olarak yazılmış şarkısı çalındı... Tribünlerde güne gider gibi süslenmiş kadınlar, Ray-Ban gözlüklü erkekler bitmeye başladı... Çoğalıyor muyduk? 


                                                                         ***

Beşiktaşlı Sergen'in Şekerspor'a transfer olmasına kimse inanamadı elbette. Ondan sonra yaşananların üzerinden geçmeye gerek yok. Ahmet Dursunlar, Serkan Aykutlar, Ahmet Yıldırımlar... Artık kapısına kilit vurması çoğu yerde haber olmayan takımımız her gün spor sayfalarında gözüküyor. 


Herkes işin altında başka bir şeyler arıyor, ben aramıyorum. Başkanın "iyi adam" olduğunu, kendi inşaatlarında bizzat metrelerce kablo çekmekten buralara geldiğini, sosyal sorunlara belli bir duyarlılık taşıdığını, mesela Ahmed Arif-Nâzım sevdiğini, "30 Mart"ın anlamını bildiğini gayet içerden biliyorum. Sergen'in transferine değil ama bunlara seviniyorum. Beri yandan, bu kadar göz önüne çıkmak da ürkütüyor beni. Bizim "yalnız" takımımız artık tüm memleketin dilinde, ama hasetle ama övgüyle. Sonra mesela Sinan Engin'in takımımızla adı geçiyor. Öfkeleniyorum, "lütfen olmasın" zikirlerine başlıyorum. Bu takımda gençler nasıl forma bulacak bilmiyorum, üzülüyorum. "Böyle olmasak" diyorum. "Bu kadar yıldıza rağmen başka bir takım olmayı başarsak" diyorum. "Çoğalsak ama 'doğru' olsak" diyorum... 


                                                                        ***

"Endüstriyel futbola", oyuna paranın girmesine dair çok şey söyledim, yazdım. Ama "takımsız kalmanın" ne demek olduğunu da bizzat yaşadım. Şimdi sahiden kafam karışık: Takımımız gözlerimizin önünde bir yerden tamamen başka bir yere gidiyor. Türkiye'nin Chelsea'si olma yolundayız. Ama bu, en basiti belki de. Halbuki herkesin söylediği gibi batağın içindeki Türkiye futbolunda farklı bir anlayış getirebilsek, yepyeni bir soluk olsak, hakemlerle ya da saha dışında mesela tek puan kazanmasak, topçularımıza bunu anlatabilsek, anlamayanla yolları ayırsak, hocalarımızın arkasında senelerce dursak, futbolun özünde bir oyun olduğunu herkese göstersek neşemizle, endüstriyel futbol denen naneye alet olmadığımızı göstersek ucundan kıyısından... (Ki aslında geçen sene flaş transferimiz olmadığı için yazılıp çizilmedi, memleketin en centilmen takımlarından biriydi Şekerspor; maçlardan önce Federasyon'dan izinle hakemleri, rakip takım oyuncularını yemekte ağırlayacak bir profili vardı.)


Hasılı, yeni sezon başlayacak. Neler olup bitecek, kimler gidecek, kimler kalacak, takımımız neler becerecek/beceremeyecek göreceğiz. Ama Edip Cansever'in "Tahtakale" şiirini tekrarlamaktan kendimi alamıyorum: 

"Çocuksun, anlamıyorsun, süslemişler her yeri/ Dokunsan ağlayacak, konuşsan/susmayacaklar bir daha /.../Üç asker tıraş olmuş, beyaza kesmiş yüzleri/Şeker mi yiyorlar ne, düş mü kuruyorlar ne, anlamadım/Belki de bir Tanrısı var acının, hüznün, ayrılığın/Ki durup dururken öyle ansızın yürüdükleri..."
----------------------------------------
bu yazıyı 18.06.2006'da Radikal İki'ye yazmışım. KC'nin takımı satın almasından sonra. şimdi olan bitene bakınca... 

06 Şubat 2014

Başkentte Zübükzade zihniyeti...

belediye başkanlığına bir kez daha aday olan Melih Gökçek bugün projelerini açıkladı: Ankara'ya boğaz gelecekmiş, öyle bir temapark yapacakmış ki savaşan transformerslar temaparkın vazgeçilmezi olacakmış...

aşağıdaki Gökçek yazısını 2009'da Radikal Cumartesi'ye yazmıştım ama "Başkentte Zübükzade zihniyeti..." 
hala geçerli. zira Melih Gökçek, "Temsil ettikleriyle başka birçok örneği gibi vasatın, sakilliğin, popülizmin, herkesten daha zeki, herkesten daha bilgili olduğunu sanan, hırslı, pozisyonunu korumak için yeri geldiğinde türlü çeşitli manevraları art arda sergileyebilen, her daim aradan sıyrılan, akıldan ziyade kişisel tatmin peşindeki politikacının net bir portresidir."

--------------------------------------------------------

Fazla bir şey kalmadı; şunun şurasında üç ay kadar sonra yerel seçimleri bitirmiş, seçim sonuçları üzerinden siyasi analizlere girişmiş olacağız. Kimler kazandı, kimler kaybetti, sonuçların memleketin geleceğine etkisi ne olur, yükselen yıldızlar, siyaset sahnesinden belki bir daha hiç dönmemek üzere çekilecek olanlar... Bu tartışmalar için üç ay daha vakit söz konusu ama birisi var ki, üzerinde geniş geniş konuşmayı alnının teriyle hak ediyor: Neredeyse bir aya yakın zaman AKP’nin Ankara belediye başkan adayı olacak mı olmayacak mı tartışmalarının göbeğinde yer alan, ‘düello’ insanı: Melih Gökçek.

Aslına bakılırsa sadece gündemde olduğu zamanlarda değil, adıyla sanıyla cisimleşmiş bir zihniyeti temsil ettiği için her zaman konuşulması gereken birisi Melih Gökçek. 1980’li yılların başından beri içinde olduğu siyasi hayattaki seyri, memlekette olan biten bir şeyleri anlamak için o kadar iyi malzeme sunuyor ki, bu profilin çok şey barındırdığı aşikâr.

Kimdir, nedir?
Ankara’nın Keçiören’inde doğuyor; liseye kadar Gaziantep’te okuyup sonra Gazi Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu’nda okumak için tekrar Ankara’ya dönüyor. Parlamento muhabirliği ve çeşitli gazetelerin temsilciliğini yapıyor. Askere gitmeden önce bir süre Çalışma Bakanlığı’nda özel kalem müdür muavinliği görevini yürütüyor.


Asker dönüşü ticaretle uğraşan Gökçek, 1984’te ANAP’tan Keçiören Belediye Başkanı adayı olup seçilince siyasi kariyeri de başlıyor. Bir dönem belediye başkanlığı yapıp ikinci dönem seçimi kaybedince 1989-1991 arasında Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü’ne getiriliyor. 1991’de Refah Partisi’ne geçen Gökçek, aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak meclise giriyor.
İçindeki bastırılamaz başkanlık arzusu, Gökçek’in 1994 yerel seçimlerinde bu sefer Refah Partisi Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak karşımıza çıkmasına vesile oluyor. Az farkla da olsa seçimi kazanan Gökçek, Refah Partisi’nin kapatılması üzerine Fazilet Partisi’ne geçiyor. 1999 yerel seçimlerinde bir kez daha belediye başkanlığını kazanıp Ankara tarihinde iki kez üst üste seçilen ilk belediye başkanı unvanını da alıyor.

Bu dönemde Fazilet Partisi’nin kapatılması ve Tayyip Erdoğan liderliğindeki ‘yenilikçilerin’ yeni parti girişimi ortaya çıkıyor. Havayı koklamakta pek usta olan Gökçek’in burnu burada yanılıyor. Zira liderlik hırsı burnuna baskın çıkınca ‘Tayyip’i silerim’ demeçleri verip, sağın liderliği için Demokrat Parti’ye hamle ediyor. Nitekim 2002’de partililerin ‘genel başkanımız’ laflarıyla Demokrat Parti’ye katılıp usul usul yurt gezilerine bile başlıyor. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan AKP aleyhine kamuoyu araştırması yaptırdığı iddiaları hep bu döneme ait zaten.

Heyhat, Erdoğan ve AKP’nin önlenemez yükselişi karşısında hırsından da burnundan da kuvvetli ‘manevra kabiliyeti’ devreye girince kuruluşunda yer almadığı AKP’ye katılıp Erdoğan’ın hizmetine giriyor. (Bu sırada, bir iddiaya göre Demokrat Parti’nin kendisine çektiği bir protestodan söz edildiğini eklemeden geçmeyelim ki portremiz biraz daha netleşsin: “Genel Merkezimizde mevcut bilgisayar, yazıcı, telefon, faks ve diğer donanımları, sizin döneminize ait bilumum muhasebe kayıtlarına ilişkin disketleri, makam masalarını, sandalye, koltuk, kilim dahil her türlü mefruşata ve tefrişata el koyarak tarafımızca bilinmeyen bir yere taşıdınız.”) Sonrasında 2004 seçimleri, bu kez AKP’den belediye başkanlığı... Melih Gökçek’in siyasi kariyeri bir çırpıda işte böyle özetlenebilir.

Peki ‘Gökçek zihniyeti’ni aynı hızda anlamlandırmak mümkün mü? Doğrusu hem evet, hem hayır. Evet, zira Gökçek’in pragmatizminin siyasi bir amacı olduğu açıkça ortada: Şartlar ne olursa olsun bir şekilde iktidarda kalmak, yönetme arzusunu tatmin etmek, gücü elinde bulundurmak. Amacına giden yolların nereden geçtiğiyle çok ilgilenmediğinin açık kanıtı, ortamdaki boşluğu değerlendirip sağın liderliği için Erdoğan’a rakip olmaya karar verip aradığını bulamayınca, Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak istemediğinden lidere biat etmesinden de belli. Öte yandan hayır, o zihniyeti anlamak o kadar kolay değil zira işin geri planında aslında derin bir yarılma, mücadele söz konusu.

‘Ankara, güzel Ankara...’
Bu mücadelenin adını koymak pek o kadar kolay değil aslında. Meramımız için Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun leziz romanı ‘Ankara’ya başvuralım: Yeni kurulan cumhuriyetin başkentine göç eden bir İstanbullu’nun gözünden ‘çağdaş uygarlığa’ yürüyüşü tasvir eden Karaosmanoğlu, roman boyunca Anadolu’nun geri kalmışlığı, taşralılığı meselesini ve bununla mücadeleyi işler. Cumhuriyetle köhneliği ve eskiyi temsil eden İstanbul’un karşısına çıkarılan Ankara, modernliğin de başkenti haline gelmelidir. Ankara Palas’ta düzenlenen bir baloyu anlatan Karaosmanoğlu, o derin yarılmayı da ortaya koyar aslında: “İçleri bir mağaza camekânı gibi aydınlatılmış hususi arabalar ve şık kira otomobilleri, buraya, şehrin dört bir köşesinden, durmaksızın insan taşıyordu... Bunları, ağırlaştırılmış birer sinema şeridi gibi seyre dalan yerliden ve köylüden mürekkep sokak kalabalığı için, hiç şüphesiz balo denilen şey burada başlıyor ve burada bitiyordu... Buradan ötesi, artık, faraziye ve muhayyilenin işi oluyordu... Öbürü, siperi arkaya çevrilmiş kasketinin üstüne bir sarık geçirilmiş başını iki yana sallayarak cevap veriyordu: ‘İçerde ne yapılır bilirim emme, söylemem’...”

İşte Melih Gökçek’i bunca zaman sivrilten, tam da yerel siyasetin bu temel dinamiğini iyi kavrayıp baloya girenler-giremeyenler/giremeyecek olanlar ayrışmasında dışarıda kalanlarla, ama inanarak ama inanmadan, fikri düzeyde kurduğu yakınlık. Dışarıda kalanları baloya sokabilecek düzeye getirmek ya da balodakilere dışarıdakilerin güzelliklerini göstermek yerine bu ayrımı kullanıp, o gerilimden medet umması. “Tükürürüm böyle sanatın içine” derken de, otobüs üzerinden top dağıtırken de, kazandığı tazminatlarla döner ziyafetleri verirken de, Kızılay’ı ‘demokratik’ şekilde (!) yaya trafiğine kapatmak için meydana kurduğu oy sandıklarına Pursaklar’dan, Karakusunlar’dan otobüslerle Ankaralı taşırken de (ki bazılarının ‘Kızılay’ı ilk kez görüyoruz’ dediklerini hatırlayın) ne yaptığını gayet iyi biliyor o.

Simcity oynar gibi...
Ankara’nın modern bir başkentin çok gerisinde kaldığı konusunda hemen herkes hemfikir. Ankara’yı onca sevenler bile kentin banyo fayansları döşenmiş alt geçitlerinden, sosyal dokusundan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamasından, taşra ile metropol arasında kalmışlığının yarattığı onca güzelliğin silinip gitmesinden yakınıyor. Ve fakat Gökçek için bunların hiçbir kıymetiharbiyesi yok. Zira onun kafasındaki Ankara için, hızlı akan bir trafik, kentle bütünleşmesi hiç umursanmayan havuzlar, koca koca rüya parkları, -muhtemelen ne kadar Türk olduğunu göstermek için- yerleşmiş cadde isimlerini Türki cumhuriyetlerin başkentlerinin isimleriyle değiştirmek kâfi geliyor.

Kentteki su sorununu gündeme getirenlere uzun bir tatile çıkmalarını önerirken... Sağlık açısından risk taşıdığı iddia edilen Kızılırmak suyunu kimseye çaktırmadan bir aya yakın zaman su şebekesine karıştırıp ‘O kadar zaman bilmeden içtiniz bir şey olmadı, şimdi ne bu tantana’ mealinde konuşurken... Bunu bir raporla gündeme getiren ODTÜ’nün yapılarının kaçak olduğunu belediye başkanı olduktan ancak 15 yıl sonra fark edip yıkmaya kalkarken... Sanki bilgisayarda şehir kurma oyunu oynar gibi davranmasının nedenlerini tam da bu yüzden kültürel, sosyal, ekonomik bir şehircilik yaklaşımından ziyade kendi egosunu tatmin etmeye çalışan bir insan karakterinde aramak gerek.

Lafı dolandırmayalım, memleketimizin apaçık bir gerçekliğidir Melih Gökçek. Temsil ettikleriyle başka birçok örneği gibi vasatın, sakilliğin, popülizmin, herkesten daha zeki, herkesten daha bilgili olduğunu sanan, hırslı, pozisyonunu korumak için yeri geldiğinde türlü çeşitli manevraları art arda sergileyebilen, her daim aradan sıyrılan, akıldan ziyade kişisel tatmin peşindeki politikacının net bir portresidir.

Yine de bazen söz az kalır ya; dileyelim ki yakınlarda bir kanal Aziz Nesin’in kitabından uyarlanmış, Kemal Sunal’ın ‘döktürdüğü’ o nefis filmi yayınlar da tüm yazı boyunca anlatmaya çalıştığımız politikacı portresi daha da netleşir: Keşke imkân olsa da Radikal Cumartesi bu hafta her okuruna ‘Zübük’ DVD’sini verebilse!..

14 Kasım 2013

Kitabi: 06.XI.2012 - 06.XI.2013



  • Saltanat Şehri İstanbul
  • John Freely

  • Ağrı Dağı Efsanesi
  • Yaşar Kemal

  • Yabanın Tuzlu Ekmeği
  • Erich Auerbach

  • Yeni Bulunmuş Mektuplar
  • Franz Kafka

  • Mutluluğun Mimarisi
  • Alain de Botton

  • Kasap
  • (der.) Hilal Oytun Altun-Emine G. Naskali

  • Peri Gazozu
  • Ercan Kesal

  • Beyefendi
  • Hatice Meryem

  • Olduğu Kadar Güzeldik
  • Mahir Ünsal Eriş

  • Sol İlahiyat
  • (der.) Kâzım Özdoğan-Derviş Aydın Akkoç

  • Diyarbakır 5 No.lu
  • Bayram Bozyel

  • Yıkılsın Bu Düzen
  • Mete Çubukçu

  • Cehennem Çiftliğinden Kaçış
  • Barış Uygur

  • Hayalperest
  • Pam Munoz Ryan-Peter Sis

  • Yozlaşmamış Kedi
  • Terry Pratchett

  • Anılarım
  • Çerkes Ethem

  • Tesla-Zamanın Ötesindeki Deha
  • Margaret Cheney

  • Kızıl Saçlı Amazon
  • Haldun Taner

  • Ölümcül Yumurtalar
  • Mihail Bulgakov

  • Dumankara
  • Levent Cantek

  • Aşk Cumhuriyeti
  • Martin Stokes

  • Kediler Güzel Uyanır
  • Yekta Kopan

  • Azrailin Öbür Adı
  • Turhan Temuçin

  • Hücum ve Polemik
  • Necip Fazıl Kısakürek

  • Sosyalizm Komünizm ve İnsanlık
  • Necip Fazıl Kısakürek

  • Ankara Kabadayıları
  • Halil Soyuer

  • Kumarbaz
  • Dostoyevski

  • Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye
    (Fethi Okyar'ın Anıları)
  • Mehmet Seyitdanlıoğlu-Osman Okyar

  • Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan
  • Elisabeth Roudinesco

  • Kappa
  • Ryunosuke Akutagava

  • Tarihin Saklanan Yüzü
  • Çetin Altan

  • Kara Kedi
  • Edgar Allan Poe

  • Enver Paşa'nın Anıları
  • (yay. haz.) Halil Erdoğan Cengiz

  • Maus
  • Art Spiegelman

  • Zadig
  • Voltaire
    --------------------------------------
    * Zadig
    * Kappa
    * Ankara Kabadayıları
    * Azrailin Öbür Adı
    * Hayalperest
    * Ağrı Dağı Efsanesi
    * Saltanat Şehri İstanbul

    22 Ekim 2013

    yol yol yol....




    Başvekilin "yol" meselesindeki tavrını biliyoruz, iyice öğrendik artık: "Yol" diyor başka bir şey demiyor. Hatta en son ne kadar kararlı olduğunu göstermek için, "cami bile çıksa fark etmez kardeşimmm ben yolumu yaparım" noktasına kadar geldi: 
    "Yol medeniyettir. Ama medeni olmayanlar yolun kıymetini anlamazlar. Önünde cami bile olsa yol oradan geçecekse o camiyi yıkar, o camiyi gider başka yerde inşa ederiz."
    http://www.akparti.org.tr/upload/images/rteyol.jpg


    "Ağaçları kesme, ormana dokunma yav" diyenlere, "Gidin ormanda yaşayın" demişliği de var. Zaten Angara'nın büyük belediye başkanı da "Kesiyoruz ama parasını veriyoruz" demiyor mu? (Ki kesilen ağaçlar meselesi her açıldığında parasını verip ithal ettiği bilmem kaç bin ağaçtan söz ediyor)

    ***

    Yakın zamanda Arnavutluk başbakanı olan Edi Rama'nın kitabını yaptık: "Kurban". Rama, 11 yıl Tiran belediye başkanlığı yapıyor, arada Sosyalist Parti'nin başına geçiyor, 2013 içindeki son seçimlerde de Sali Berisha iktidarına son verip başbakanlığı kazanıyor. Tipik bir sağ-muhafazakar siyasetçi örneği olarak çizdiği Berisha portresi, belediye başkanıyken de parti lideriyken de Berisha'yla girdiği mücadele, Berisha'nın yapıp ettikleri-hareket tarzı o kadar tanıdık gelmişti ki, kitapla uğraşırken epeyce şaşırmıştım da doğrusu.

    Ama özellikle "yol takıntısı" Sali Berisha'da da vardı. Kitabın o kısmını hiç unutmadım, çünkü çok bizdendi aslında:
    "Sali’nin [Berisha] takıntısının ismi yol, yol, yoldur. Ancak o yolların nereye gittiği, etraflarında neler olduğu, bu yolların yapımındaki yatırım/kazanç oranının -yani ülke açısından iktisadi faydayı kastediyorum yoksa başbakanın sarayı veya saray erkânı açısından doğacak faydayı değil, zira bu bakımdan hesapların yapıldığından şüphem yok-, bugün/gelecek oranının ne olduğu konuları Arnavut hükümetinin aklından hiç geçmez. Zira hükümet meşhur bir araştırmacının, Üçüncü Dünya ülkelerinin neden başaramadıklarını anlatırken ifade ettiği acı tespitindeki hükümetin aynısıdır:
    'Bu ülkelerin hükümetleri için tek sorun vardır: Köşeye sıkıştırılması, baskı altında tutulması ve mümkünse dinmeyen gerginlikler aracılığıyla yok edilmesi gereken muhalefet. Halklarına hükümetten memnun olunması gerektiğini anlatmak için de tek yol vardır, yol yapmak. Bunu yaparken de hükümetin yol yapımı konusunda ülke tarihinde biricik olduğunu tekrarlayıp durur.'"
     
    http://cdn.internethaber.com/news/187065.jpg
    "gaz neredeydi?"

    Başvekilin hükümeti yol yapımı konusunda ülke tarihinde biricik ama şükür Türkiye, Üçüncü Dünya ülkesi değil!... 

    27 Ağustos 2013

    Başvekilin Gözyaşları...

                                                        “… Yavrum, erişmek ne müşkülmüş meğer,
                                                        Anneler gibi ağlamanın yiğitliğine?”
                                                                                                     Nâzım Hikmet



    Gözden kaçıranlar olmuştur, Sibel Eraslan’ın, Star gazetesindeki köşesinde 21 Ağustos’ta yazdığı yazının başlığı “Esra Albayrak: Babamı ağlarken gördüm bu sabah”tı. Başbakan Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak, Eraslan’a babasının İhvan liderlerinden Muhammed Biltaci’nin vurularak öldürülen 17 yaşındaki kızı Esma Biltaci’nin ölüm haberini okurken ağladığını söylemiş, Eraslan da bunu köşesinde yazmıştı.  

    Bundan bir gün sonra, 22 Ağustos’taysa başvekilin gözyaşlarını gözden kaçırmak artık namümkün hale geldi. Zira Erdoğan katıldığı bir televizyon programında Esma için bir kez daha, bu kez canlı yayında ağlıyordu: “Ağlamaktan konuşamadı” (Hürriyet), “Şehit Esma için gözyaşı” (Yeni Şafak), “Başbakan canlı yayında ağladı” (Zaman), “Aklıma kızım geldi” (Milliyet), “Tv’de Esma’ya gözyaşları” (Habertürk), “Başbakanı ağlatan mektup” (Radikal), “Erdoğan’ın gözyaşları” (Vatan)… Herkes pek bir duygulandı; başvekilin ağlamasına ağlandı, başvekilin ağlama haberini sunan spikerin ağlamasına ağlandı, başvekilin ağlama haberini sunan spikerin ağlamasına ağlayanları duyanlar ağladı, ağlandı da ağlandı…


    Erdoğan’ın kameralar önünde ağlaması yeni değil, biliyoruz. Muhtelif vesilelerle gözyaşı dökmüşlüğü var. 17 yaşındaki Esma için döktüğü gözyaşının samimiyetini de sorgulamayalım; insanevladının, ne kadar uğraşırsa uğraşsın gözyaşı kanallarına söz geçiremediği zamanlar olur. Yine de şu sorgulanabilir: En kıymetli insanlık hassalarından birini gösterip başkalarının acısı için gürül gürül ağlayabilen, “Aklıma kızım geldi” deyip ağladığı için konuşmaktan kesilen bir insan nasıl olup da bizzat başında bulunduğu devlet başka ana-babaların 19-20 yaşlarındaki evlatlarını ellerinden alırken Sultanahmet Meydanı’nındaki Dikilitaş gibi kayıtsız, mağrur durabilir? (ki o Dikilitaş da 390 yılında Mısır’dan getirilmiştir! Bir cephesinde şunlar yazar: “18. sülaleden Yukarı ve Aşağı Mısır’ın sahibi 3. Tutmosis, Tanrı Amon’a kurbanını sunduktan sonra Horus’un yardımıyla bütün denizleri ve nehirleri hükmü altına alarak hükümdarlığının otuzuncu yılı bayramında bu sütunu daha nice zamanların getireceği bayramlar için yaptırdı ve dikti.”) Evladının resmine sarılıp ağlayan ana-babalara; neredeyse 25 yıldır yaşadığı inzivadan oğlunun cenazesi için çıkıp, oğlunu gömdükten sonra gece mezarının yanında kıvrılıp yatan bir babaya; tam da ağlama haberlerinin manşet olduğu gün ortaya çıkan, oğlunun beyin kanaması geçirip hayatını kaybetmesine yol açan saldırının silindiği iddia edilen görüntülerini izleyemeyen anneye karşı bir şeyler hissetmez?  


    İnsan, herkesi sevmeyebilir, herkes için gözyaşı dökecek diye bir şey de yok; burası tamam. Heyhat, gözyaşları üzerinden konuşulan “insanlık” olunca, hele ki, bu, bir memleketin yöneticilerinin insanlığı olunca işler biraz değişiyor. Bir ülkenin yöneticilerinden hiç değilse asgari adalet duygusu beklemek de vatandaşlarının hakkıdır zira.

    17 yaşında iki kurşunla ölen Esma'nın gülüşüyle, 19 yaşında devlet destekli şiddetle ölen Ali İsmail Korkmaz'ın gülüşü aynı aslında. Biri diğerinden büyük ya da küçük değil, aynı… Ne var ki, artık çok iyi biliyoruz, herkes için, bilhassa insanlıktan söz edenler için durum pek öyle değil…
    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...